GEZDİM, GÖRDÜM, GELDİM… DOĞU KARADENİZ

0
66

1.
Turistik bir tura katılıp gezip tozmak bana pek uygun bir şey değildir. Bir kentte günlerce kalmadan, sokakların sesini dinlemeden, o şehirdeki gündelik yaşamı hissetmeden geçip gitmek istemem. Ama turu düzenleyen bin dokuz yüz seksen iki yılından kalma tarihi bir arkadaş grubu olunca kişisel tercihlerimin pek bir önemi kalmıyor. Onlarla her yere gidilir, her türlü günaha girilebilir. Ankara’dan hareket eden otobüs beni sabah dört gibi Samsun’dan aldı. Ve böylece benim Doğu Karadeniz turum başlamış oldu. Baştan söyleyeyim. Temmuz sonunda bundan daha isabetli bir seçim olmazdı. Bütün Türkiye cayır cayır yanarken siz zaman zaman üşüme lüksüne bile sahipsiniz. Bundan iyisi Şam’da kayısı.

Sabah beşe doğru ilk mola yerimiz Terme çıkışına doğru Akçay kıyısındaki Ulusoy tesisleri oldu. Otobüsün neredeyse taammı uyuyordu. Hemen hemen otobüsten inenlerin hepsi tuvalet için ayaklandılar. Ben gitmemiştim. Burada tuvaletler paralıymış dedi birisi. Bir başkası da artık Karadeniz’desiniz. Bundan sonra hep böyle… Ordu ve Giresun’u göz açıp kapayıncaya kadar geçtik. Yolumuz zaman zaman sahile indi. Zaman zaman yamaçlara vurdu. Tünellerden geçtik. Ama hep yeşilin içindeydik. Bu yolda gürgen ormanları, kızılağaçlar ve fındıklıklar sizi hiç terk etmiyor. Daha da doğuya gittikçe bu manzaraya çay bahçeleri de katılıyor. Ve elbette salkım saçak kivi asmaları…

Kahvaltı molası Trabzon’da verildi. Tur şirketi bizi bir otele götürdü. Otobüs Trabzon sokaklarında bir hayli zorlandı. Bazen dönebilmek için ileri geri manevralar yaptı. Birçok yerde yolda manevra yapan büyük araçlara tolerans gösterilir. Ama o sabah bütün Trabzonlu sürücülerin acelesi vardı. Hiç kimse geçiş hakkını bir başka araca vermek istemedi. Trabzon kıyıdan yükselen tepelere doğru ve sürekli doldurularak genişletilen denize doğru yapılaşarak büyüyor. Neden bilmiyorum. Yapılaşmak ve nüfus artışı üniversite mezunu insanlarca ile gelişme olarak algılanıyor. Oysa yapılaşma genelde altyapı ve ortak yaşam alanlarının planlanmasıyla eşgüdüm içinde yürümüyor. Kent büyüdükçe trafik çekilmez hale geliyor. Hava ve su kirleniyor. İnsanların yaşam kalitesi sürekli bozuluyor. Ve inşaat yapmak bir ayrıcalık olarak görülüyor. Hepiniz görmüşsünüzdür. Bir inşaata başlanınca sokak kapatılır. Kaldırımlar kırılır. Asfalt sökülür. Çimento kamyonları yolları bozar, kaldırımları ve ağaçları kırıp döker. Belediye görevlilerinin hiç sesi çıkmaz. Bence futbol holiganlarınca yaratılan şiddet ve inşat firmalarının yarattığı tahribat için kanun uygulayıcılarının farklı bir tutumu var. Öğrenci veya işçi sokağa çıkınca Allah yarattı demeyen polis. Söz konusu futbol şiddeti olunca kılını bile kıpırdatmıyor. Üzgünüm laf lafı açtı, laf k… açtı. Konu dağılıp gitti.

Gerçek şu ki Trabzon plansız olarak büyüyor. Deniz dolgusu her geçen gün artıyor. Sahilleri çoktan kirlenip denize girilemez hale gelmiş. Trabzon’un küçücük bir meydanı var. Büyük olsa ne olacak? Eylem meylem yapılacak değil ya. Bayramlarda anıta çelenk koyarsınız olur biter. Trabzon etnografya müzesi çok güzel… Kentin geçmişi ve kültürü sizi içine alıp sımsıcak kucaklıyor. Trabzon’a gelip de Atatürk Köşkünü görmeyeni ayıplarlar. Biz de gittik. Yamaçta, yeşillikler içinde inci gibi bir bina. Üstelik gelenler için pırıl pırıl tuvaletleri bile parasız. Burada dikkatimi çeken muhafazakâr görünümlü, peçeli insanların sayısının çokluğu oldu. Ama hayranlıktan gelmişlerdi, ama kızdıklarından. Çok fazla da Arap turist vardı. Meğerse bütün Doğu Karadeniz gezimiz boyunca bol bol Arap turist görecekmişiz. O anda bilmiyordum.

2.
Tur ile gezmenin bazı avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Koray adındaki genç hepimizi hayretler içeresinde bırakacak kadar donanımlı bir delikanlıydı. Trabzon Ayasofya Kilisesi duvar resimlerini anlatırken ağzımız iki karış açık kaldı. Ayrıca Ayasofya kilisesi önünde ilginç kıyafetiyle bizi boynunda turizm gönüllüsü yazan bir genç karşıladı. Üzerinde yerel kıyafetleri, çifte kemençesi, heybesiyle ve abartılı yeşil şapkasıyla hayli ilginç bir kişilikti. İsteyen misafirlerle fotoğraf çektiriyordu. Kemençenin birisini size uzatıyor ve poz veriyordu. Fakat verdiği pozlarda kesinlikle dimdik durmuyor genellikle de sağa sola kaykılıyordu. Bu hizmeti karşılığında da kimseden kesinlikle para almıyordu. Soranlara da boynundan sarkan turizm gönüllüsü yazan kartı gösteriyordu. Rehber eşliğinde gezdiğinizde tur şirketi sizi mutlaka yerel ürün satıcılarına yönlendiriyor. Hatta yol üzerinde anlaşmalı lokantalarda duruyorlar. Yerel lezzetleri gerçek mekânlarında değil yol üzerindeki tesislerde tadabiliyorsunuz. Ve elbette bu biraz tuzluya mal oluyor. Müzeler ve paralı girilen yerlere ödemeyi tur şirketi yaptığı için birlikte girebiliyorsunuz. Hiç kimse yan çizemiyor ve bu nedenle bölünme yaşanmıyor.,

