|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 417 |
6 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Ben bu kokuyu sevmedim!.. |
Merhabalar,
Hastaydık Popstar'ı ihmal ettik sanırsanız aldanırsınız. Koltukta tek gözle de olsa izledim bizim çocukları size inat:-)) Korkmayın ondan sözetmeyeceğim. Ben pazar gecesini "Objektif" programında Uzan'an elimi seyrederek değerlendirdim. Size birşey diyeyim mi? Benim beynim gene buruştu. Adamın pekçok haltı yediği ayan beyan ortada, ancak görüldüğü kadarıyla şu anda bir eli yağda bir eli balda olanlardan ne eksik ne de fazla. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala adam gibi bir dava açılamamış olması, başbakanımızın seçim öncesi her 3 lafın arasına 1 tane İmar Atı sokması benim beynimi buruşturmaya başladı. Bakın size söyliyeyim, bu iş gün gelir Buşumuzun Irak'ta aradığı kitle imha silahları teranesine dönerse hiç şaşırmam. 6 ayda adam gibi bir delil bulunup dava açılamamış olmasını ancak bu adamların kılıfı iyi hazırladıkları ya da ortada suç olmadığıyla açıklayabilirsiniz. Her ikisi de hükümetimiz için kocaman bir ayıp. Bu kokular burnumuzun direğini sızlatacak gibi, ne dersiniz?
Yılbaşı, hastalık derken hediye kampanyası ve fincan dağıtımlarında bazı aksamalar oldu, özür dilerim. Şimdi sizden ricam, aranızda fincan isteyip almamış, hediyesini yollamış, kendisine hediye gelmemiş olanlar varsa lütfen bana yazsın. Bu hafta bunların tümünü halledeceğiz, söz. Bu arada banka ödemesini yapan "Süreyya Cengiz Poroy" isimli kahveci dostumuzla ilgili elimde başka hiçbir bilgi yok. Tanıyanların ya da bizzat kendisinin benimle temas kurmasını özellikle rica ediyorum. Haydi hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
|
Deniz Fenerinin Güncesi: Seyfullah Çalışkan |
GECE DELİLERİ TANIR
Bütün ömrünüz boyunca karşınıza sadece bir kez çıkacak fırsatlar ve kabuslar vardır. Binlerce insan arasından şans size gülmüştür. Daha ne olup bittiğini bile anlayamadan düşleriniz gerçekleşmiş, ayağınız yerden kesilmiştir. İnanamazsınız... Etrafınızdaki insanların yüzüne bakıp, yaşadıklarınızın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırsınız. Yada siz farkına bile varmadan ecelin soğuk nefesi yüzünüzü yalayıp geçmiştir. Biraz evvel altından geçtiğiniz ağaca yıldırım düşmüştür. Ölüm sizi sıyırıp geçmiştir. Burun farkıyla hala hayattasınızdır. Elleriniz siz farkında bile değilken yüzünüzü, bedeninizi yoklar. Kendi gerçeğinizi aramaya başlamıştır. Birkaç dakika geç kaldığınız, yetişemediğiniz otobüs kaza geçirmiş ve kimse sağ kurtulamamıştır. Hem çok şanslısınızdır, hem de sevinemezsiniz... Baş ağrısı şikayeti ile hastaneye gidersiniz. Muayene, tahlil falan derken yine büyük piyango size çıkmıştır. Milyonda bir görülen ve ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir hastalığın sizi bulduğunu öğrenirsiniz. Kısacası yaşamın size sadece bir defa sunduğu sürprizler vardır. Bütün ömrünüz boyunca sadece bir defa... Çünkü büyük ikramiye hiçbir zaman aynı kişiye iki defa çıkmaz.
Bütün geceler içinde biri vardır. Karanlığına dokunsanız katran gibi ellerinize sıvanacaktır. Sabahın gelmesi, güneşin doğması neredeyse Kafdağı’nın ardı kadar masalsı ve hiç olmayan o güzel ülkeye gitmek kadar imkansız gibi görünecektir. Bütün saatler ve zaman durmuştur. Geleceğe dair bütün düşleriniz solgun ve sarı bir ışığın kireç badanalı duvarlardaki silik bakışlarına hapsolmuştur. Gece bütün korkularıyla üstünüze çullanmaktadır. Bu oda, bütün yaşadıklarınız, umutlarınız eli kanlı bir ihanetin kurgusudur. Kendinizi sokaklara atmak istersiniz. Bu kenti ve yaşadıklarınızı bir elbise gibi üstünüzden sıyırıp atmak, başka gecelere, başka sokaklara gitmek istersiniz. Bütün şiirler, bütün şarkılar yüreğinize bir damla su serpmekten yoksundur. Gecenin kollarında sizi en iyi anlatan şey kendini zehirleyen çaresiz bir akreptir.
İri siyah gözlü, acımasız bir katildi gece,
Uykularımı ve rüyalarımı yağmalayan harami,
Kendi adını bile unutmuş bir yağmur çiseliyordu sokakta,
Gece günah, gece boynumda yağlı bir urgan,
Gece cadı kazanı, yalancı bir fahişe,
Gece cinnet kanatlı bir baykuştu...
