|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 460 |
12 Mart 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Susun gürültü etmeyin!.. |
Merhabalar,
Yeni Yunan Parlamentosunun 300 üyesinden 39'u kadın. Kimisi sanatçı, kimisi manken, hepsi karizmalarının yanına ekledikleri 'presantabl' sıfatının hakkını veriyorlar. Güzel, genç ve akıllı insanların yeraldığı bir parlamentonun başarılı olma olasılığı da oldukça yüksek olsa gerek. Bize de komşuya bakıp yutkunmak düşüyor. Şu anda büyükşehirin akça pakça adayı Topbaş'ı tek gözüm kapalı seyrediyorum. Tek gözle biraz daha albenili görünüyor, bir de etrafındaki şakşakçı şürekasını görmezden gelebiliyorum. Bu partide sihirli bir şey var anlaşıldı. Yönetim hevesi mahalle kahvesinden başlıyor, sınıf başkanlığı, muhtarlık, belediye başkanlığı derken başbakanlığa kadar gidiyor. Hem de öyle sıra falan beklemeleri de gerekmiyor. Arkalarında yürü ya kulum diyen sağlam bir destek olunca yürüyorlar, yürüdükçe burundan başlayarak büyüyorlar. Küçük dağları ben yarattım bakışıyla, alırım ayağımın altına yürüyüşü birbirine, sesini çıkarmak isteyenin ödü b.kuna karışıyor. Cesuryürek başbakanımız Erdoğan'ımız yeni bir taktik deniyor. 'Bugüne kadar yalvarıp oy istedik elimize ne geçti, bırakalım bu işleri binelim tepelerine binebildiğimiz kadar.' diyor sayın yöneticimiz. Pankart açana, 'al onu cebine koy, almıyım ayağımın altına', bankazedeye 'ben mi seni bu hale koydum, git koyandan iste', iş isteyene 'bre utanmaz iş isteyeceğine ekmeğini taştan çıkartmayı dene, bak ben simit sattım, çay sattım, limon sattım, çalıştım çabaladım, kimselere muhtaç olmadım, tırnaklarımla kazıdım buralara geldim. Yan bakanın gözünü oyarım. Nazar etme ne olur çalış seninde olur.' diye höykürüyor.
Bu adam bu gücü nereden buluyor? Neye güveniyor? Demeye dilim varmıyor ama bana biraz 'Eceli gelen cami duvarına işer' darbımeselini hatırlatıyor. Güvendiği üç beş tane ankete göre böyle davranıyorsa yanlış yapıyor. O sandığa güvenenlerin hevesleri hep kursaklarında kalmıştır unutmamalı. Neyse lafı uzattıkça dilimin ayarı kaçacak, ben bu işi burada keseyim en iyisi.
Dün İspanya'da olanlar bizi pek etkilemedi. Bu hissiyatı anlatmak için 'Alıştık' tan başka bir kelime bulamıyorum. Bize pek yabancı olmayan sahnelerdi gördüklerimiz. Alışıldık ya da alışılmadık, menşei oradan ya da buradan, bize ya da onlara, tek cümleyle terörün hepsine lanet olsun. Bu konunun bizi yakından ilgilendiren bir başka yanı da var. UEFA kupasında İspanya'ya gideceğiz. Daha önce bizi tarafsız sahaya gönderen UEFA'nın bu sefer ne tavır alacağı merak konusu. Heyecana kapılmadan, abuk subuk intikam yeminleri etmeden Şenes Erzik gibi bir değeri akıllıca kullanarak işin üstesinden gelmeli ve bu işten alnımızın akıyla çıkmalıyız. UEFA'nın böyle bir başvuru karşısında kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum. İpe ipe maçı tarafsız sahaya alacaklardır diye düşünüyorum. Ve son deyip, huzurlarınızdan saygı ve sevgiyle ayrılıyorum. Hepimize mutlu ve huzurlu bir haftasonu olsun. Kalın sağlıcakla.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
|
 |
Ankara'dan : Cumhur Aydın Yerel ve Genel Seçimler |
|
Yerel seçimlere yalnızca iki haftalık bir süre kaldı. Bu seçimin sonucunun ülke kaderini etkileyeceğini düşünenler var! Bundan yalnızca bir buçuk yıl önce de bir genel seçim yaşamıştık.