Ayasofya kilisesi ziyaretinin hemen ardından yola çıktık. Pardon hemen çıkamadık. Çünkü bayanlar telkâri işleme ürünlerin satıldığı bir gümüş mağazasına takıldılar. Rehberimiz Trabzon işi gümüş isteyenlere burayı önermişti. Ben gümüşten çok beleş çay ile ilgiliydim. Neyse ki her zaman her satılan ürüne alıcı olabilen arkadaşlarım vardı. Onlar alış veriş yaparak benim beleşçiliğimi gölgelediler. Doğu Karadeniz’in oldukça ilerisine doğru uzanıp Rizeyi geçtik. Pazar ilçesinden fırtına deresine ve dağlara doğru döndük. Fırtına deresi geniş bir vadiden iyice yayılarak denize karışıyordu. Dereyi dizginlemek için beton basamaklar yapmışlar suyun akış hızını düşürmeye çalışmışlardı. Ancak bu beton yükseltiler bazen kurak mevsimlerde soğuk ve duru sulara gitmek isteyen balık geçişlerine de engel olabileceği çok dikkate alınmamış gibi görünüyordu. Fırtına deresi boyunca ilerlerken çok sayıda rafting sporu için tesis olduğunu gördük. Hatta botlarda kürek çeken birkaç grupla karşılaştık. Yolumuz Çamlıhemşin de ikiye ayrıldı. Zilkale gerçekten görülmeye değer bir yermiş. Ancak otobüsümüz için o yol pek uygun değilmiş. Bu nedenle Zilkale pas geçilip yukarı Kaçkar’lara doğru tırmandık. Yol buyunca fırtına deresine karışan birçok akarsu ile karşılaştık. Ve hep üzerinde bulutların gezdiği ormanlarla… Sürekli ince bir çisenti içinde dağlara tırmandık. Hava her metrede biraz daha serinledi. Kaçkar’lara tırmanan yoldaki yeşili ve ormanı anlatmaya imkân yok. Burada on altı farklı yeşil renk tespit edilmiş. Umarım bu tespiti İsviçreli bilim adamları yapmamıştır. Bilinmeyen bir sebepten dolayı şimşir ağaçları kuruyormuş. Tam kurumamışsa bile yapraksız, çıplak gövdeleriyle o yeşil cümbüşü içinde mahcup ve utangaç duruyorlardı. Bakıp üzüldüm. Ve şimşir ağaçlarının başına gelen bu talihsizliğin nedeni hala belirlenememiş. Dik yamaçlardaki çay bahçeleri ise resmen akla ziyan. Üstelik rehberimizin söylediğine göre dik yamaçlardaki çaylıklarda hasat daha kolaymış. Çayı kesip aşağıya yuvarlıyorsun. Hepsi bu. Git derenin kıyısından al. Çay üreticisinin ise belini kota derdi büküyormuş. Çaykur üç hasat dönemi için önceden belirlenen miktarlar dışında çay almıyormuş. Özel sektör alıyormuş ama fiyat elbette daha düşük. Tek tük üretici kooperatifleri de var. Onlar ise sadece üyelerinin çaylarını alıyormuş. Ve belirlenen fiyatların dışında dönem sonunda ayrıca kar payı da veriyormuş. Ancak devlet baba kooperatifleşmeyi yaptığı yasal düzenlenmelerle hayli güçleştirmiş. Kurmak ve işletmek bir hayli zorluymuş. Yaşasın rekabetçi serbest piyasa ekonomisi… Zaten demiryolları ve kooperatifler komünist icadı şeyler. Yılanın başını küçükken ezmek lazım… Çayınızı tüccara versenize bölücü kardeşlerim.

Neyse lafı pek uzatmayalım. Kaçkar’ın yokuşları, dereler, ormanlar Anadolu insanı için adeta başka bir gezegen. İnsan baktıkça şaşıyor, şaştıkça hayran kalıyor. Ayder Yaylasına varınca şaşkınlığımız bir kez, on kez daha arttı. Burası sadece başka bir coğrafya değil başka bir ülke gibiydi. Arabistan yarımadası buraya çoktan taşınıp yerleşmiş kimsenin haberi yok. İnsan manzaraları hiç alışık olmadığımız bir hal aldı. Arp turistler artık gezip tozmayı bırakmış bu yaylarda ve ormanlarda çoktan mülk edinmeye başlamışlar. Üstelik Arapları da kimse sevmiyor. Sevmesen kaç yazar. Bir gecelik oda için bin lira ödüyorlarmış. Akıllara ziyan para harcayan Arap turistlerin karşısında iki büklüm olan esnaf duygusal değil maddi kazançlar peşinde. Söylenti ise muhtelif… Arap turistler çok pismiş. Kimin umurunda. Para her dili konuşur ve her sorunu çözer. Yıkayıp pırıl pırıl ederiz her bi yanlarını. Sorun yok. Asıl ilginci turizmin Arap kültürüne göre şekillenmiş olması. Otelde bir iki tek atmak isteyen arkadaşlarımız kocaman kasaba olmuş Ayder’de zar zor bir tekel bayı bulabildiler. Çünkü otellerin neredeyse hepsi alkollü içki sunmuyor.

Ayder Yaylası gerçek bir yaz cenneti. Ama bütün yayla otellerle dolmuş, Yayla evlerinin hepsi otel olmuş. O da yetmeyince bütün yayla… Rehberimize göre burada dört bin beş yüz yatak varmış ve bu da yetmiyormuş. Bütün dinlenme tesisleri, bakkallar, çakalar hepsi imarsızmış. Ve tek bir arıtma tesisi de yokmuş, Sakın çeşmelerden veya derelerden su içmeyin dediler. Serum şişesiyle gezmek zorunda kalbisiniz. Ayder şu anda acayip bir talan dönemi yaşıyor. Ortada yayla evi falan görmeniz mümkün değil. İnternette gördüğünüz tanıtım fotoğraflarında oteller hiç gösterilmiyor. Ve bunca konaklama tesisine rağmen otomobil park alanı da yok. Burası hakkında mahkemece verilmiş bir yıkım kararı varmış. Belediye bu tesisleri yıktırmak için dört kez ihaleye çıkmış. Ama hiç talibi olmamış. Kolay değil can pazarı elbette. Tesislerin bütün atıkları o canım derelere direk veriliyor. Çok değil on seneye kalmadan bu cennetten eser bile kalmayacağı gün gibi aşikâr. Biz ise bu gün kazanacağımız paranın derdindeyiz. Elbette bizim de bu yıkıma küçük bir katkımız olacak. Otobüs ile Ayder’e çıkıp orada konaklayarak sadece paranın yön verdiği bu kötü gidişata maddi destek vermiş olduk. Ayder’in daha yukarısında birkaç yayla daha varmış. Oralarda da yapılaşma başlamış. Şu anda oralara otobüs değil minibüslerle ulaşılabiliyormuş. Ve eriyen kar sularından oluşan dereler daha Ayder’e inmeden kirlenmeye başlıyormuş. Bakir kalması için ulaşılmaz olması gerekiyor. Ne yazık ki televizyon ve internet üzerinden yapılan tanıtımlar geçen yıllar içinde bölgeye karşı büyük bir ilgi oluşturdu. Hem yaylaları, hem dereleri, hem temiz havayı ve ormanları bu merak öldürecek.

Tur şirketimiz bizi için Haşimoğlu Otel’i ayarlamış. Otelimiz yoldan biraz aşağıda derenin içine inşa edilmiş. Hatta derenin üstüne bile diyebiliriz. Yukarıdan doludizgin ve köpük köpük akan dere otelin beton duvarına vurup geçiyor. Tam karşımızda ve otelin hemen bitiminde yüksek ağaçlarıyla müthiş güzel bir orman… Ağaçların arasından çıkıp güneşe uzanmaya çalışan çiçekler, böğürtlenler ve kızıl otlar (eğrelti) Otelin balkonuna oturup kocaman bir gürültüyle aşağılara doğru akan dereyi izliyorsunuz. Derenin içinde kocaman gürgen ve köknar tomrukları var. Ve belki de oraya inip o tomrukları çıkarmak mümkün olmadığı için kayalara oturmuş gibi duruyorlar. Otelimiz rahattı ve biz de uykusuzduk. Herkes saat on gibi çoktan odalarına çekilmişti. Ve biz 22 Temmuz gecesi yorganla uyuduk.