Gece ve karanlık, beynimi tümüyle ele geçirmeden kendimi sokağa attım. Kol saatim sabaha daha üç saat var diyordu. Kent derinden horlayarak uyuyordu. Tenha sokaklardan alkollü sürücülerin kullandığı, ecele koşar gibi giden otomobiller geçiyordu. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Kendimi ter içinde uykulu bir sokak lambasının aydınlattığı kaldırımda otururken buldum. Garaja doğru gitmeye karar verdim. Bu kente sabah gelmeyecek artık, iyisi mi ben başka bir kente gitmeliydim. Ayağa kalktığımda yanımda bir taksi durdu. Binmek istemediğimi işaretlerle anlatmaya çalıştım. Arkamdan bir ses “Abi, senin için gündüz tarifesi açarım.” diyordu. Aldırmadığımı görünce gaza basıp gitti. Telefonuma sarıldım; “ben gidiyorum, kendimden uzağa, dünyadan bile uzak bir yere,” dedim. “Ne olursun gitme. Gecenin bu saatinde sokaklarda ne işin var?” diyen sesi dinlemeyecektim. Sesin içindeki yalvaran ifade kendimi daha da kötü hissettirdi. İyice canım sıkıldı. Yürüdüm, “keşke telefon etmeseydim” diye mırıldanarak yürüdüm. Sanki yine suçlu bendim. Gittiğim için acımasız olmak yine benim payıma düştü. Aklımı başından almış bir öfkenin elinde oyuncaktım. Suçluluk, öfke ve cinnetim her adımda gölgemden kaldırıma aktı.
Anlatmak için, anlaşılabilmek için zaman yanlıştı. Kelimelerin yetersizliğinde yok olmak yerine sustum. Ben deliydim, o aklımın bana saniyede kaç karabasan yaşattığını anlayamazdı. Eğer başka bir kente gitmezsem uyuyamazdım. Bana hiç tanımadığım sokaklar, pırıl pırıl bir sabah ve yaşadıklarımdan uzakta bir yer lazımdı. Anlatamazdım... Yeni ve başka bir sabaha gitmeliydim.
Beni ve havaya kaldırıp salladığım kolumu ciddiye alan ilk otobüse atladım. On dakika sonra bütün sokaklar, karanlık ve huzursuz bir uykuda horlayarak uyuyan kent geride kaldı. Kaç saat ve ne kadar yol gittiğimi bilmiyorum. İçimdeki bir ses “artık yeter” dedi. Yol kenarında gözüme ilk ilişen mavi beyaz bir tabelada otobüsten indim. Sabah ve alaca karanlık bir aydınlık geceyi silmeye başlamıştı. Yıldızlar soluyor, camilerden sokaklara ezanlar yağıyordu. Kuş seslerini ve sabahın taze yasemin kokularını izleyerek yürüdüm. Duvar gibi yüksek söğüt ağaçlarıyla çevrili durgun bir ırmağın kıyısına geldim. Köprüde oturup bütün yaşadıklarımın üstüne bir sigara içtim. Kuşların sabah cıvıltılarında, okaliptüs, zakkum, yasemin ve serin suyun kokusunda yaşadıklarıma baktım.
Sabah güneşli ve sıcak bir güne usulca kayarken, gece ve halüsinasyonların kanlı elleri silinip gitmişti. Durgun suda peş peşe birkaç balık sıçradı. Gözlerim söğütlerin ırmakta salınan gölgelerine takıldığında uyku bedenimi yavaş yavaş ele geçiriyordu. Suyu izleyerek şehrin içine doğru uzayan bir parka ulaştım. Artık tükenmiştim. Suya en yakın bankın üzerine kıvrılıp yattım. Irmak elimden tuttu, beni derin ve rüyasız bir uykuya götürdü.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
11 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
DuyuYorum : Şeref Oğuz Hayat Bir Tangodur |
|
Ölüler hariç, her insan kıpırdar. Fakat her kıpırtı, dans değildir. Çünkü dans, yetenek, emek ve ruhla yoğrulmuş kıpırtıların estetiğidir.
Tango da dansın özel bir halidir. Çok özel bir hali...
Güney Amerika kökenli olan bu dansta çiftleri seyrederken acıyı, nefreti, hüznü ve neşeyi aynı anda hissedebilirsiniz.
Seyrederken büyülendiğimiz çiftlerin her tango adımında, bu harika uyumu yaratan uzun çalışmalar gizlidir.
Önce kendinizin, sonra karşınızdakinin adımlarını öğrenirsiniz. Eşinizi gereğinden fazla kontrol ederseniz dansın esnekliği kaybolur. Serbest bırakırsanız, ona yüklenir, dengeyi bozarsınız...
En zoru da müzik bittiği halde eşinizle dansetmeye devam etmenizdir. İki kişi de müziğin bittiğinin farkında değilse bu onları değil sadece izleyenleri etkiler. Fakat müzik bittiği halde taraflardan yalnızca biri ısrarla dansı sürdürmek istiyorsa, bu herkesi etkiler.
