GİDE GİDE DEMİRCİ-CİDE

0
62

Ercem bürcem cavır asarın yolları diye bir türkü vardır. Şimdilerde “pek yokuşmuş cavır asarın yolları” diye söylenir. Bu denizli türküsü yakıldığı zaman Karadeniz’e uzanan sahil yolarından kimsenin haberi olmadığına kalıbımı basarım. Eğer Bolu’dan Mengen, Devrek, Kurucaşile yolunu izleyerek Cide’ye gideniniz varsa ne dediğimi daha da iyi bilir. Devrek’ten sonra araba değirmen çarkı gibi döner ha döner. Kırk yıllık usta şoförlerin bile iflahı kesilir. Cide’ye indiklerinde yolculuktan kör kütük sarhoşturlar.

Orman sözcüğünün gerçek anlamını hissetmek için insanlar Karadeniz’i görmeliler. Ormanlar ve ağaçlar bütün coğrafyayı teslim alır. Sadece arada sırada küçük dereler görürsünüz. Eğer geceye kaldıysanız bütün yıldızları ağaçların dallarına asılmış gibi göreceksiniz. Tırmanabilseniz yüksek köknarların dallarından ayın tepesine geçiveririm sanırsınız. Onlarca köy tabelasını geçip gidersiniz. Gözleriniz görmeye alıştığınız sokaklar, mahalleler görmeyi umar. Ama böyle bir manzara bulamazsınız. Orman bütün evleri yutmuştur. “Zaten burada köyün ne işi var. İnsanlar burada neden yaşasınlar,” diye düşünmeden edemezsiniz. Cide, Bartın, Kurucaşile yolunun tek bir gerçekliği vardır. Denizi görmeden gideceğiniz yere varmış sayılmazsınız.

Bizi oraya silah zoruyla götürmediler. Kendimiz gittik, kendimiz ettik, kendimiz bulduk. Birkaç yıldan beri Demirci Eğitim (Dokuz Eylül Üniversitesi, Demirci Eğitim Yüksek Okulu) 1982 mezunları arkadaşlarımızın gönüllü organizasyonlarında buluşuyoruz. Okuldan çil yavrusu gibi dağıldıktan herkes birbirini kaybetmişti. İnternet denilen icat sayesinde yıllar sonra birbirimize ulaşmaya başladık. İlk toplaşma İstanbul’da yirmi yedi yıllık bir ayrılığın sonrasında gerçekleşebildi. Gülderen arkadaşımızı daha ellisine bile ulaşmadan beyin tümöründen kaybettik. Her ölüm erkendir ama onunki gerçekten çok erken oldu. Cıvıl cıvıl yaşam sevinciyle dolup taşan, bitmez tükenmez enerjisiyle onun belki de hepimizden uzun yaşayacağını sanırdık. Gidişinden habersiz olmak, onu yaşamının son günlerinde bir başına bırakmış olmak hepimize çok ağır geldi. Şimdi belki de bu olayın hüznü ve suçluluğuyla her yıl birbirimizle buluşuyoruz. Ve sürekli iletişim halinde kalmaya özen gösteriyoruz.

Demirci Eğitim’in 1982 yılı mezunları dediğimize bakmayın. İçimizde o tarihte okulu bitiren neredeyse yok gibi. Hepimiz 1983 veya daha sonraki tarihlerde mezun olduk. Bir araya gelince ne yaptığımızı hala anlamış değilim. Buluşma kısmı tamam da kutlama kısmı biraz eksik kalıyor. Tam otuz yıl önceki yaralarımızı yalıyoruz. Artık savsınlar, iyi olsunlar. Otuz yıl geride kaldığı hala içimizde kocaman çukurlar var. Kocaman duygusal ve psikolojik travmalar. Her buluşmamızda konuşuyoruz ama hala bitiremedik. İşte bu yüzden bizimki bir toplaşma değil, yıllık grup terapisi. Şimdi ellili yaşlardaki o gençler 1980 yılının yaz sonunda merkezi yerleştirmeyle Sinop Eğitim Enstitüsünü kazanmışlardı. Ötekileri bilmem. Ege’den kalkıp Sinop’a gittiğimde okulun demir kapısı kapalı, elinde tüfekle nöbet bekleyen bir askerle karşılaştım. Okul kapalıymış, gidip valiliğe soracakmışım. Gittim sordum Demirci Eğitime kayıt yaptıracaksınız dediler. Ben Manisalı olduğum için Demircinin Manisa ile hiç alakası olmayan Kütahya ve Balıkesir sınırlarında orta Anadolu’da bir yerde olduğunu biliyordum. Arkadaşlarımın hepsi okulu Manisa merkezinde sanıp gelmişler. Onların ilk sorunları gidilen yerlerde bir türlü bulamadıkları okulları oldu. Otobüsler o tarihte toz toprak içindeki yolu tam beş saatte alabiliyorlardı. Akşamın alaca karınlığımda bütün tepeleri, dağları tırmanan yorgun otobüsler sizi bambaşka bir gezegene, bambaşka bir dünyaya bırakıveriyorlardı.