Otelin dereye bu denli yakın hatta üstüne kurulmuş olması kesinlikle yanlıştır. Çünkü Ayder Milli Parktır. Çıkarken orman görevlilerine ücret ödüyorsunuz. Ve hala otelin uzantılarında süren inşaat çalışmaları görülmektedir. Çok sürmez, belki on, belki on beş yıl içinde bu ormanlar, bu dere yok olup gider. Şimdi para kazanan o tesisler de kaderine terk edilir. Sabah hepimiz çivi gibi dinlenmiş olarak uyandık. Derenin çağıltısı ninni gibi gelmişti. Ben özellikle dere ve ormanı aklıma doldurmak için biraz erken kalktım. Kahvaltıdan sonra herkes belirlenen saate otobüse bindi. Ama otobüs tam kırk beş dakika ileri geri manevra yaptı fakat bir yere gidemedi. Çünkü bizden sonra gelenlerin çektikleri otomobiller yolu kapatmıştı. Otobüsü iğnenin deliğinden geçirecek kadar usta olan şoförümüz bir türlü otelin önünden ana yola çıkamadı. Bazı otomobil sahipleri uykusundan uyandırıldı.

3.
Dumanlı tepeleri, Ayder yaylasını, Gelin Tülü şelalesini, dereleri yukarılarda bırakıp aşağılara doğru indik. Daha gördüklerimizin tadına bile varamadan Fırtına Deresine indik. Aydere çıkarken ve inerken Çamlıhemşin belediye binasının kıyısından dökülen bir şelaleyi gördük. Olmaz böyle bir şey. Dünya’da bir eşi benzeri var mıdır ki? Oh o canım ormanlar, ladinler, kayınlar, kızılağaçlar, yabani fındık ve minarelerden yüksek kestaneler. Geçip gitmek insana keder veriyor. Otobüsten inip kalacaksın. Ben gelmiyorum arkadaş diyeceksin. Haydi size güle güle.
O gün ben ilk kez başka bir ülkeye geçecektim. Biraz da bu nedenle farklı bir heyecan telaş içindeydim. Çünkü 23 Temmuz günü bizim ekip Batum’a gidecekti. Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Arhavi uçar gibi geçtik. Rehberimiz gümrük işlemleri için otobüste kapsamlı bir brifing verdi.

Otobüsümüz ve bagajlarımız Türkeye’de kalacakmış ve sadece elimizde taşımaya uygun küçük çantalar almalıymışız. Çünkü bagajlar gümrük geçişinde bir hayli zaman alıyormuş ve sıkıntı yaratıyormuş.

Pasaport ile geçişlerde çok titiz davranıldığı için sadece kimlik ile geçişler tercih edilmeliymiş. Çünkü sarp sınır kapısından çok fazla kişi yeşil pasaportla yurtdışına kaçmış. Bu nedenle yeşil pasaporttan çok kullanılıyormuş.

Gümrükte gereksiz hareketlerden ve telaşlı davranışlardan kaçınılmalıymış, gereksiz kuşkuya yer verilmemeliymiş
Yeni nüfus cüzdanı çıkartmak için başvuruda bulunanlara verilen geçici belge ile çıkış yapılamıyormuş.

Nüfus cüzdanlarının dışındaki plastik kap kesinlikle açık ve sıyrık olmamalı, fotoğraf üzerindeki soğuk damga hissedilmeliymiş. Nüfus cüzdanı üzerindeki plastik kılıfları bozulmuş olanlar için Sarp sınır kapısında bulunan kırtasiyeler de kimlikleri düzelttirebilirmiş.

Çalışanlar için kurumlarından yurt dışına çıkış izni alınmamış olanlar ve belge getirmeyenler sınırdan geçirilmiyormuş.

Sonra rehber bize küçük pusulalar dağıttı. Bu matbu pusulalara kimlik bilgilerimizi yazdık. Onlara kendisinin önceden aldığı on beş liralık bandroller yapıştırıldı. Sınava girecek öğrenciler gibi hepimiz başka bir telaşın içine düştük. Çünkü gümrükten geçemeyenler akşama kadar Hopa tarafından arkadaşlarını bekleyecekti. Ve gümrük kapısında bir günü geçirecek ne tesis, ne gezilip görülecek yer, ne de güzel mekânlar vardı. Türk gümrüğünde yabancılar için ayrı bir gişe, Türkler için dört ayrı işlem yapan banko vardı. İşlemlerimiz yaklaşık kırk dakika sürdü. Batum’un adı artık Batumi idi. Ve giriş yaptığımız ülkenin adı Georgia… Gürcistan gümrük kapısından geçtikten sonra karşımızda duran yamaç reklam panolarıyla doluydu. İlk gördüğümüz şey birbiri üstüne bindirilmiş gibi duran kumarhane reklamlarıydı. Neden diye merak etmenize hiç gerek yok. Batum’da kumarhanelerin müşterilerinin çoğu Türkler.

Sınırın öbür tarafında bizi başka bir tur otobüsüne bindirdiler. Batum gezimizde turun davamı bu otobüsle sağlanacaktı. Batum kentinin gümrük kapısına uzaklığı on beş kilometre kadardı. Gümrüğü geçtikten biraz sonra bizi bir şelale ve görkemli bir heykel karşıladı. Orada durup fotoğraflar çekildi. Biraz daha gidince Çoruh nehrinin Karadeniz ile buluşmaya geldiği vadiye geldik. Oldukça geniş bir vadi vardı. Ve Coşkun Çoruh akıllanmış, uslu bir çocuk olmuş, kendi kendine akıyordu. Vadi üzerinde iki uzun köprü vardı. Birinden biz geçiyorduk, ötekinden sakin sakin ve salına salına inekler. Gümrük Kapısından geçtikten sonra Karadeniz boyunca uzayan dağ sırası bıçak gibi kesiliyor ve uçsuz bucaksız bir ova başlıyordu. Bu nedenle Batum düz bir ovanın içinde kurulmuş. Bu ova Çoruh nehrinin binlerce yıldır taşıdığı alüvyonlarla çok verimli topraklardan oluşuyor. Batum tropikal iklimi ile müthiş bir bitki çeşitliliğine sahip. Turunçgiller de var. Muz ağaçları da… Ve dünyanın en büyük ikinci Botanik bahçesine sahipmiş. Sadece botanik bahçesini gezmek birkaç gününün alır dediler. O yüzden turlar böyle bir adım atmaktan uzak duruyorlarmış. Batum sınır kapısından başlayarak uçsuz bucaksız bir sahil şeridine sahip. Sovyet Rusya’sı zamanında Batum da Kırım gibi önemli bir tatil merkeziymiş. Kentte bu amaçla yapılmış sahil evleri ve yapılar var. Batum kentine gelmeden bir havaalanından geçiyoruz. Bu havalimanı Türkler tarafından işletiliyor. İşletmesi Türk firması TAV tarafından yapılıyormuş. (Tepe Akfen Grubu) Örneğin Batum veya Hopa’ya gitmek için İstanbul’dan uçağa binip bu havalimanına iniyorsunuz. Havaş otobüsleri sizi uçaktan aldıktan sonra götürüp gümrüğün Türk tarafında bırakıyor. Yani gümrük işlemi yapmadan Türkiye’ye uçabiliyorsunuz. Ama eğer Gürcistan’a girmek istiyorsanız yine aynı otobüs sizi getirip Türk sınır kapısına bırakıyor. Ve pasaport işlemleri yaparak Gürcistan’a girebiliyorsunuz. Hava alanında gümrük işlemi yapılmıyor. Mizah bu olmalı diyorsunuz.