Çiftinizle çalıştığınız ve emek verdiğiniz halde uyumlu olamıyorsanız, değişim zamanı gelmiş demektir. Müziği, pisti de dans hocanızı değiştirdiğiniz halde sonuç alamıyorsanız, eşinizi değiştiririsiniz.
Hayat bir tangodur ve tango iki kişiyle olur. İyi tango yapabilmek için çiftlerin tarzlarını bilmesi, birbirlerine ve müziğe uyum göstermeleri gerekir.
Müziği, ilişkimizin dışındaki değişen hayat koşulları olarak düşünelim. Tango yapabilmek için adımlarımızın gittiği yere nasıl dikkat ediyorsak, hayata karşı reflekslerimizi de kavramadan eşimizi yönlendirmeye kalkmamalıyız.
Tango bir uzlaşmadır. Ruh ve bedenin sinerjisidir. Ama her uzlaşma, estetik değildir, çoğu yozlaşmadır. Tango yozlaşmadan uzlaşmanın belki de en doğal oyunudur.
Müzik değişir, eş değişir, tango bitebilir. Bunu farketmek ama endişesiyle yaşayıp dansı da mahvetvemek gerekir. Çünkü aslında biten tek şey "o an"dır. Ve yeni bir an'ın da başlangıcını yaratan...
Her dansa sonsuza kadar sürecekmiş gibi başlamalı, en önemli izleyicinin kendiniz olduğunu ve bitenin sadece müzik olduğunu bilerek devam etmeli...
Ya da hiç tango yapmamalı...
Şeref Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          34 Kahveci oy vermiş. |
53 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|

Misafir Kahveci : Gülcan Talay |
Bir Polyanna'nın Ölümü
Matilda' yı tanıdığımda 15 yaşında bir lise öğrencisiydi. Rüzgarlı, soğuk, esti mi içleri donduran bir kış günüydü. Bizim yeni taşındığımız mahallede kapı komşumuzdu. Sıcak bir gülümsemesi, yürek yakan bakışları vardı. Sarı saçları omuzlarından dökülüp beline iniyordu, dalga dalga. Ya o gözleri; bazen koyu bir karanlık, bazen açık bir gökyüzü taşıdığı... Baş döndürücü.
Matilda' nın okuluna Polyanna isimli bir öğrenci nakil olmuştu...Hem de aynı sınıfa ve aynı sıraya denk gelmişti Matilda ile. Polyanna hep pozitif enerji saçan bir kızdı. Yürürken sanki etrafında çevrelenmiş bir ışık saçıyordu. Hayata hep güzel yönünden bakan, en olumsuz şeyler de bile hep tebessüm eden biri idi. Matilda onu ilk gördüğünde güzel bir dostlukları olacağını hissetmişti.
Her şeyi birlikte yapmaya, birlikte ders çalışmaya, birlikte gezmeye başlamışlardı bir hafta içinde. Tanıdıkça daha çok sevmeye başladı Polyanna' yı. Beraber okula gittikleri bir gün durağa yaklaştıklarında binecekleri otobüsün kalkmakta olduğunu gördüler. Diğer otobüs 40dk. sonraydı. Matilda telaşlı telaşlı " Kaçırdık otobüsü, ne yapacağız şimdi. İlk derse yetişemeyeceğiz." diye söylenmeye başladığında, Polyanna " Belki de binseydik kaza geçirecektik. Her şey de bir hayır vardır. Telaşlanma dünyanın sonu değil" demişti. Matilda çok şaşırdı önce. "Nasıl bu kadar pozitif bakabiliyorsun dünyaya" dedi. Sonra düşündü, kendisinin çok karamsar biri olduğuna karar verdi... Haklıydı Polyanna.
Matilda, Polyanna' yı tanıdıkça onun gibi olmak istedi. Kendisine öğretmesini istedi hayata iyi tarafından bakmayı. Bir isim koymuşlardı sonunda bu kadar iyimser olabilmeye, POLYANNACILIK... Yavaş yavaş oda karamsarlıklarından kurtulup, iyimser biri olmaya başlamıştı. İlk karşılaştığımız gün, gözlerinde gördüğüm o koyu karanlığı bir daha görmedim. Sürekli gülüyordu gözlerinin içi, ışıl ışıl.
Onu tanıyan herkes, bu değişimini hayranlıkla izlerken onun adına mutlu olmuştu.
Zaman dur dinlemez su gibi akıyordu. Matilda başka bir şehirde, Polyanna başka bir şehirde üniversite kazanmıştı. Ayrıldıkları gün bile, içinde bulundukları oyun ağlamalarına engel olmuştu... Birbirlerini çok sevmelerine rağmen. Artık Pollanna' sız devam edecekti mutluluk oyununa. Üniversiteye çok çabuk alışmıştı. Hemen bir çevre edindi güler yüzüyle. Her ortamda aranılan, sevilen bir kişi oldu ilk önceleri. Herkesin ilk yardımına koşan kişi de yine Matilda idi.