Demirci bu uzak illerden gelen gençleri daha baştan istemedi. Sağlık kurulu raporlarında “öğretmen olabilir” ibaresi bulunmadığı için bütün öğrenciler kayıtları yapılmadan geri gönderildi. Doktorlar bu gerekçeyi hiç anlamadılar. Çok saçma buldular ama emir demiri keserdi. Mantıklı olması değil, okul yönetiminin keyfine uygun olması gerekiyordu. Ben söyleyenlerin yalancısıyım. Okula kayıt hakkı kazananlar çekip gitsinler Demirci’li gençler okula ön kayıtla alınsın hesapları varmış dediler. Ama o yıl Kenan Paşa ön kayıt ile öğrenci alımına izin vermedi. Kenan Paşa iki şeyi istemiyordu. Solcu olmayacaksınız ve her söylenene itaat edeceksiniz. Ama ülkücü ve İslamcı olmak sorun değildi. Bütün ülke generallerin çizmesi altında inlerken Demirci eski hamam eski tas yaşayıp gidiyordu. Sinop’u kazanıp gelen çocuklara önceleri ev vermediler. Bütün öğrencilikleri boyunca da onlara sanki uzaydan gelmişler gibi bakmaya devam ettiler.

******

Cide uzun ve dolambaçlı bir yolculuğun sonunda kalın kabuğu içinde gizlenmiş bir inci tanesi ışıltısıyla sizi bekliyor. Her iki tarafı yeşil tepelerle çevrilmiş ilçe aşağıda deniz seviyesinden birkaç metre yükseklikte düz bir arazi üzerinden denize doğru uzanıyor. Cide’nin iki ünlü etiketi var. Ünlü Yazar Rıfat Ilgaz ve Sarı Yazma… Sarı yazma bildiğimiz tokat yazmalarına benziyor. Eskiden ağaç baskı olarak yapılırmış, Şimdi artık o da film baskı olmuş. Küre Milli Parkı içinde yer alan kanyonları, şaleleri görelim diye ilçeden otuz kilometre uzakta, orman içersinde bir mahalleye ulaştığımızda “ben burada yetmiş yıllık gelinim,” diyen yaşı doksan civarında bir teyzemin başında sarı yazması vardı. Şişe dibi gözlükleriyle son derece dinç ve şıktı. Yazmanın sarısının farklı bir tonu, sarısının kendine ve ilçeye has bir gülümsemesi var. İki ırmak arasında uzanan ilçenin kilometrelerce uzunluğunda sahili var. Seç, beğen istediğin yerde denize gir. Yazın tatilcilerle hayli hareketli ve kalabalık hale gelen ilçenin sürekli nüfusu yedi binin biraz üzerinde. Sonbaharda sokaklar tenhalaşınca ve ormanlar yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya dönmeye başladığında buralar tadından yenmez. Türkülerinin ritmi, oyunlarının hareketliliği Doğu Karadeniz’den hiç geri kalmaz. Yöreye özgü kıyafetler tam bir renk cümbüşüdür. Oyunlarında kırık bir ayak atma şekli vardır. Onları görünce Denizli yöresinin aksak sıçramalı oyunlarını hatırladım.