Ama Batum’a gelmeden rehberimiz bizi bir benzin istasyonuna götürdü. Çünkü yemek içmek ve hediye almak için yerel paraya ihtiyacımız olacakmış. Gürcistan’ın para birimi Lari. Bizim gittiğimiz gün kur bir lira yetmiş kuruş falandı. Ve parası sürekli Türk lirası karşısında değer kazanıyormuş. Hediyelik eşya olarak en çok satın alınan ürün ise bambu bardak ve kupalarmış. Batum’da yaygın olarak Türk Lirası, Dolar ve Avro da kullanılıyormuş. Ancak hesap öderken kurlar keyfi hesaplandığı için pek önerilmiyor. Dönüşte de elinizde kalan Lari’leri Lira’ya çevirip ülkenize dönüyorsunuz. Gümrük etrafında çok sayıda döviz takası yapan büfe var. Ancak tur şirketleri genelde müşterilerini koruyup bu işi ciddi yapan yerlere götürüyormuş.

Batum ızgara planlı bir kent. Izgarasını, şişini bilmem ama planlı bir kent. Son yıllarda sadece para kazanmaya yönelik tutumlar nedeniyle onlarda da bozulma başlamış. Batum’un hedefi Amerikan kenti Lasvegas gibi olmakmış. Turizm ve kumardan büyük paralar kazanmak istiyorlarmış. Karadeniz sahilinde yüksek oteller ve aynı Amerikan Lasvegas’ında olduğu gibi dünyanın farklı kültürlerinin izlerini taşıyan binalar yapılmış. Bu binalar lüks otel ve kumarhaneler için inşa edilmiş. Belli bir sanatsal kaygı taşınsa bile yeni yapılan binalar kentin görüntüsüyle uyumlu değil. Şehrin önemli bir kısmı 1910 yılından kalma çarlık Rusya’sı mimarisi etkisinde yapılaşmış. Binalar en fazla üç veya dört katlı. Binaların dışı genelde beyaz renkli ve heykellerle süslü… Sokaklar tertemiz ve ferah. Şehrin her tarafı parklar ve meydanlarla nefes alıyor. Yüz kırk bin nüfuslu bu kentte Ankara veya İzmir’den daha çok meydan ve park var. Botanik bahçesini ağzıma almaya bile gerek duymuyorum. Ve yaya geçidine adımınızı attığınızda trafik tak diyeduruyor.

Bu konu aklıma gelmişken anlatayım. Batum’da neredeyse her sokakta ayrıca bisiklet yolu var. Ama özellikle parkların ve alanların çevresindeki yollar çok fazla işlek. Orada da normal trafikteki gibi düzenlemeler var. Trafik lambaları yok ama yaya geçitleri var. Biz gidip deniz kıyısında bu bisiklet yolunda durduk. Gelen korna çalıyor, zil çalıyor. Hiç kasmıyoruz. Bir iki kez çekildik ama hala yaya olarak bu yolu işgal etmeye devam ettik. Oysa yaya geçidinde olsak zaten duruyorlar. Ben o ara şunu fark ettim. Üniversite bitirsen ne yazar, dil bilsen kaç para. Kafamızda bisiklet yolu gibi bir kavram yok. Çünkü bizim ülkemizde bisiklet sağa sola bakar. Ancak kimse yoksa geçer. Yani araç veya taşıt sayılmaz ki. Biz de aynen öyle davrandık işte.

4.
Batum da elbette çirkin mimari yapılar da var. Sosyalist rejim zamanından kalma sosyal konutlar şehrin mimarisiyle tamamen ilgisiz. Sadece barınma ihtiyaca karşılık versin diye inşa edilmiş. Kocaman altı yedi, katlı dikdörgen prizma binalar mavi renge boyanmış. İçlerini görmedik ama bir artı bir falanmış. Sonra oturanlar balkonları oluklu saçlarla kapatıp daha geniş bir yaşam alanı oluşturmayı istemişler. Binalar böylece derme çatma ve daha çirkin bir hale gelmiş. Genellikle sosyal konutların arkasında bir bahçesi var. Çocuk parkı ve ortak dinlenme alanı olarak planlanmış. Bir zamanlar Sovyet rejimini aşağılamak için bizim gazete ve televizyonların bu binalarla çok dalga geçtiğini anımsıyorum. Oysaki toki binaları bunun bir sonraki mimari versiyonu. Elbette bu sosyal konutların önünden geçen cadde ve sokaklar bizimkilerden daha geniş ve ferah.

Batum’da yeme içme işi fazla sıkıntılı değil. Hatta fiyatları da çok makul… Damak tadımıza çok uygun yemekleri var. Haçapuri denilen pidesi ve çorbaları, bir de büyükçe hamurdan bir çıkın gibi mantısını tavsiye ettiler. Ben ısmarladığım yemeği defalarca yiyemeden masadan kalmış bir olarak yeni tatlardan uzak durdum. Bu benim kişisel takıntım. Siz sakın bana aldırmayın. Çok sayıda Türk lokantası var. İstanbul ve Mevlana lokantaları en çok bilenenleri ve hepsi aynı sokak üzerinde. İstanbul lokantasına gidip mercimek çorbası ve döner ile sorunu en kısa ve güvenilir yoldan çözdüm. Kentin her tarafında birbirinden ilginç dini yapılar, tarihi yapılar ve heykeller var. Yani her sokağı ayrı bir güzellikte ve gezilmeye değer. Biz sadece beş altı saat kadar kaldığımız için kenti çok içimize çekmeye, tadını çıkarmaya fırsat ulamadık. Aslında burada üç beş gün kalıp botanik parkını da programa almak gerek. Ama konaklama ücretleri hakkında pek bir şey bildiğim de yok.

Batum sokaklarında çok sayıda kumarhane otel var. Ve hepsi Türkçe elektrikli tabelalarla sizi çağırıyor. Elbette çok farklı ağaç türleri var. Ama özellikle ceviz ağaçları dikkatimizi çekti. Çünkü ağacın üzerindeki meyveler salkım gibi birbirine yapışık duruyordu. Bizim cevizlerimiz kadar lezzetli değilmiş. Ama tarım henüz endüstriyel hale gelmediği için her türlü sebze ve meyve bizimkilerle kıyaslanınca organik sayılırmış. Sahilde denize giren insanlar ve hediyelik eşya satan dükkânlar var. Özellikle yabancılara armut suyu satıyorlar. Armutlu gazoz gibi bir tadı var ve soğuk içiliyor. Sokakta genel olarak insanların mutlu ve huzurlu yaşadıklarına ilişkin bir hisse kapılıyorsunuz. Kadınlar denizden çıkmış tiril tiril giysileriyle oturuyorlar. Kimsenin kimseye gözlerini dikip baktığı bile yok. İnsanlar dilinizi anlamasa bile size yardımcı olmaya çalışıyor. Bizde örneğin erkeğin oturduğu banka kadın, kadının oturduğu kanepeye de erkek oturmaz. Hiç kimsenin böyle bir derdi veya sakınması yok. Şehrin içinde gökleri delen yüksek minaresiyle cami, Ortodoks kilisesi ve Katolik kiliseleri var. Dini yapılar hem çok eski hem de çok süslüler. Hiçbir mekan için tek kuruş gezme bedeli de ödemedik. Gürcistan üç özerk bölgeden oluşuyor. Batum kenti Acara bölgesi içinde yer alıyor. Acara dışında Abhazya ve Gürcistan diye daha iki bölge var. Çok fazla Türkçe bilen insanla karşılaşıyorsunuz. Kıyaslamak yanlış ama burada Türkçe Ayder yaylasında konuşulandan daha yaygın. Çünkü orda herkes Arapça konuşuyor. Hele Uzungöl, söylemeye dilim bile varmıyor.