Ben yazdıkça sürer gider hayatı Matilda'nın. O yüzden bir özet yapmak istiyorum bu noktada. Sonunda; yani mutluluk oyununun sonunda olanlardan bahsetmeliyim size. Matilda herkesi çok sevdi, çok sevildi önceleri. Gün geldi aşık oldu, dost oldu, sırdaş oldu. Ama asla kendi olamadı. İçinde bulunduğu mutluluk oyunu yüzünden, aşık olduğunda bile gerçekten sevip sevmediğinden şüphe duymaya başladı zamanla. Ağlamanın tadını öylesine unuttu ki, ağlamak istediği anlarda dahi göz pınarlarından suların çekilişini hissetti, ağlayamadı. Sonunda anladı ki; mutluluk oyununla perdelenen hayatında daima yanlış insanları sevmiş, yanlış insanlarla arkadaşlık etmiş, hatta yanlış kişi ile evlenmişti. Ve hayatında ki bu yanılgılar, onun içinden çıkamadığı bunalımların başlangıcı oldu. Yıllar sonra onu tekrar gördüğümde, ilk karşılaştığımız gün gözlerinde gördüğüm karanlığın yeniden nüksettiğini gördüm. Gözlerinde ki karanlık bu kez daha koyu, daha derindi. Çevresindeki insanları dahi içine sığdıracak kadar.
Son oyununu oynadığı yer sinir hastalıkları bölümündeki 11 nolu odasıydı. Avucunda
sakladığı bir kutu hapla. Ve ardında bir cümlelik not bırakarak indi oyun oynadığı tiyatro sahnesinden;
"Bu Polyanna'nın son rolüydü... Oyun bitti, perde kapandı."
Gülcan Talay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
13 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|

Misafir Kahveci : Serhat Ütkiner |
Aşka susamak nedir bilir misiniz?
Aşka susamak nedir bilir misiniz? Tüm damarlarınız boşalmak için çırpınan kanla doludur, beyninizi binlerce düşünce esir almıştır, üzerinizde boş vermişliğin ağır yükü ile gittiğiniz her yerde kendinizi bir köşeye çekilmiş insanları incelerken bulursunuz. Bir savaş gazisi gibisinizdir. Asla eski gençlik günleri geri dönmez çünkü onlarca yıl yaşadığınız duygularınızın ellerinizde, yanı başınızda ölüşünü seyretmişsinizdir defalarca ve yaralar almışsınızdır ama bir yandan o sarsılmaz kardeşlik, ölüm anının yakınlarında dolaşıldığında insanları koşulsuz bağlayan o duyguya bağımlısınızdır da. Gülen ve eğlenen insanların arasında büyük bir ümitle beklersiniz. Belki, dersiniz, belki bu sefer birisi çıkacak karşıma ve belki bu sefer tutacak. Bende eksik olmayacağım hayatım boyunca ama umudunuz asla tutmaz ve siz kalmışsınızdır yine köşe başında. Gelene gidene selam verirsiniz ve bol bol alkol tüketirsiniz. Geçmişin şimdileri anılar birer birer canlanırlar alkolle ve sizi eski aşkları hatırlamaya zorlarlar.
Sonra birisi gelir yanınıza, başlarsınız konuşmaya. Belki tanıdık biri, sevdiğiniz, iyi anlaştığınız biri. Sohbetiniz koyulaşır entelektüel seviyeniz düzeyinde zihin çıkarır malını ortaya. Kendini pazarlama çabasından başka bir şey değildir bu aslında.Karşınızda başka birini seven bir kişi ile imkansızı denemeye başlarsınız. Bir yandan alırsınız alkolü delicesine, bir yandan dem vurusunuz sohbetin dibine ve geçer saatler dakikalar. Karşınızdaki kişi sizi asla anlamaz, anlayamaz çünkü damarlarında aşkın, sevginin, ait olmanın uyuşturucu ve sakinleştiricisi yatıyordur. Akşam sarılabileceği bir beden, doya doya içine çekebileceği bir koku ve belki bir sevişmenin hayali ile sizi dinliyordur oysa siz yanmaktasınızdır. Ev, eğer öyle çağırabileceğiniz bir yeriniz varsa, sizi soğuk duvarları ile beklemektedir. Boş, soğuk tek kişilik yatağınız ve geceleri sarılarak yattığınız ve bir küçük umut parçası ile sarıldığınız yorganınızın sizi asla dindiremeyeceği düşüncesinin beyninizde her dönüşüyle bir panik havası hasıl olur tüm bedeninize. Kanınızda alkol arttıkça bir boş vermişlik gelir beraberinde, Konular alır başını gider, zaman aktıkça akar, siz konuştukça konuşursunuz.
Aslında konuşan tek bir benlik vardır ve bağırıyordur size aşka susadım, aşk ver bana. Doldur damarlarımı saf aşkla; altın vuruş olsa da fark etmez, aşk için ölmek en güzelidir tadılan ölümlerin.