Yeni bir okula, yeni bir yaşama başlamış heyecanlı, pırıl pırıl gençleri Demirci bir dizi yasak ile karşıladı. Siyaset Kenan Paşa yüzünden yasaktı. Ama sadece sol siyaset yasaktı. Devrim kelimesini kullanmak yasaktı. Ağzı yukarıdan açık “s” çizmek yasaktı. Sosyalizm, proletarya. eşitlik, özgürlük hapse atılmanıza neden olabilecek kelimelerdi. Üç kişi yan yana gezmek de yasaktı. Toplu gösteri ve yürüyüş kapsamına giriyormuş. Okuldaki uygulamalara itiraz etmek, hakkınızı aramak da yasak… Kot pantolon ve diz üstüne çıkabilen etek giymek zaten yasaktı. Öğrenciler devlet memurları kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olarak okula geleceklerdi. Bu yasakları canını istediği gibi genişletip daraltanlar sonra da kızlarımız türbanla okula giremiyor diye velveleyi kopartacaktı. En önemlisi ve en komiği bir kız veya erkeğin sürekli birlikte takılmaları da yasaktı. Öğrenciler reşit olduğu için evlenebilirlerdi ama flört yasaktı. Görücü usulü olursa amenna… O yıllarda hata kaza benimde kız arkadaşım vardı. Babaannesiyle birlikte kalıyordu. Kızcağızın babaannesini çağırıp kızın erkeklerle geziyor demişler. Okul yönetiminin neler yaptığına bir bakın? Kadıncağız iki gözü iki çeşme torunu okuldan atılacak diye korkuyla geldi. Sizin için böyle böyle diyorlar, sevgiliymişsiniz dedi. Ne desem ki değiliz dedim. Neyse birinci yılın sonuna doğru arkadaşlığımız sona erdi kadıncağız rahat bir nefes aldı. Horoz Corç her pazartesi ve Cuma günleri merdivenlere birkaç basamak çıkar yeni yasakları ve karşılığında göreceğimiz cezaları açıklardı. Ama asıl önemlisi sürekli olarak sizden adam olmaz, bu kafayla siz bu okulu bitiremezsiniz söyleminin beyin yıkar gibi sürekli tekrarlanmasıydı. İstiklal Marşı ve bayrak törenlerine geç kalmak veya katılmamak zaten yasaktı. İşin ilginç tarafı yasaklar ülkücülere yasak değildi. Onlar okulda canının istediği gibi davranırlar bütün yönetici ve öğretmenlerle kardeş kardeş gül gibi geçinip giderlerdi.

Otuz iki yıl sonra Cide’de buluşup hala birbirimize kanayan yaralarımızı gösteriyorduk. Denizin üzerinde güneş batıyordu. Bağıra çağıra rengerank ve hafif esintili bir akşam denizin üzerinden küre dağlarına kadar uzanıyordu. Deniz önce sarı, sonra turuncu ve arkasından mora akıp kendi akşamının şiirlerini akşam renkleri ve denizi kırmızı, turuncu, mor renkli bir şiire götürürken Karadeniz’ in ılık sularında kendi şiirini yıkıyordu. Martılar, dere ve orman, limandaki eski tekne büyülenmiş gibi akşamı seyrediyorlardı. Uzun boylu, hatta upuzun boylu bir adam önündeki bira şişesine baktı. Kalkıp yenisi alsa bu güzel manzarayı kaçıracaktı. Ben keyfimden mi içiyorum diye düşündü. Cide bu kadar güzel olmasaydı keşke. Akşamın çağrısına kapılmamak insanın elinde değil ki…

Demirci Eğitim Yüksek Okulunun bir akademik kadrosu yoktu. Öğretmen Lisesinde görevli öğretmenler acil ihtiyaçtan yüksek okulda öğretim görevlisi oluvermişlerdi. Örneğin Okul müdürü Türkçe Öğretimi dersine gelirdi. Bütün derslerinde fasa fiso mevzulara takılıp iki saati havaya savururdu. Sınavlarda ne sorulacağını, adamın bizden bu derse ilişkin hangi yeterlilikleri beklediğini bir türlü anlayamadık. Öğretmen sınıfa girer yazın derdi. En çok kullanılan öğretim yöntemi yazdırmaydı. Dersler boyu yazardık. Böylece soru soramazdık, hocam şurasını anlamadım diyemezdik. Tartışma açmak veya öğretmenin görüşünü eleştirmek kara listeye alınmak demekti. Artık ağzınızla kuş tutsanız o dersten geçemezdiniz. Sadece birkaç dersimizin kaynak kitabı vardı. Gerisi öğretmenlerin sır gibi sakladığı kendi kaynaklarında gizliydi. Öğretmenin yazdırdığı kadarı nemize yetmiyordu. Asıl sorun yirmi sayfalık bir metinden sınıf geçemezdiniz. Bir gecede oturup topunu ezberleyebilirsiniz ama geçemezsiniz. Seksen veya doksan beklediğiniz, iyi geçmiş bir sınavdan yirmi alıp kalırdınız. Elli yeter puanken kırk dokuz alıp kalmak modaydı. Öğretmen burada seni ben bıraktım, canım ne isterse onu yaparım mesajını açık açık vermiş olurdu. Okulun ilk döneminde inek bir öğrenci olmama rağmen altı veya yedi dersin sadece birisini geçebilmiştim. Asılan listelerin başında vurgun yemiş sünger avcısı gibi çakılıp kaldım. Bütün öğrencilik yaşamım boyunca hiç bu kadar başarısız olmamıştım.