Özetle söylemek gerekirse Doğukaradeniz gezinizin içine Batum’u sakın almayın. Çünkü gördükleriniz ve hissettikleriniz canınızı sıkıyor. Biz yine kendi insanımızla, kendi çöplüğümüzde bildiğimiz gibi yaşayalım. Başkalarının huzur ve mutluluğundan bize ne? Yok, mimari, şehir planlaması, parklar, sahiller, insanlar… Bunlar gereksiz ayrıntılar.

Batum gezimiz akşam saat beş buçuk gibi sona erdi. Lari’lerimizi Lira ile değiştirip gümrüğe geldik. Gürcü memur sordu. Nasıl geziden memnun kaldınız mı? Yine gelin… Gümrük deyince herkesin aklına vergisiz içki ve diğer ürünlerin satıldığı dükkanlar gelir. Sarp sınır kapısında iki ayrı dükkân var. Gürcü’lerin işlettiği ve Türk’lerin işlettiği…Ben Türk dükkânına gittim Orada zaten gümrükte belirlenen sınırlardan fazla ürün satmıyorlar. Gürcü dükkânında istediğiniz kadar ürün alıyorsunuz. Gümrükte el konmazsa yaşadınız. Ama sık sık sigara ve içkilere el konuyor. Kumar oynamayı seviyorsanız sorun yok. Bizim poşetlerimize bakmadılar. Belki Türk dükkânı yazdığı içindir. Zaten kumarla aram pekiyi değildir.

Batum dönüşünde önce Arhavi’ye gittik. Güzel bir alabalık çiftliğinde akşam yemeği yedik. İsteyenler bir iki tek yuvarladılar. Lokanta güzeldi, müzik güzeldi, ama özellikle tesis ve bahçesi harikaydı. Akşamı güzel bir çay servisi ile bahçede kapattık. Hopa’ya dönüp Peronti Otel de konakladık. Dört gecelik konaklama mekanı içinde en kötüsü buydu. Klozetler lavaboların altındaydı. Bizimki ise neredeyse ayakta zor duruyordu. Ayrıca duş kabini yerden yarım metre yüksekteydi. İnip çıkarken düşme riskiniz var. Hele ıslak ayakla kaydığınızda tatiliniz o dakika sona erebilir. Ve belki de üç otobüsten fazla müşterisi vardı.

Ertesi sabah otobüs ile hareket edeceğimiz saatten çok daha erken kalktım. Gün ışırken sahilde yürüdüm. Hopa gerçekten güzel bir ilçe… Ancak otoyol bütün Karadeniz yerleşimini denizden koparıp almış. Sahilinde çay bahçeleri, denize bakan piknik masaları şeklinde düzenlenmiş sahil bandı var. İskelesinde balık tutanlar vardı. Ve geceyi sabaha kadar uzatmış dört genç… İskele ve otura mekanlarının hepsi kirliydi. Boş bira şişeleri, su ve meyve suyu pet şişeleri, kağıtlar, kraker ve sigara izmaritleri. Bu sahil bandının her gün belediye imkanları ile temizlenmesi de kolay değil. Ayrıca sahile Kazım Koyuncu’nun bronz bir heykeli dikilmiş. Ama hemen yanında uzatılmış gemi vinci gövdesi gibi demir bir aksam konmuş. Yani kim takar Kazım’ı gibi bir etki bırakıyor. Doğusundan başlayarak kentin çıkışındaki dereye kadar gittim. Derede yüzen ıslak mendi ve tuvalet kağıdı harmanından şehrin kanalizasyonunun nce dereye ve hemen oracıkta denize akıtıldığı anlaşılıyor. Hani şair diyor ya, “ Bu cennet, bu cehennem bizim. Çok değil on on beş yıl sonra ülkemizde cennetten bir köşe bulmakta çok zorlanacağız. Kasabanın döndüm. Benim gibi erkenciler sabah çayı eşliğinde simit, poğça atıştırıyor veya çorba üflüyorlardı. Kendine özgü sıcak ve tatlı bir kasaba havası hissediliyordu. Hopa’nın mimari yapısı diğer Karadeniz yerleşimlerine benziyor. Önde çok katlı binalar. (Bunlar kışın denizden gelen rüzgarı keser. Lazım bir şey yani.) Sonrasını boş ver gitsin. Daracık birbiri içinde evler. Araç geçemeyecek kadar dar sokaklar. Dağlara doğru gittikçe seyrekleşerek sürer. Ve en sonunda yeşilin içinde gözden kaybolup gider.

5.
Gezimizin üçüncü gününde Hopa’dan ayrılıp tekrar yönümüzü batıya çevirdik. İlk durağımız Rize, Fındıklı Çağlayan Köyü oldu. Çağlayan Köyü’nün eşsiz bir mimarisi var. Ve sımsıcak insanları… Rehberimiz bizi önce hemen köyün merkezindeki Kemerli Köprüye götürdü. Kemer ayrıca köyün genel görünüşü için bir yükseklik sağlıyordu. Altımızdan deli dolu bir dere akıyordu. Çağlayanlar ise hemen köyün içinden ve köprünün yirmi metre ilerisinden dereye dökülüyordu. Köyün her tarafı fındıklık, çay bahçeleri ve kivi bahçeleriyle çevrilmişti. Dereyi bırakıp köyün içinden aşağıya doğru yürüdük. Köylülerle sohbet ettik. Dalından fındık koparıp yedik. Sonra köye gelenlere çay ikram eden ve yaptığı ahşap ürünleri satan bir amcanın mekanında durakladık. Bizimkiler daha durup dinlenmeye, soluklanmaya bile zaman tanımadan amca ile bir sohbete giriştiler. Amcamızın adını unuttuğum için üzgünüm. Damarına basarsanız çok sövüyor. Bunu öğrendiler ya illa basacaklar zaten. Misafirlerine ikram edilen çaydan para almıyor. Eğer satın alırsanız şimşir kaşıklar, fındık dalından yapılma küçük sepetler, et dövme tokmağı gibi ürünler paralı.