Aynada yansıması yoktur aşıkların. Geceleri yaşayan vampirler gibi başka aşkların varlığını, sıcaklığını paylaşmaya çalışarak yaşarlar. Gün be gün solup giden yaşam sevgileri, diğer tüm duyguları gibi nefrete ve şehvete dönüşür. Ne kendileri ne başkaları doyurabilir bu şehveti. Aşk ateşi, aşk ihtiyacı büyüdükçe bünyede başlar isyanlar zihinde. Bir isteksizlik hasıl olur ilkin. Odalara kapanır insan, kimseyle konuşmadan resimlerde, müzikte, filmlerde arar aşkı, sevgiyi. Gördükleri asla yetmez zira onlar bir reklamdır aslında ve reklamlar karın doyurmaz. Ben neden tadamıyorum sorusu ile yanar tüm benlik ve isyan başlar. Tüm yaratılmışlara ve yaratana. Israrla arar aşkı ama bulamaz da asla.
Konuşma uzar gider de varmaz hiçbir yere çünkü biri yüzmektedir aşk denizinde diğeri kızgın susuz çöllerde gezinmektedir. Ağlamalarla geçer onlarca gece, olmayan sevgiliye çağrılarla sonlanır sabahın ilk ışıklarında ve başlar ölüm isteği bünyede. Bünye, bulamadığı aşkın karşılığında cezasını arttırmak için başlar yanmaya. Aşk,sevgi, diye ağlayan mızmız ruh başlar öldür beni demeye.
Dinlemezsin ilk başlarda, saçma gelir ama insan her acıya alıştığı gibi her düşünceye de alışabilir. Bir kurşun seçersin kendine ve ucunu bir bıçakla küçük küçük yararsın. Girdiği yerde ne varsa toplayıp çıkarsın diye. Bir anda gelecek ölüm tek isteğin oluverir bir anda. Yanıp tutuşursun onun için.
Konuştuğun kişi ile de arzu ile aşkı hatırlarsın bir yandan. Ona anlatmak bir zamanlar yaşadığın aşklardaki gibidir. Sadece yan yana değilsinizdir. Gözlerinin içine kaçamak bakışlar atarsın, ama rahatsız etmek amacıyla değil, sadece eskiden canlanan anıları tekrar yaşayabilmek uğruna. Anlattıkça anlatırsın ve seni dinler kibarlık için. Ne parmağındaki yüzük önemlidir, ne yaş farkı, ne evli barklı oluşu ama sana hatırlattığı aşk önemlidir. Aklına bir düşünce gelir ve şaşar kalırsın. Senin arayıp da bulamadığın böylesine bir güzellik yalnız başına ne yapar diye, aklından binlerce methiye geçer, aşk şiirleri düzersin çünkü artık aradığın bir kişi değil aşktır. Karşındakinin iki dudağının arasından çıkacak bir sözcüğe bakarsın. Boşuna beklersin elinden tutmasını ve seni alıp götürmesini. Aklına onun için yapacakların gelir. Neleri feda edebileceğin ve aslında o zaman görürsün acıyla aslında ne kadar azalmıştır feda edebileceklerin. Yine de beklersin. Bir mucize için yalvarırsın, olsun dersin, tutsun elimden ve sürüklesin beni istediği yere, kurtulalım düşüncelerden, bağlardan, kendilerimizden ve doya doya yaşayalım aşkı son damlasına kadar. Sonra tüm dünyaya karşı durayım gerekirse dersin, elimden almaya çalışırlarsa diye ve ölürüm dersin bu uğurda.
On beş milyonun içinde yalnız olmayı başarabilen birinin dileğidir geceleri söndürebilmek. Böylece yaşamak zorunda kalmaz her gece yalnız yatağı. Sadece yastık ve yorgan olmaz yatak arkadaşları ama sarılacak sıcak bir bedenin varlığı, şefkatle göğsüne gömülmüş bir başın alnına kondurulacak bir öpücük her gece uyumadan önce. Ve sımsıkı sarılmak, bırakmamacasına sımsıkı sarılmak ve sıcaklığını tüm vücudunda hissetmek. En güzeli ise ışıklar söndüğünde duyulacak bir "Seni Seviyorum" sözcüğünü duymaktır dileği.
Toplantı biter, konuklar dağılır. Beş kadeh şarap ile bir otobüse atlanıp eve gelinir ve sakinleşmek için bir adet diazem atılır ağza. Bilgisayarın karşısına geçilir ve başlanır bir veda mektubu yazılmaya. Her yer döner, ne yazdığından dahi haberin yoktur, sadece yalnızlığın vardır ve yalnızlığını bastırmak için bağırta bağırta çaldığın müziğin.
Mektubu bitirir, silahına kurşununu koyar, sonra silahını kaldırırsın. Yarın senin için yeni bir gündür ve umut insanın içinde tükenmesi zor olan bir kaynaktır. Soru ise, ne kadar daha tükenmeyeceğidir?
Serhat Ütkiner
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
7 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
KONTRA MİZANA : Tamer Soysal |
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin payı değil paylaşalım,
Ne yapıp ye'simi kahreyliyeyim, bilmem ki
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki
Ah karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi.. Nasıl yerlere geçmez insan?
M.Akif ERSOY
SARIKAMIŞ FACİASI...