Otuz iki yıl sonra Cide’de buluşup aynı öyküleri birbirimize yeniden anlattık. İçimizde tek bir damla bile safra kalmasın, hepsi denize, ormana, toprağa karışıp gitsin istiyorduk. İri, kocaman dev gibi bir adam ses tonunun içine binlerce ezgi, binlerce renk ve duygu yükleyerek şiirler okuyordu. Hareketleri binlerce yıl eskilerde kaybolmuş bir şamanı andırıyordu. Şiir biter bitmez içimizden biri “İşte buna içilir,” diyordu. Bu fırsat kaçar mı? İçiyorduk. Yeterince şarabımız vardı. Bahanesini de bulduk mu dudaklarımız pembe kadehlerle buluşuveriyordu. İçmek için çok şiirimiz vardı. Çok fazla da bahanemiz.

Demirci eğitim yüksek okulu bizi adam etmeye kararlıydı. Pabucun pahallı olan bir gurup öğrenci hemen arkadaş guruplarını değiştirdiler. İlk kopanlar bir grup kız öğrenci oldu. Onlar aniden bizimle selamı sabahı kestiler. Önce sınıfta oturdukları yerleri ardından okul kantininde oturdukları masaları bizden uzak seçmeye başladılar. Şimdi onlar milli ve manevi değerlerine Türklük gurur ve şuuru bağlı, geçer not alabilecek öğrencilere dönüşüverdiler.

Sıkıyönetim ülkücülerle siyasi düşüncesini İslami referanslara dayandıran öğrenciler arasındaki ayrımı silip attı. Onlar hep birlikte hareket edip, okul yönetiminin tonton çocukları olarak öğrenciliğin tadını çıkarıyorlardı. Sınavda bu öğrencilerin birinin arkasına düştünüz ve kâğıdını görüp yararlanama olanağı buldunuz diyelim. Kesinlikle sonuç değişmiyordu. O seksen ya da doksan alırken siz yine en fazla kırk beş puan alabiliyordunuz. Yani kopya çekmeye çalışmak da boşuna bir çaba… Daha okula başladığımızın beşince ayında demirci hem sosyal yapısıyla hem de okuldaki uygulamasıyla hepimizi bir cendereye hapsetmişti. Gülmek için, neşelenmek için bahaneler arıyorduk. Okul kötü gidiyordu, cepte para yoktu ve yasaklar listesine her gün yeni bir şey ekleniyordu. Yatılı lise günlerimizi arar olmuştuk. Her açıdan liseden bile geri durumda olan bir okula düşmüştük. Benim okuduğum lisede insanların görüşlerini söylemesine izin veriliyordu. Ama burada konuşan yanar, cıss… Okul Müdürümüz kızları şöyle uyarıyordu. “Bir bardak çay. Birkaç tatlı söz ve hülyalı bakışa sakın kanmayın. Adam haklıydı. Kızların namusu önce okulun namusu, sonra da Demirci’nin namusuydu. Okul bizi akademik yönden değil önce ahlaki yönden erdemli bir noktaya taşımalıydı. Akademik yönü sonra kendiliğinden gelirdi. Asıl gerçek olan öğretmenlerimizin akademik olarak bize verebilecekleri hiçbir şey yoktu. Onlarda alakasız mevzuları öncelik listesinin tepesine koyarak akılları sıra bize öğretmenlik eğitimi veriyorlardı. Çünkü hiç birinde ben bu konuda donanım olarak yeterli değilim. Bunu birlikte araştıralım, paylaşalım, öğrenelim diyebilecek kadar hoşgörü ve dürüstlük yoktu. “Başlık …, satır başı yapıp yazmaya başlayın. Yeni bir paragraf açıp devam edin.”

Otuz yıl sonra biz bir araya gelip hala sızlayan yaralarımıza dokunuyorduk. Herkes anlattığı öykülerle ameliyattan çıkan yaşlılar gibi birbirlerine bedenlerindeki ameliyat izlerini gösteriyordu. Gün deli divane bir güzellikte akşama dönüyordu. Gideros Koyu’ndaki billur sularda yaralarımızı yıkadık. Karadeniz’in akşam esintilerinde kuruttuk. Onlarca yaz geride kalmıştı, onlarca kez üzümlere kara kara ben düşmüştü, elmalar kızarmış, ağaçlar yeniden filizlenmişti. Ama bizim yaralarımız bir türlü kapanmak bilmiyordu. “Ben hala rüyalarımda sınıfta kalıyorum,” dedi biri. Bir başkası “Ben de en az on yıl seninle aynı rüyaları gördüm. Diplomam iptal ediliyordu ve ben yeniden okula dönüyordum. Uykumdan kan ter içinde uyanıyordum. Bütün günüm duvara toslamış gibi sersem sepet geçiyordu. Cennet kadar güzel bir sahilde eski günlerin hüznünde boğuluyorduk. Bu yüzden rakı erken tutuyordu ve çabucak sarhoş ediveriyordu. İçimizde çok eskilerde çaresiz bir çocuk ağlıyordu. Ama biz erkek adamlardık, bunu kimseye göstermiyorduk.