Çağlayan köyünü ve Fındıklı’yı geride bırakıp Ardeşen, Çayeli, Rize üzerinden Çaykara ve Uzun göle doğru kola koyulduk. Bu günkü programımızda özellikle herkes Uzungöl’ü merak ediyor. Karadeniz sahilinden ayrıldıktan (Çataklı) sonra yine bir ırmağın vadisine düştük. Fakat bu dere fırtına deresi kadar başına buyruk değildi. Üzerine bir sürü HES yapılmış. Orman, dağlar ve dereler yine bildiğiniz gibi. Dik yamaçlar ve uçurumlardan ağaçlar gökyüzüne fırlamış gibi duruyordu. En uysal görünen yerler ise çay bahçeleri. Çay bahçelerinde örtülere sarılmış yeşil çay yaprakları toplama merkezine götürülmeyi bekliyordu. Çay hasattı yağmur, güneş rüzgar bekleyemezmiş. Kartlaşmadan büyüyen filizler biçilmeliymiş. Ve bizim gezdiğimiz tarihte bir kilogram yaş çay yaprağı fabrikalar tarafından bir lira seksen kuruşa alınıyordu. Yamaçlar ve uçurumların üzerinde köyler, bahçeler, evler geçtik. Ve çok fazla cami… Cemaati nerden bulacaklar bilmem.
Uzungöl’e öğle üzeri vardık. Hava çiseliyordu ve hayli serindi. Zaten oraya giden bütün turlar yolcularına hemen yağmurluk dağıtıyor. Böylece hem tura katılanlar rahatlıkla seçiliyor hem de korunuyorsunuz. Bizim yağmurluklar sarıydı. Bir araya geldiğimizde amele pazarında iş bekleyenlere benziyorduk. Uzun göl, Ayder Yaylasından sonra ikinci büyük hayal kırıklığımız oldu.

Fotoğraflarını gördüğümüz Uzungöl ya çoktan ölmüş veya başka bir yere çekip gitmişti. Sadece iki yüksek minaresiyle cami yerli yerinde duruyor. Uzungöl’ün yamacındaki köy ve gölün etrafı otellerle doldurulmuş. Büyük bir lunapark vardı ve her tarafta lokantalar. Burası da Ayder gibi tamamen Arap Turistlerin dinlendiği ve yaşadığı bir yere dönüşmüş. Bir lokantada çorba içtim. Kasiyer doğru düzgün Türkçe bile bilmiyordu. Ha çorba demişken, mercimek çorbasını on liraya içtim. Bütün tesislerin atık suları Uzungöl’e akıtılıyor. Ve Belediye bir yüzer platform üzerine koyduğu iş makinası benzeri bir düzenekle sürekli gölü temizliyor. Sarı şamandılarsa yüzer hale getirilen büyük siyah borular ile gölün pisliği Çaykara’ya doğru inen Demirkapı deresine veriliyor. Otellerin veya tesislerin arıtma yapması sağlanamıyor ama temizlenmeye çalışılıyor. Akıllara ziyan bir durum ve görüntü ile karşılaşıyorsunuz. Herkes sadece para kazanmak istiyor. Gerekli asgari masrafları karşılamadan, gerekli yatırımları yapmadan ve hiçbir planlama olmaksızın. Elbette bu tutu sürekli bir gelir sağlamayacaktır. Çok sürmez tükenip gider. Uzungöl bence artık gezilecek görülecek yerler olma özelliğini yitirmiş. Otobüsle o dağları ve doğayı gördüğümüze sevinip teselli olmanın yeridir. Turizm sistemi de bol para harcayan Arap Turistlere göre şekillenmiş. Rehberimiz buraya gelen konukları Uzungöl’de birkaç gün misafir ettiklerini ve kaldıklarını söyledi. Şu anda hem konaklanacak kadar güzel bir manzara yok. Hem de yiyecek içecek ve konaklama çok pahalı. Tura katılan herkes sanki biri kulağımıza fısıldamış gibi “ ben buraya bir daha gelmem,” dedi. Uzungöl’den hepimiz üzüntü ve hayal kırıklığı içinde indik.

Gezinin ikinci ayağında Batum dönüşü gittiğimiz Çiftekemer köprüsünden söz etmeyi unutmuşum. Üstelik gezimizin çok keyif aldığımız ayaklarından biriydi. Arhavi’den Ortacalar’a giderken iki derenin birleştiği yerde gelen yolları tek bir yola bağlamak için yapılmış. Eskiden bu köprüler Karadeniz’i Doğu Anadolu’ya bağlayan tek geçitmiş. Köprüye akşam gün batımına yakın bir saatte vardık. Derelerin biri bulanık akıyordu, biri billur gibi. Ve köprüleri geçince birbirine karışıyordu. Köprülerin yanında küçük bir kahve var. Dileyen çay içebiliyor. Ormanlardan gelen kuş sesleri ve derenin akşama özgü mahmurluğunu hissetmek için 35 kilometre gitmeye değer.

Uzungöl dönüşünde Çataklı Çayı ve Bayburt yolu kıyısındaki ÖZÇAY fabrikasına uğradık. Özçay üretici kooperitifi olarak kurulmuş ve işletiliyormuş. Fabrikanın yöneticilerinden çıtı pıtı bir kızcağız fabrika bahçesinde bizi toplayıp fabrika ve çay yaprağına yapılan işlemler hakkında bilgi verdi. Çünkü içeride makinelerin gürültüsünden ne söylediği pek anlaşılamıyormuş. Haklıydı doğrusu. Çayın en kaliteli kısmı filizin ve iki buçuk yaprak denilen kısmıymış. Ama kamyonlardan inen çay filizleri beş altı yaprağa kadar uzuyordu. Kamyondan tırmıklı bir makine ile boşaltılan taze çay yaprakları önce soldurma denilen bir işlemden geçiyor. Bu işlem yarım saatten biraz fazla sürüyormuş. Sonra bükme dedikleri bir bölümde işlem sürüyor. Burada sürekli dönen silindirik kazan şeklinde makineler var. Bu bölüm çok güzel taze çay yaprağı kokuyor. Bükme veya kıvırma her neyse ondan sonraki işlem fermantasyonmuş. Ve son aşama fırınlama. Cay yaprakları yüzde üç nem düzeyine kadar fırınlanıyormuş. Gezdik, gördük öğrendik. Ve bize yeni demlenmiş çay ikram ettiler. İsteyen fabrikanın satış mağazasından çeşit çeşit çay alabiliyor. Bu fabrikanın çayları genelde piyasada bulunmuyormuş. Bir tek beyaz çay yoktu. Çay çiçeğinden elde edilen beyaz çay şimdilik merak ettiğimiz konular arasında kalmaya devam edecek.

6.
Gezimizin üçüncü gecesini Zigana yakınlarındaki İvme Otelde dinelerek geçirdik. Sizi bilmem ama beni bu otellere garson olarak bile almazlar. Çünkü horon bilmiyorum. Ayder ve Ziganada akşam yemeği saatlerinde otelde çalışan gençler yöreye özgü horon gösterisi yaptılar. Şakası yok sıkı oyuncular ve becerikli gençlerdi. Otelimiz güzel ve rahattı. Yazın ortasında buna Zigana’nın serinliğini de eklerseniz her şey tam on numara ve beş yıldız olur.