Eskiler, soğuk kış günlerinin en şiddetli olduğu dönemi 'Zemheri' diye adlandırırlarmış. Doğu'da Zemheri soğukları denilen soğuklar başladığı zaman eksi 30'ları bulan soğuklar, kavuran ayaz, kar, tipi, boran, dışarı çıkılmaz olurmuş. Günümüzde eski kışlar görülmüyor ama Doğu'da yine çok soğuk dönemler ve ayaz can almaya varan şiddetinde devam ediyor.
İşte bundan 89 yıl önce, Kars ile Erzurum arasında Sarıkamış'da Zemheri soğuklarında, içinde bulunduğumuz günlerde, dağlarda aç, sefil ve perişan vaziyette 90 bin vatan evladımız donarak öldü.
Osmanlı Devleti Balkan Savaşlarında son derece zor şartlarda savaşmış ve savaştan bitkin ve yıpranmış bir halde dönülmüştü. Ekonomi kötü, halk perişandı. Sıla hasreti çeken askerler Balkan savaşlarından yeni dönmüştü. Ancak Harbiye Nazırı ve Genelkurmay başkanı Enver Paşa Osmanlı'yı eski parlak günlerine döndürme hayalleri ile ülkeyi maceraya sürükleme peşindeydi. Dönemin paşaları Enver, Talat ve Cemal Paşaların Alman hayranlığına Almanların tertibatı da eklenince I.Dünya Savaşına girilmiş oldu. 4 Ağustos 1914'de Enver Paşa 'Seferberlik' ilan etti. Balkan harbinden daha 5 ay sonra ülkede genel seferberlik ilan edilmişti. Savaşın başlamasıyla Doğu'da Kars ve Sarıkamış bölgelerini işgal etmiş olan Ruslar'a karşı bu bölgede 'Kafkasya Cephesi' diye bilinen cephe oluşturuldu. Almanlar Ruslara karşı amansız bir savaş veriyordu ve Ruslara karşı Kafkasya cephesinin açılmasını istiyorlardı. Böylece Rusları zayıflatmayı umuyorlardı. Enver Paşa ise Balkan Savaşlarındaki kaybolan itibarı yeniden ele geçirmek ve Osmanlı'nın gücünü yeniden göstermek istiyordu. Enver Paşa maceracı bir ruha sahipti. Turan hayalleriyle Orta Asya'ya uzanmak ve buralarda egemenlik kurmak idealindeydi. Ordu ve halk yıpranmıştı. Kış mevsiminin en şiddetli zamanları idi.
Ekim 1914'de Rusları bu bölgeden çıkartmak amacıyla harekat hazırlığı başladı. 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, 190.000 askeri ve 60.000 hayvanı ile bu bölgeye kaydırıldı. Cephenin kurmay heyetinde Almanlarda vardı. Almanlar bölgeyi ve arazi yapısını hiç bilmiyorlardı. Erzurum Kalesi komutanlığında Alman Posselt, kale topçu kumandanlığında Stange ve kurmay heyetinde de Guze isimli Almanlar vardı. Alman Kurmay heyetinin etki ve baskısı altındaki Enver Paşa, Talat Paşa'nın "Kış mevsimi başladı, ordu hazırlıksız ve moralsiz. Ruslarla savaşa girmeyelim, baharı bekleyelim. Hem toparlanırız, nefes alırız." şeklindeki uyarısını dikkate almamıştır. Benzeri ikazlarını sürekli yineleyen 3.Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa ise Enver Paşa tarafından görevinden azledilmiştir. Enver Paşa Hasan İzzet Paşa'nın yerine ise Hafız Hakkı Paşa'yı getirdi. Hafız Hakkı Paşa'da Enver Paşa gibi yükselme arzularına boyun eğmiş biriydi. Enver Paşa'da 1913'de yarbay iken 19 gün sonra 'Paşa'lığa yükselmişti. Bunda herhalde Padişahın damadı oluşunun da etkisi olmuştur. Daha sonra da genç yaşında kabineye harbiye nazırı olarak girer. Hasan İzzet Paşa'nın azlinden sonra Enver Paşa bizzat Erzurum'a gelerek kumandayı devralmıştır. Hazırlıklar dört koldan yürütülmüştür. 2.Süvari Tümeni Aras Nehrinin güneyinde, 11.Kolordu Tortum; 10.Kolordu Artvin bölgesinde konuşlandırıldı. Toplam 118 bin 660 kişilik Osmanlı ordusu konuşlandırıldı. Rus ordusu ise Horasan-Sarıkamış hattının güneyinde mevzilenmişti. Harekat planı şöyleydi: Türk ordusu 11.Kolordu ve 2.Süvari Tümeni ile düşmanı cepheden tesbit edecek, 9.Kolordu, kuzeyde Ayyıldız-Çatak hattı ile Karaurgan istikametinde düşman yanına saldıracak; 10.Kolordu ise Narman-Oltu üzerinden Bardız'a döndüktek sonra, buradan Sarıkamış'a saldırıp düşmanı arkadan çevirecekti. Ruslar ise sıcak çatışma yanlısı değillerdi. Donanımları iyi, sırtları pek ve karınları toktu. Kazak milisler ve Ermeni çetelerini kullanarak yıpratma ve terör taktiğini uyguluyorlardı.
