GÜVERCİNLİ YAZI -1

0
308

I
Çarıkçı İsmet telefon etti. Çetin, sana bir işim düştü, dedi. Bir adam gelcekmiş. Okumuş falan… Hatta yazarmış. Benim için yazsa da bir yazmasa da. Bizim de kendimize göre yazıp okumuşluğumuz var. Koskoca ortayı bitirdim ben. Lise bir de bu defteri kapattım. Az mı yani? Adam olana çok bile..

İsmet; Aman gözünü seveyim. Bana çok iyiliği dokundu. Sakın bir terso falan yapayım deme, dedi. Kuştan falan anlamazmış. Sen bunu öyle bir okut adam bir derste Anya’yı da görsün Konya’yı da… Meraklıdır, seni biraz bunaltır. Çok soru sorar. Aldırma… Kuşlarla ilgili bir hikâye yazacakmış. Bu nedenle işin içine girip anlamalıymış. İsmet’e zaten yüzüm yumuşaktır. Sanki bu yetmezmiş gibi bir de ağzımdan girip burnumdan çıktı deyus… Yok, ben bu işin profesörüymüşüm, Yüz tane kuşçuyu cebimden çıkarırmışım. Hadi göreyim seni. Yüzümü kara çıkarma benim.

Yağladı, yıkadı teslim aldı beni. Sadece istemesi bile yeter. Bir dediğini iki etmeyeceğimi de adı gibi bilir. Güzel adamdır Çarıkçı, iyi adamdır, adamın hasıdır. Altından, pırlantadan değerlidir. Birlikte çok kavgaya dalmışlığımız vardır. Yerlerde sürünecek kadar içmişliğimiz. Kaç kere beni sbaş ağrıtacak işlerden çekip almıştır. Kaç defa evinde saklamıştır. Zaten kimse durup dururken birini sevmez. İlla ki bir takım yaşanmış mevzular vardır.

Bizimki Çarşamba günü öğleden sonra çıktı geldi. Efendiden takım elbiseli, gözlüklü, sinekkaydı tıraşlı tam bir şehir efendisi. Yazarlar böyle mi olurmuş? Ben de dersen faça yamuk, üst baş kirli, sakal en az on günlük. Bilseydim kendime biraz çeki düzen verirdim. Dibi mumlu davetiyeyle çağırmadım ya. Kendisi çıkıp geldi. Hiç kusuruma bakmasın. Ben böyleyim arkadaş. Zaten öteki türlüsü eşek kuyruğundan gramofon iğnesi…

II
– Senin kafa biraz nanay galiba, dedi.
– Bilmem,
– Bi sus , bi sus o zaman… Kim söylemişse seni kandırmış. Benim kuşlarla hiç işim olmaz.
– Ne bileyim ben. Senin için kuşçu dediler. Ben de kanarya, saka, iskete, muhabbet kuşu, Hint bülbülü, cennet papağanı falan satıyorsun sanmıştım.
– Senin kafa biraz nanay galiba… Ben güvercin meraklısıyım adamım.

Sivri başının ön kısmında saçları kirpi dikenleri gibi dik dik uzamıştı. Bizim oraların Yörüklerine benziyordu. Esmer, kısa boylu ve esmer. Sinirli gibiydi. Sürekli yere tükürüyordu. Gözleri fıldır fıldır dönüyordu. Telaşlı, aceleci ve varlığımdan rahatsız bir hali vardı. Eğer işin içeresinde Çarıkçı İsmet olmasa yüzüme bile bakmazdı. Onun hatırına bana katlandığı çok belli oluyordu.