Ölçme ve Değerlendirme, Pratik Elektrik ve Elektronik, Sosyal Bilgiler öğretim birinci senenin sonunda herkesin korkulu rüyası oluverdi. Ağzımızla kuş tutsak bu okulu bitiremeyeceğimizi açık açık söylüyorlardı. Ama yeterince çalışmazsak diye de ekliyorlardı. Resmen bizimle alay ediyorlardı. Ülkücü çocuklar onlar konuşurken bize bakıp bıyık altından gülüyorlardı. Onların içinde bir Adem’leri vardı. Astronot Adem. Hiçbir zaman yalnız gezmezdi. Pısırık, hastalıklı, ince zayıf ve cansız bir görünümü vardı. Üstelik hareketleri de fazlaca kadınsıydı. Neden o kadar ilgi görürdü? Neden liderleri gibi davranıyordu? O kimdi? Hiç bir zaman öğrenemedim. Yıllar sonra Ordu’lu Mehmet ile karşılaştım. Açık açık Jilet Sami ile aynı evde kaldıklarını ve sınav kâğıtlarımızı onların okuyup not verdiğini itiraf etti. Ben o ders yüzünden bir yıl fazla okudum. Beni sınıfta bırakanlar da ülkücü okul arkadaşlarım. Ne diyebilir ki insan yıllar geçmiş. Ana, avrat sövesim geldi. Kendime yakıştıramadım. Büyükbostancı ile Çiftçi’nin eline düşenler de çok süründüler. Bütün ömrüm boyunca Demirci’de karşılaştığım kadar sinsi, korkak ve haysiyetsiz insanı bir arada görmedim. Otuz yıl sonra hala hiç birimiz o ilçeye gitmek istemiyoruz. İçimizde okuldan diplomasını almadan emekli olmuş insanlar var. “Diploma onların olsun çıkış belgesi bana yeter,” diyenlerimiz dolu…

2012 yılının yaz ortasında kirazlar geçtikten, kavun karpuz bollaştıktan hatta deniz hamam gibi ısındıktan sonra Demirci Harp Malulleri olarak Cide’de buluştuk. Hanbahçe’de oturup etli ekmeklerimizin gelmesini bekledik. Beklerken çok sıkıldık önce ekşi ayranlarımızı içtik. Üstüne de etli ekmeklerimizi yedik. Sabahları erken kalkıp yürüyenlerimiz de vardı. Zorla yatağından kaldırdıklarımız da oldu. Bir gün dağlara gittik. Küre milli parkı içindeki Yerin Kulağını gördük. Yerin kulağı henüz bizim öykülerimizi duymamıştı. Basıp şelaleler ve kanyonlar görmek için yollara düştük. Ama yol müsaade etmeyince bir ırmak kenarında durup domatesli, biberli, peynirli, zeytinli, bol karpuzlu bir piknik yaptık. Oturup yeniden dostları temize çektik. Hiç bulamadığımız, hiç ulaşamadığımız arkadaşlarımız vardı. Bir de ulaşılmasına rağmen artık bizimle zaman geçirmeyi gereksiz bulanlar. Kırılsak bile onlar da kendilerince haklıydılar. Otuz yıl önceki anıların küflü mahzeninde eski yaraları kanatıp, üzerine öykülerden tuz basmanın ne anlamı vardı? Nasılsa olmuş olacak, kırılmış nacak.

Dördüncü gün Cide’den öğleye doğru mısır taneleri gibi yollara saçılıverdik. Öptük, sarıldık koklaştık. Boy boy fotoğraflar çekildik. Dünya fani, dünya yalan, dünya insanların uydrduğu bir masal… Seneye kim çıkar, kim kalır belli olmaz. Anılarla bu kadar uğraşmak iyi değildir biliyorum. Ama biz yaşadıklarımız kadarıyla bir öykünün parçalarıyız. Öykümüz de silinip giderse yaşadığımızı nerden bileceğiz?

Seyfullah Çalışkan