Kafkas cephesinde ilk önemli çatışma 1914 Ekiminin son haftasında Erzurum hattında Köprüköy'de oldu. Alman Kurmay Heyeti başkanı Guze, burada başarılı olamadı. Aslında felaketin habercisi Köprüköy çatışması olmuştu.
14 Aralık'ta Köprüköy'e gelen Enver Paşa, 22 Aralık 1914 sabahı harekatı başlattı. Karadeniz'den orduya erzak ve giyecek getireceği söylenen gemi Ruslar tarafından batırılmıştı. Ordu aç ve sefildi. Askerin üzerinde kışlık değil, yazlık giysiler vardı. Kar ve soğuk vardı, kar bazı yerlerde 1 metreyi aşıyordu. Askerlerin ayaklarında eskimiş çarıklar vardı. Bu şartlar altında amaç, Allahuekber dağlarını aşmak ve Rusları çevirmek, böylece Sarıkamış'ı almaktı. 10. Kolorduya bağlı 30 ve 31. Tümenler, kötü hava koşullarında mevzilerini kaybettiler ve zayıf Rus Birliklerinin peşinden doğuya Kosor mevkine ilerlediler. Harekatın 4. gününde 29.Tümen ve 17.Tümen'e bağlı 1.Alay ile 28.Tümen Sarıkamış'ı almak üzere taarruza katıldılar. Kasabaya yaklaşan askerler sıfırın altında 26 derece soğuğa, tipi ve borana yenik düştüler. Allahuekber Dağları'nı aşmaya çalışan 10.Kolordu, şiddetli tipi ve dondurucu soğukla mücadeleye dayanamadı. Onbinlerce insan soğuktan öldü. 21 bin mevcutlu 9. Kolordu'nun mevcudu 1500'lere düştü. Donma bir yandan; açlık, hastalık diğer yandan askerlerlerimizi kırdı, geçirdi. Tifüs gibi salgın hastalıklar yayıldı. 10. Kolordu ise yüzde 90'ınını kaybetti. Bir kısım asker yine de her türlü koşula rağmen direnerek harekatın 15.gününde Sarıkamış'a vardılar. Fakat taarruz edecek halleri kalmamıştı. Sayıları ise tükenmişti. Fırsat kollayan Rus orduları 4 Ocak'ta saldırdı. Köprülülü Şerif Paşa o günkü manzarayı şöyle anlatıyor. " Keskin bir soğuk hepimizi titretiyor. Erler şu koca ormanlar içinde bize yakacak bir kuru çam dalı bile bulamıyor. Bu sırada Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa geldi. "Herşey bitti" dedi. "Artık çekilme zamanıydı. Hafız Hakkı Paşa Rusların kurşun yağmuru altında atına atladı ve çekip gitti (Bir süre sonra Hafız Hakkı Paşa da tifüsden öldü.) Mevzidekiler tutsak alındı; her şey bitmişti. Ruslar bizi teslim aldığında 80 er, 106 subay ve bir kırık top kundağı ile bir kaç at kalmıştı. İşte 22 Aralık'da başlayan harekattan 14 gün sonra 4 Ocak 1915'de 9.Kolordudan kalan kuvvet buydu."
Sarıkamış'da ölen askerlerimizin sayısı yabancı kaynaklara göre 90 bin; Mareşal Fevzi Çakmak'a göre 60 bin, bizdeki arşivlere göre 50 bin, bir başka incelemeye göre ise 108 bindir. O günlerde bu büyük facia, uzun süre saklanır. Büyük kayıplar, Ruslar yolu ile yayılır. Rusların da bu savaşta kaybı 30 bin civarı olmuştur.