– Peşimden gel, dedi. Ardından yürüyüp merdivenleri çıktım. Beton taraçalı evin üstünde kocaman bir kümes vardı. Yerde plastik su kapları ve saçılmış buğday taneleri vardı. Kümesin kapısını azıcık aralayıp içeri girdi. Kapının küçük aralığından birkaç güvercini dışarı fırlattı. Kucağında birkaç güvercinle dışarı çıktı. Eline uçuna çaput bağlanmış kargıyı alıp havada salladı. Dışarı bıraktığı bütün güvercinler havalandı. Salınan kuşlar biraz yükseldikten sonra kümesin kapısını açıp diğerlerinin de çıkmasına izin verdi. Güvercinler gökyüzünde yükseldikçe küçücük noktalar gibi görünmeye başladılar. Elimi alnıma siper edip bakmaya çalıştım. Ama sık sık kaybediyordum.
– Bu kuşlar artık geri gelmez, dedim.
Cahilliğime kızdı.
– Senin kafa biraz nanay galiba, dedi. Bak şu önde uçan kırçıllı Mısır, arkasında Taklacı Mardin
var. Sütbeyazı da taklacı en geride uçuyor. Onun önünde kayık çeken yoz güvercin var. İyi uçar, uzun uçar ama ne teker kapar ne de takla atarlar.
– Sen onları gerçekten görebiliyor musun?
– Senin gözün kör mü? Sen de baksan görürsün.
– Sen hangisini seversin. Taklacı olanı mı yoz olanı mı?
– Senin kafa birazcık nanay galiba. Kimse yoz güvercinleri sevmez. Oyuncu kuşlar sevilir.
Kelebekler ve taklacılar daha güzeldir.
– İyi ama neden besliyorsun madem.
– Onlar damarlıdır. Öteki kuşları toparlar. Kümese indirir.
Ben kuşlardan ne anlarım? Daha önce Şebap, Ateş Kırmızısı, Çittepe, Miski, Mardin Çakmaklı, Pal
kelimelerinin hiç birini duymamıştım. Kümesin önünde dolaşan kuşlar önceden kalmış birkaç buğday tanesini silip süpürdükten sonra gezinmeye başladılar. Kimisi su kaplarına gitti. Kimisi kümesin tepesine tünedi. Erkekler hemen dişilerin peşine düştüler. Boyunlarını ileri uzatıp kabartıyorlar ve gurk gurk diye sesler çıkarıp ortalığı birbirine katıyorlardı. Nereden bakarsan bak tek eşli bir kuş için hayli abartılı yani. Peşinde koştuğun hep aynı kız nasılsa.
– Çarıkçı İsmet akraban mı senin?
– Akrabadan da öte. Çocukluğumdan beri arkadaşım. Ondan başka bir de asker arkadaşım.
– Sırdaşım, dostum adamım işte. Bütün akrabamı, hısımlarımı silerim ama İsmet’e asla kıyamam.
– Biraz abartıyorsun bence.
– Senin kafa biraz nanay galiba… Bi sus da bak şimdi.
Kümesin önün iki avuç buğday serpti. Bütün güvercinler ortaya toplandı. İki güvercin yakaladı. Yukarıda güvercinlere göstererek o güvercinlere önce kanat çırptırdı. Sonra da salıverdi. Gökyüzünde küçük birer nokta gibi görünen güvercinler takla atmaya, oyunlar yapmaya başladılar. On beş yirmi saniye içinde de yere indiler. Kuşlar kümesin önüne ininceye kadar gözlerini bile kırpmadan onları izledi. Yüz hatları gevşedi. Yüzüne bir gülümseme yerleşti. Sinirli ve aceleci bakışları, fıldır fıldır dönen göz bebekleri durgunlaşıverdi.
– Ne oldu şimdi, dedim. Sövecek gibi yüzüme baktı.
– Senin kafa biraz nanay galiba. Kuşların yaptığı numaraları görmedin mi?, dedi. Bu kuşların her birine bir sarı lira verseler satmam, dedi. Anlayana sivri sinek saz…

III
İsmet’i İzmir’den tanırım. Liseden sonra Çankaya’da ütücüydük. Köpek gibi çalışır ama iyi de para kazanırdık. İki sene birlikte ekmeği , tuzu bölüştük. Sonra ben üniversiteye gittim o askere. Yazarlığım falan boş geç gitsin. Bir ara epey heveslendim ama sonra kendiliğinden geçiverdi. İyi ki de öyle oldu. Her gün yirmi dört saat cümlelerle gezmek, olay kurgusu düşünmek pek bana göre değildi. Usta bir anlatıcı olmak ise başlı başına bir marifet… Gerçeği söylemek gerekirse bir kitap fuarına gitmiştim. Orada menemen testisi gibi dizilmiş onlarca yazar vardı. Müşterilerin satın aldığı kitapları imzalamak için bekliyorlardı. Bazı yazarlar çok tanınıyordu ve onların önünde kuyruklar oluşuyordu. Ama büyük çoğunluğu yetim gibi boynu bükük birileri çıkıp gelsin diye bekliyordu. Yazar olmak için yetenekli olmak bir yana önce yazdığın kitabı kendi paranla bastıracaksın. Sonra okuyucu ile buluşturup beğendireceksin. Bütün kitap etkinliklerine gideceksin. Tanınmak için kendini paralayacaksın. Bütün ödüllü yarışmalara katılacaksın. Şansın yaver gider de ödül kazanırsan belki dergilerde falan yazın çıkar . Böylece insanlara ulaşmak için bir fırsat elde edersin. Fuarlarda okuyucu gelsin diye bekleşenlerin içinde öyle kötü yazanlar var ki akla ziyan. Keşke yazmasalar diye yalvarasın gelir. Kim, neden ve nasıl bilmiyorum ama çevrelerinde yazdıklarına övgüler düzen insanlar var. Onlar da inanıp gerçek sanıyor. Bir kişi de çıkıp arkadaş sen yazma. Ne olursun yazma diyemiyor. Ayıp sonuçta, saygısızlık resmen… Güvercin meselesine gelince bütün çocukluğum boyunca etrafımda hep meraklıları vardı. Ben de ilgi duyar gibi olunca babam postayı koymuştu. Bu eve güvercin giremez. Güvercin girerse sen giremezsin. Güvercin beslenen evin bereketi olmazmış. Mademki nefes almaya devam ediyorum o zaman hiçbir şey için geç değildir. Tutkulu bir kuşçu olmasam da işi kıyısından köşesinden öğrenmek göz çıkarmaz.

Kasım 2017 – Bursa
Seyfullah Çalışkan