AKP'nin genel seçimi kazanmasının nedenlerini siyasiler, sosyologlar o günden bu yana değerlendiregeldiler. 28 Şubat'ın sentezi, ABD desteğinin alınması, mevcut partilerin ekonomik ve siyasi tükenişleriyle konjektürde benzersiz bir şansın ortaya çıkması, Irak saldırısına, Türkiye'de uygun ortam yaratılması falan filan.
İyi de şu sorunun yanıtı yine de aklımı kurcalamıştır benim. Nasıl olupta AKP seçimden önce çok kısa bir zaman içinde kurulup, ülke çapında bu kadar etkin bir biçimde örgütlenebilmiştir? Dahası aralarında birçok deneyimli politikacı bulunan bu parti hangi gerekçelerle Tayyip Erdoğan'i tartışmasız lider olarak kabullenmiştir?
Bu soruların yanıtlarını bulabilmiş değilim. Ancak bu konuyu açmışken yani genel seçimlerle yerel seçimleri bağlamışken geçenlerde kesip sakladığım kısa bir haber küpürünü sizlerle paylaşmak isterim. Okuyalım.
'İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın AKP'den adaylık için onay çıkmamasının gerekçesi, İstanbul DGM Başsavcılığı'nın "Temiz Kent" operasyonuna uzanıyor. Yeni Şafak gazetesinden Ahmet Kekeç tarafından dikkat çekilen ifadeler, Gürtuna'nın Genel Sekreter Yardımcısı Mahmut Kuş'un anlatımıydı.
AKP yöneticilerinin "Gürtuna'ya güvenimiz tam değil" masajı, Erdoğan dönemiyle ilgili yolsuzluk dosyalarına dayanıyor. İtiraflarıyla Erdoğan hakkındaki soruşturmaya dayanak olan eski Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahmut Kuş, Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren'e kendi isteğiyle konuşmuştu. Yazılı ifade vermek istemeyen Kuş şu bilgileri iletmişti:
"Belediyeden Albayraklar'a para pompalanması için kullanılan en basit ve en önemli yol ağaç işidir. Erdoğan'ın şu anda elindeki nakitin 1 milyar dolar olduğu söyleniyor. Bu paranın önemli bölümünün kaynağı ağaç işidir. Ağaç işindeki yolsuzluğu yakalamak imkansızdır." Bu işleri organize edenler, Allah rızası için, cihat için çalışıyoruz şeklinde bir mantık içindedir."
Erdoğan'ın o zamanki avukatı, şimdi partinin teşkilat başkanı Hayati Yazıcı'da Gürtuna'nın bürokratlarınca yöneltilen suçlamalara karşı "Bedelini ödeyerek öğreneceklerdir." açıklamasını yapmıştı. Yeni Şafak yazarı Kekeç 'de Gürtuna'ya dönük tavrın bu sürece uzandığına dikkat çekti. Kekeç, Kuş'un belediye ile ilişiği kesildikten sonra da Gürtuna tarafından tahsis edilen İSKİ lojmanını kullanmaya devam ettiğini vurguladı.'
Haber burada bitiyor. Yine anımsayacaksınız. Ankara'nın son iki dönemdir Belediye Başkanlığını yürüten ve 3. dönem için bu kez AKP'den aday gösterilen Melih Gökçek son genel seçimler öncesinde Demokrat Parti Genel Başkanlığı'na seçilmiş ve ülke yönetimine soyunmuştu. Sonradan anket sonuçlarına bakarak vazgeçti.
Tıpkı AKP'nin kurulup, kısa zamanda genel seçimlere yetişmesi gibi Melih Gökçek'in de son derece dar bir zaman diliminde küçücük bir partiyi ülke çapında yeniden örgütlemeye kalkışması inanılacak gibi değildi. İnanç, hırs, vatandaşa güven, siyasi ortamı değerlendirme. Bunların hepsi doğru olabilirdi.
Ancak yine sorup durdum kendime? Nasıl oluyor da bu kadar büyük bir hareketlenme göze alınabiliyor? Ankara'da başarılı olduğuna inananlar, hangi güçle seksen kusur ilde örgütlenmeyi düşünebiliyor, hem de üç beş ay içinde!