Bu harekatın yanlış olduğu başından belliydi. "Sarıkamış Faciası" kitabının yazarı Köprülülü Şerif "Biz, daha Sarıkamış'ta, kar altında, buz üstünde titrediğimiz gecelerde, facialı gerçeği görmüştük. Bu gerçeği, bizden beş on metre ileride, bir çukura kıvrılmış bulunan Enver Paşa'ya da resmen arz ettik." diyordu. Ancak bütün bu uyarılara Enver Paşa aldırmamıştır. Genç yaşında ve bütün o tecrübesizliği ile büyük hayaller peşinde koşmuştur. Enver Paşa, harekat emrinde hedef olarak Tahran ve Aşkabat'ı göstermiştir. Tahran harekat merkezine 1350 km, Aşkabat ise 2000 km uzaktadır. Belki bu söylentidir ama gerçek olan şu ki; Enver Paşa Turancılık ideali ile gerçekleri göremeyen birisidir. Daha harekattan önce 3.Ordunun mevcudu ve ihtiyaçları bellidir. 3.Ordunun 190 bin askeri ve 60 bin hayvanı vardır. Bu ordunun 6 aylık iaşesi için 88 bin ton buğday, çavdar ve arpaya gereksinimi vardır. Oysa ambarlarda sadece 1250 ton yiyecek ve tahıl bulunuyordu. Karadenizden gemi ile getirileceği söylenen erzak ise gelmemiştir. Buna rağmen Enver Paşa "Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya'ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm Alemi'nin bütün ümidi sizsiniz." diyerek askeri cesaretlendirmeye çalışmıştır. Facianın asıl sorumlularından biri de Enver Paşa'nın yardımcısı Hafız Hakkı Paşa'dır. Hafız Hakkı Paşa hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa'ya çektiği telgrafta "Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olabileceğine inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım." demiştir. Tekerlekli araçlar geçebilir şeklinde verilen rapora rağmen sözkonusu yollardan askerler yaya olarak zor geçmişlerdir. Tekerlekli araçlar karlara saplanıp kalmış, tek sırada yürüyen askerler, kar ve soğukta hasta ve güçsüz düşmüştür. Çetin kış koşullarında, güçbela günde 6 km. mesafe kat edebilen birliklerin günde 25 km yürümesi yolunda emir verilmiş, Allahuekber dağları askerlerimize mezar olmuştur. Yine Köprülülü Şerif İlden'in kitabını yayına hazırlayan Sami Önal kitabında şöyle yazar: "Allahuekber ve Soğanlı dağlarında donarak ölen Enver Paşa ordusu askerlerinin sırt çantalarında yiyecek olarak çıkan birer avuç kavrulmuş arpa ve Erzurum'un ova köylerinde üzerlerine gazyağı dökülerek Ermenilerce yakılan köylülerin öyküleri vardır."
Atlas Dergisi Haziran 2001 sayısında "En uzun yıl 1915" adı ile verdiği özel sayıda Sarıkamış Faciasını da uzun uzun anlatıyor. Bu dergide köylülerle yapılan röportajlarda Ala kilise köyünden 1329 doğumlu Halil Çolak "savaş sonrasında yolun iki tarafında üst üste istif edilmiş cesetlerin kuyuya doldurulup, üstüne kireç döküldüğünü, cesetlerin kızaklarla çekilip toplu mezarlara defnedildiğini" söylüyor. Yine bir başka köylü "Ertesi sabah kalktık, cesetlerle dolu Kars çayının tersine aktığını gördük, dağlarda kurt ve kuşların yediği cesetleri gördük" diyor. Bir başka köylü cesetleri kuyuya doldurup kokmasın diye üstüne kireç döküldüğünü anlatıyor. Faciayı "Enver Paşa" adlı kitabında anlatan Şevket Süreyya Aydemir ise "Sarıkamış muharebelerinin hatıra ve hikayeleri, bu muharebelere katılan 3.Ordu cephesinde, ruhların duyguların, vicdanların derinliklerinden gelen gizli bir anlaşma ile sanki yasaklanmıştı. Allahuekber dramının en korkunç gecesinde, sıfırın altında 30 derecede 10.Kolordu'ya bağlı askerler, silahlarını kullanacak düşmanı da göremedikleri için, dinmek bilmek tipinin altında çamların dibine kıvrılarak kendilerini, ölümlerin en tatlısı bildikleri 'donma'ya teslim ederler. Subayların sağa sola atılışı, bir intihar gibidir."
Faik Tonguç ise "Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subayın Anıları" adlı eserinde, olaydan 1 yıl sonraki tabloyu çizer: "İd kasabasında, dam içlerinde ürpertici manzaralar; kapısının üstünde, 'Şehitler Mezarlığı' yazılı levhası bulunan dört duvar arasındaki ölü yığınları; kışlada birbiri üzerine yığılmış, kereste taşır gibi iplerle sıkı sıkı sarılmış, düşüncesizlik, ataklık kurbanlarının yüklü bulunduğu kağnıların hazin ses vererek gelişleri; ağızları yarı açık, sönmüş gözleri arasından toprağın doymak bilmeyen midesine atılmayı bekleyen ölüler; insan eti yiyerek domuz gibi olmuş, yamyamlaşmış bir sürü köpeğin korkunç bakışları; insanın duygularını, düşüncelerini felce uğratacak ve yaşadıkça hafızasından silinmeyecek hatıralar..."
Sarıkamış'da ölen şehidlerimizin anısına on anıtmezar bulunur. Büyük bir ihtirasın kurbanı idi onlar, ama daha önemlisi onlar bu vatan için öldüler, şehitlik mertebesine eriştiler. Tarihin fazla da hatırlanmayan veya hatırlanmak istenmeyen bu sayfasını tekrar hatırlayalım ve orada ölen binlerce şehidimizi yeniden dualarımızla hep birlikte analım...Ve bu vatanın nasıl ve hangi zorluklar üstüne bina edildiğini bir kez daha hatırlayalım. Türkiye'de resmi tarih Sarıkamış faciasını çok gündeme getirmez, ilk kez bu sene Sarıkamış harekatının başlama tarihi olan 22 Aralık'ta Erzurum'da burada şehitlerimiz anısına anma töreni düzenlendi. Bundan sonra da bu anmanın, dönem hakkında sempozyumlar düzenlenerek devam etmesini diliyoruz...
Tamer Soysal tsoysal@kahveciyiz.biz
| | |