34 YIL MI? O KADAR OLMUŞ MU?

0
349

Zaman ne çabuk geçiyor klişesine sıkışıp kalmayacağım. Bundan tam otuz dört yıl önce öğretmenliğe başlamıştım. Bugün o otuz dördüncü yıl sona erdi. Elbistan ovasında kışın ve yağmurların mevsimiydi. O yıllarda yağmur demek çamur demekti. Ve Elbistan’ın çamuru da epey ünlüydü. Malatya caddesinde biraz yürüyünce ne ayakkabı kalıyordu, ne pantolon. Ama kimin umurundaydı. İlk tayinimiz için oldukça iyi bir yere atanmıştık. Nüfusu iki bine yakın Demircilik Köyü’ne. Kocaman bir ilkokulu vardı. Hatta kerpiç düz damlı bir ortaokulu bile. Mutluluktan aklımızı oynatacaktık. Köye iki baldırı çıplak gittik. Devlet baba bize yol parası verdi. Onunla bir yatak aldık. Bir soba ve bir somya… Köylüler bize kerpiç bir ev ayarladılar. Herkes kerpiç evlerde yaşadığı için zaten bize ahşap dubleks veya çelik iskeletli bir yapı veremezlerdi. Komşu evden seyyar bir kabloyla elektrik çektiler.

Size bir yoksulluk öyküsü anlatacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Evimiz iki katlıydı. Alt katında daha önce ambar veya ahır samanlık olarak kullanılmış bölümler vardı. Biz tabanı tahta döşeli ikinci katta kalıyorduk. Komşu kızlar köylüler, arkadaşlar gelip derleyip toparladılar. Acil olan ihtiyaçları temin ettiler. En acil ihtiyaçlardan biri de onların helke dediği alüminyum bakraçlardı. Çünkü kimsenin evinde musluktan akan su yoktu. Herkes suyunu arktan alıyordu. Bir de köyün tam ortasındaki artezyen vardı. Birkaç yüz metre derinde olmasına rağmen artezyen suyu içilemiyordu. Ovanın altı linyit yatağı olduğundan çok yüksek asitli bir su çıkıyordu. Bir gecede koyduğunuz kabı akşamdan sabaha kadar simsiyah yapabilecek kadar asitli.

Köyün içi de çok çamurdu. Köylüler pancar haşatının son günlerindeydi. Koyunlar artık yamaçlardan aşağıya inmiş, evlerin bitişiğindeki ağıllarda besleniyordu. Süt, yağ, yoğurt, peynir boldu. Peynir dedim de aklıma geldi. Öyle böyle değil acayip güzel bir peynirleri vardı. Daha önceden ısmarlamış kişilere hazırlanıp genelde ilçeye götürülüyordu. Satın almak için onlarca kilo alamazdık ama, komşular bizi peynirsiz bırakmazlardı. Bir de toz şeker çok boldu. Çünkü pancar birliği hasattan parasını kesmek üzere köylülere çuval çuval şeker veriyordu.

Eşim hamileydi. Ben sabahları erkenden kalkıp helkeler elimde su almak için arka giderdim. Köylüler erkeklerin su taşımasını ayıp sayarlardı. Kimse görmeden getirebilirsem ne ala. Ama çoğunlukla köyün kızlarına veya komşu kadınlara yakalanırdı. Elimden helkeleri alıp eve kadar getirirlerdi. Eşim ve ben yaşamımızın en mutlu günlerini geçirirken köylü de tam tersine derin bir keder içindeydi. Genelde bize çaktırmasalar bile kadınların çoğu yas giysileri içindeydi. Her evden 12 Eylül darbesi nedeniyle tutuklu erkek, genç kız, orta yaşlı insanlar vardı. O yıllarda köyde genç kimse yoktu desem abartmış olmam. İçeri alınan köylüler Garbis Altınoğlu (TKPML) davasından içeri alınmış ve yargılanıyorlardı. Cezaevinde ölenler bile vardı.

Okulda bizimle beraber on öğretmen olmuştuk. Hepsi de bizi kardeşleri gibi hemen bağrına bastı. Çocuklarımız bizim alıştığımızdan biraz daha kara saçlı kara gözlü, buğday tenliydi. Ama kesinlikle yaramaz değillerdi. Köylü okulu ve çocuklarının eğitimin o yıllara göre fazlaca önemsiyordu. Öğrencisini izin almadan bir yere götürmez, çağrılınca koşa koşa okula gelirdi. Benim gibi dışardan birisi için köyün tek acayipliği vardı. Evlerin çatıları yoktu. Biz düz damlı evler görmeye yeterince alışkın değildik. Ama evler pırıl pırıl, oldukça kaliteli yaşam alanlarıydı. Çocuklarla çabucak kaynaşıverdik. Köylülerle, öğretmen abilerimiz, ablalarımızla da. Bana birinci sınıflar verildi. Çünkü eşim senenin ortasında doğum yapacaktı. Aralık, Ocak yarıyıl tatili falan derken devlet baba Nisan sonunda asker kaçağı diye beni apar topar kışlaya aldı. Midyat’a gönderiverdi. Çocuklarım çat pat okumaya başlamıştı. Öğretmenliğimin ilk yılı resmen mesleğimde başarısız oldum. Askerliğim boyunca da bunu sorgulayıp durdum. (18 Ay) Askerde olduğum yaz acemi erlerle yetişkin okuma- yazma öğretimi yaptım. Onlar neredeyse kırk gün gibi bir sürede okuma-yazmayı öğrendiler. Sular seller gibi değil elbette. İşlerini görecek kadar.

Demircilik köyü İnsanları, kültürü ile bende hayatım oyunca etkilerini taşıyacağım derin izler bıraktı. O köye tayini çıkanları hep korkuturlarmış. Sakın gitme, seni kıtır kıtır keserler, deniliyormuş. Aleviymişler ya illa ki kötü olacaklar. Kızım o köyde sağlık ocağında dünyaya geldi. Oğlum Elbistan devlet hastanesinde… Şimdi onların nüfus kâğıtlarında doğduğu yer Elbistan yazıyor.

Elbette anlatacak onlarca öykü var. Onlarca olay ve güzel insan… Şimdilik onlar başka bir zamana kalsın. Acemiliğim, gençliğim, delicesine yaşanan güzel günler… Kar, ayaz, tezek yanan sobalar, kömbe ve tarhana çorbası, illa da kara çay. Elimizden geldiği kadar yaşadık işte. Boncuk gibi simsiyah gözlerinde ışıltıları capcanlı güzel çocuklar. Kalın sağlıcakla ve güzelliklerle…

Seyfullah