Hamsiköy adını yıllardan beri duyar bilirim. Aklımda da hep sahilde ve hamsisi bol bir koy falandır diye düşünürdüm. Meğer hiç alakası yokmuş. Hamsi köy adı balıktan değil Hamsin ( beş) sayısından alıyormuş. Zigana’ya çıkarken solunuzda kalıyor. Bir vadi içinde birbirine yakın beş köyden oluşuyor. Ama öyle böyle değil. İlla görülmeli. Kartpostaldaki İsveç köyleri gibi tertemiz ve pırıl pırıl beş köy. Hasmiköy’de illa sütlaç yemelisiniz. Üstelik diğer turistik yerlerde olduğu gibi kazık falan da değil. Sümela Manastırı havanın açık olduğu zamanlarda uzaktan görülüyormuş. Ben göremedim. UNESKO tarafından yürütülen restorasyon çalışmaları nedeniyle tamamen ziyarete kapatılmış. Hamseköy’de sütlacımızı yedikten sonra tekrar dağlara doğru yola koyulduk. Zigana tünelini geçtik ve Gümüşhane’nin Torul ilçesine doğru yöneldik. Programımızda adını bulunduğu köyden alan Karaca mağaralarının görülmesi vardı. İkisu köyü yukarısındaki Karaca Mağarası onca yolu gelmemize ve virajları çıkmamıza değecek güzellikteydi. İçeride resim çekilmesi yasak olduğu için burası ile ilgili pek fotoğraf paylaşmak mümkün olmayacak. Mağara kesinlikle çok güzel korunmuş ve düzenlenmiş. Henüz ziyaretçilere açılmayan bölümleri var. Sarkıt dikitler, yaprak ve bayrak şeklindeki oluşumlar tam bir görsel şenlik. Dışarının bunaltıcı sıcağında içeride biraz üşüyorsunuz. Mağaranın bulunduğu yerden derin ve güzel bir vadiye bakıyorsunuz. (Cehennem Vadisi) Bize bu güzel manzaranın tadını çıkarırken çay ikram edildi. Ve ücret alınmadı. Bu güzel manzara kesinlikle Cehennem Vadisi şeklinde adlandırılmayı hak etmiyor. Yüz kişiyi çevirip sorsak. Doksanı bu vadi üzerinde yamaç paraşütü ile süzülmeyi ister. Öylesine bir güzellik işte…

Mağaradan geriye dönüp Gümüşhane yoluna geri döndüm. Yol üzerindeki bir tesiste mola verdik. Bu yöreyi ziyaret edip köme ve pestil almayana küsüyorlar. Neyse ki biz hiç kimsenin küsmesine, darılmasına izin verecek kadar kalpsiz insanlar değildik. Aynı yoldan geri dönüp yönümüzü Gümüşhane’den Giresun’a yönelttik. Artık solumuzda sürekli barajlar, Doğankent çayı çay oluyordu. Barajların hepsi sarp kalık ve yüksek bentli yapılardı. Kürtün Üzerinden Doğankent’e kadar kıvrıla kıvrıla indik. Aşağıya indikçe orman dokusu çoğaldı. Ve Doğanketten sonra orman dokusu kendini dağ, taş her tarafı fındıklığa bıraktı. Dereleri ve HES’leri izleyerek Tirebolu’ya indik. Doğukaradeniz sahilinde Giresun’a ininceye kadar pek denize giren insanlarla karşılaşmamıştık. Giresun sahili irili ufaklı kumsallarla plajlarla dolu… Asıl önemlisi denize giren insanlarla dolu. Giresun kenti gezisi içinde Giresun Kalesi ve Topal Osman’ın anıt mezarının gezilmesi vardı.

Şimdi size gezi boyunca karşılaştığım en ilginç olayı anlatayım. Giresun’a gelince anayoldan ayrılıp tarihi Zeytinlik Mahallesinin aşağısında (Gogora Mahallesi) durduk. Rehberimiz Alo 155’i aradı. Biraz sonra bir polis devriye aracı geldi. Otobüsün önüne düşüp yolu açarak kaleye çıkıncaya kadar bize eşlik etti. Giresun Valiliği turizm geliştirmek için böyle bir organizasyon yapmış. Çünkü kaleye çıkan yol hem dar hem de araçların park etmesi nedeniyle geçilmez hale geliyormuş. Ağzımız iki karış açık kaldı. Kaleyi ziyaret ederek Giresul’a panoramik bir bakış attık. Oradan yürüyerek Zeytinlik Mahallesi sokaklarına indik. Bin sekiz yüzlü yıllardan kalma sokaklar çok güzel ama bakımsızdı. Restorasyon planmış ama henüz başlamamış. Evlerin bir çoğunda oturanlar var. Ve gerçekten orada oturmanın bir ayrıcalık olduğunu biliyorlar. Ziyaretçilere de kuru kalabalık gibi değil sevecen ve güler yüzlü karşılıyorlar. Sizi evlerine davet ediyorlar. Merak ederseniz kapılarını açıp evlerini gösteriyorlar. Rehberimiz bu mahalle sakinlerinden bazılarıyla ahbaplıklar kurmuş. Bizi gezdirirken bu tanışıklıktan ve yakınlıktan yararlandık. Doğukaradeniz Gezimiz Samsun’da sona erecek. Son gecemizi Giresun Amazon Araties Otelde geçireceğiz.

Otele inince ben hemen bir havlu alıp sahile indim. Biraz yürüdükten sonra otoyolun altından geçen bir tünelden sahile ulaştım. Sahil kayalık ama deniz güzeldi. Güneşin yakmadığı, denizin uysal bir saatine denk gelmiştim. Yüzdüm, yüzdüm ve tadını çıkardım.

Karadeniz’de ne yenir. Bu öyle yüzlerce yemeklik bir liste değildir. Mutlaka ama mutlaka Kuymak, Mıhlama, Peynir Tavası gibi içinde tereyağı ve yöresel peynir olan lezzetler tadılmalıdır. Elbette Akçabatta köfte yenir ama bütün Karadeniz’de et yenir. Kara Lahana çorbası yenir. Bu yemeğin orijinalinde gömlek denilen kuzu içyağı kullanılır. Ama yöreyi ziyaret edenlere hazırlanan çorbalarda bu olmuyor. Muska şeklinde sarılan pazı ve karalahana sarmasının tadına bakılmalıdır. Bu sarmalarda genelde mısır çekilmişi kullanılır. Alıştığınız pirinç tadından hayli uzaktır. Karadeniz’in balı meşhurdur. Ama iyi bal bulup yemek bir hayli zordur. Genelde Karadeniz’e gelenler balık yemek isterler, Ama yazın av yasağı olduğundan alabalık veya çiftlik balıkları dışında bir şey bulamazsınız. Hamsi yedik falan diyenler sadece dondurulmuş ürünler yemiştir. Turizm işin içine girince yöresel lezzetler daha çok ticari kandırmacaya dönüşüyor. Örneğin Ayder ve Uzungöl’de kaynamış ve közlenmiş mısır satılıyordu. Sorunca satıcı kadın bu yörenin mısırı dedi. Temmuz’un yirmisinde Doğukaradeniz’de mısır kesinlikle olmaz. Ayder yaylasında belki de mısır bile yetişmiyordur. Adana’dan getirilen mısır ile bölgenin kendi mısırı arasındaki lezzet farkı anlatılır gibi değildir.

Karadeniz’in kitlesel turizm ile taşıması, talebin yükselmesi en çok on yıl veya on beş yıl öncesine dayanıyor. Şu anda Turizm Doğukaradeniz’in suyunu, ormanlarını ve günlük yaşamını kirletiyor. Turizm için bacasız sanayi gibi tanımlamalar çok eski ve klişedir. Turizm Uzungöl ve Karadeniz yaylalarında ciddi sorunların oluşmasına neden olmuş. Çünkü biz planlamak ve yatırım yapmak ile değil günlük kazancımızla ilgiliyiz. Birkaç bin kişinin yaşadığı bir yerleşim yerine on binler hatta yüzbinler geliyor. Ticari hareket ve kazanç yaratıyor. Her şeyin fiyatı on kat, yirmi kat veya ölçüsüzce yükseliyor. O yörede sürekli yaşayan gariban insanların hayatı zindan oluyor. Barınmakta ve günlük ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlar. Günlük yaşamları zorlaşıyor. Kanalizasyon çekmiyor. İçme suyu yetmiyor. Otomobil park yeri bulunmuyor. Gürültü, patırtı, hengame yaşamı iyice çekilmez hale getiriyor. Ne yapalım diyorlar. Yaz zaten iki ay. O kadar pansiyon, lokanta falan yapmışım. Elbette pahalıya vereceğim ki ekmeğim çıksın.

7.
Tura katılan bayan ve erkek yolcular arasında (özlenen ve imreniler kadın-erkek eşitliği) önemli farklar olduğunu gözledim. Kadınların yaş ortalaması daha yüksek. Ve bagaj tonajları taşıma sınırlarını aşıyor. Bir çok kadını kamyon kasası gibi büyük bir valizle otobüse binmeye veya otele girmeye çalışırken gördüm. En uzunu dokuz gün olan bir gezide insanın neden bu kadar çok eşyaya gereksinim duyar. Ve bu valiz dönüşte neden iki katına çıkar? Elbette bunların cevapları benim için yaşamın kendisi kadar gizemli kalacaktır.

1982 Demirci Mezunları ilginç bir topluluk. Ezik, yaralı, eğlenceli ve tehlikeli… Örneğin grup içindeki rollerimiz ve davranışlarımız otuz beş sene öncenin klişelerine hala sımsıkı bağlı duruyor. İçimizde ergenlerimiz de var. İhtiyar ve mızmızlarımız da. İlk buluşmalarımızda çok kalabalıktık. Sonra her geçen yıl biraz daha azaldık. Fakat eriyip gidecek gibi de görünmüyoruz. Çünkü artık kemik bir katılımcı listesi oluşmaya başladı. Grubun gelin ve damatlarını tanıdıkça çok sevdik. Ayrıca arkadaşlarımızın çocukları (yeğenlerimiz de) çok tatlılar. Yıllar sonra zar zor kendisine ulaşabildiğimiz halde aramıza hiç katılmayanlar var. İlk toplaşmalarda gelip (aklında hangi eski defterleri hala açık tuttuğunu bilemeyeceğim arkadaşlar) merakını giderdikten sonra çekip gidenler ve bir daha hiç arayıp sormayanlar da oldu. Bir de eşinden izin alamayanlar var. (Erkek veya bayan vurgusu yok). Ne zaman planlanırsa planlansın mutlaka mazeret beyan edip gelmeyecek olanlarımız var. Elbette aramızda olamayacağını üzülerek ifade edecek kadar naif olanlarımız. Bence her grup için benzer tanımlamalar yapılabilir. Belki de grup olmanın doğasında var.

Konuyu fazla dağıttığım için özür dilerim.

Son günümüzün sabahında Giresun’dan ayrıldık. Piraziz ve Gülyalı arasında denizin içine yapılmış tek havaalanımızı geçip Ordu’ya ulaştık. Sahildeki teleferik istasyonluda otobüsten indik. Rehberimiz bize iki saat serbest zaman verdi. Ama hiç kimse Ordu’da kalmadı. Hepimiz on lira ödeyerek Boztepe’ye çıktık. Ücretin içerisinde dönüş parası da var. Kendi payıma ben yükseği sevmem. Evlerin, sokakların üzerinde, minarelerin birkaç kat yükseğinde olmak beni korkutur. Özellikle direklerin yanından geçerken sallanan sandıkların (Kabin) sesi ve hareketi hiç hoşuma gitmedi. Yamacı tırmanırken fındıklıklara, ormanlara, bahçe içindeki evlere bakmak çok eğlenceliydi. Özellikle Boztepe’den Ordu’ya ve doğu-batı yönündeki sahile bakmanın tadı doyumsuzdu. Boztepe’den aşağıya doğru yamaç paraşütü ile salınanlar da varmış. Orada olduğumuz saatte henüz ortalıkta kimse görünmüyordu. Sonra uzun boylu zenci bir delikanlı geldi. Bekledik, bekledik ama bir türlü paraşütünü açmadı. Sıkılıp bir çay bahçesine oturduk. Dönüş saatimize yakın bir paraşüt havalandı. Tam göremeden görüş alanımızdan çıkıp gitti. Teleferik ile Boztepe’den aşağıya inmek bence çıkaktan daha eğlenceliydi. Bu tespitim sadece benim yükseklikle ilişkili psikolojimden kaynaklanan bir değerlendirme de olabilir..

Otobüsümüz Ordu’dan Samsun’a doğru ilerlerken Akçay’daki tesislerde mola verdi. Herkes yörenin meşhur pidesini denemekle uğraşırken ben dere içine doğru uzanan iskele ve çardağa gittim. Sürekli yiyecek atıldığından belki balıklar insanlara alışmıştı. İnsan gölgelerini fark eden irili ufaklı sazanlar sazan yavruları ayakları suyun içindeki çardağın etrafına toplandılar. İş balıklarla kalsa iyiydi. Dört, beş tane su kaplumbağası ve iki su yılanı da kalabalığa katıldı. Atılan ekmek parçalarını balıklar hemen dibe çekip bitiriyorlardı. Yılanlar da beslenme derdine düşen dikkatsiz küçük balıkları yakalıyorlardı. Gözümün önünde birkaç dakika içinde yavru bir su yılanı küçük bir balığı yakalayıp götürdü. Ziyafete en sok kırmızı başlarıyla saz piliçleri katıldı. Anne saz pilicinin üç tane yavrusu vardı. Kaptığı ekmek parçalarını hemen götürüp sırayla yavrularını besliyordu. Kaplumbağalar çok beceriksiz ve ağır kalıyorlardı. Onların bir şey yiyebildiğini göremedim. Pide yiyemedim ama kendimi böylesine eşsiz bir belgeselin içinde bulmaktan mutlu oldum.

Samsun’da Bandırma Vapuru ve Atatürk anıtı ziyareti tur programında vardı. Vapur ziyaretimizin parasını rehberimiz ödedi. Serin hava tamamen coğrafyanın doğusunda kalmıştı. Samsun acayip sıcaktı. Bandırma Vapur Müzesi yanında müşteri bekleyen faytonların atları sürekli huysuzlanıyordu. Ayaklarının altlarını hayvanlar serinlesin diye su düğmüşlerdi. Atlar yine de sürekli ön ayaklarını yere vuruyordu. Ve faytonlarda ah ah ah, oh oh oh diye bağıran roman müzikleri çalıyordu. Ama öyle böyle değil. Neredeyse düğün solun desibeli yüksekliğinde… İnanlar sıcaktan pelte gibiydi. Faytonlar ise dokuz sekizlik. Otobüsümüz Bandırma Vapuru Müzesinden ayrıldıktan sonra kentin göbeğindeki meşhur Atatürk Anıtın yanındaki parkta durdu. O park bizim Karadeniz gezimizin son durağıydı. Arkadaşlarımızdan ayrılıp Sinop’a geçtik. Onlar da anıtın ziyaretinden sonra çorum üzerinden Ankara’ya doğru yola koyuldular.

Gezi ile ilgili olarak gözden kaçırdığım, anlatmaya değer bulmadığım binlerce önemli nokta vardır. Dört gece beş gün süren gezimiz oldukça eğlenceli ve güzel geçti. Yazımın başında da söylediğim gibi hepsi kardeşten yakın bu insanlarla her yere gidilir. Camiye de meyhaneye de…

Seyfullah Çalışkan