Bu soruların da yanıtlarını bulmuş değilim.
Bugün gazetelerden açıldı. Sizlerle paylaşmak istediğim birkaç gazete haberi daha var, geçmiş günlerden. Göz atalım.
'Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Faruk Güçlü'nün yaptığı bir araştırmaya göre 30 Eylül 2003 tarihi itibariyle Hazine'nin belediyelerden 11 katrilyon 440 trilyon 662 milyar TL. alacağı bulunuyor. Bunun 1 katrilyon 618 trilyon 79 milyar TL.sı Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne, 437 trilyon 913 milyar lirası ASKİ'ye, 768 trilyon 913 milyar lirası da EGO'ya ait.,
Bu durumda Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ASKİ ve EGO ile birlikte toplam hazine borcu 2 katrilyon 824 trilyon 355 milyar TL.sına ulaşıyor. Bu değer 81 ilin toplam borcunun yaklasik %25'ne eşit. Bir başka ifade ile hazineye tüm ülke belediyelerinin ve bağlantılı kuruluslarının toplam borcunun yaklaşık 1/4'ü Ankara Büyükşehir Belediyesine ait. Bunun ülke borç stoğundaki yeri sizlerin dikkatine kalmış. Haberden izlemeyi sürdürelim.
'Devlet, hazine garantisi nedeniyle belediyelerin 5 milyar 212 milyon 469 bin dolar dış borcunu da üstlenmiş durumda. Bunun 1 milyar 433 milyon 939 bin doları Ankara Büyuksehir Belediyesi'ne, 91 milyon 866 bin dolari'da ASKİ'ye ait bulunuyor.'
Bu durumda Ankara Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ'nin devlete yüklediği dış borç toplamı 1 milyar 525 milyon 805 bin dolar. Turkiye Genelinde toplam 3 bin 215 Belediye bulunduğu düşünülürse, hazinenin üstlendigi belediyelerin toplam dış borcunun yine yaklaşık 1/4'u Ankara Büyükşehir Belediye'sine ait. Eski günlerden gazete sayfalarını okumayı sürdürelim.
'BOTAŞ Genel Müdürü Mehmet Bilgiç, Melih Gökcek yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi Elektrik Gaz Otobüs (EGO) işletmelerinin kuruma borçlarının 204 milyon dolara ulaştığını söyleyerek "EGO'nun bu borcu, öyle 15 yılda, 20 yılda tasfiye edebilme şansı yoktur." dedi. EGO'ya sağlanan dogalgazın kesilmesinin de söz konusu olmadığını söyleyen Bilgiç, "Düsünülebilecek bir yol, bu gaz şirketinin şirketlestirilmesi, BOTAŞ'ın bu şirketin önemli bir paydası haline getirilip o payları elden çıkarması suretiyle alacağını tahsil edebilmesidir.'( TBMM KIT Komisyonunda 8 Ocak 2004 tarihinde basına kapalı yapılan BOTAŞ görüşmelerinin tutanaklarından.)
Nihayet son bir haber daha.
'Yurttas'tan 'peşin' alan Melih Gokçek, devlete veresiye yazdırıyor. Ankara'da maliyeti 869 bin lira olan su, 3 milyon 925 bin liraya satılıyor. Buna karşın Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin DSİ'YE 13 trilyon lira borcu bulunuyor.'
Bu haberlerin doğruluğunu araştırabilecek durumda değilim. Ancak izleyebildiğim kadarı ile tekzip edilmediler.
Borçlar, hazine garantileri, ertelenen ödemeler ve devasa ihaleler.
Sonuçlanamayan yargı süreçleri ve hukuki geçerliliği tartışılır kimi savları bir yana bırakalım.
Gerek İstanbul'da ve gerekse Ankara'da yıllardır gerçekleşen, teknik gereklilik ve öncelikleri tartışılsa da onca yapı ve onca 'hizmet' meydanda.
Yetkililerin kişisel varlıklarında en ufacık bir artış olmadığına ise içtenlikle söylüyorum benim gerçekten şüphem yok. Bunun dedikodusu bile çirkin.
Merakım şuydu: Bu partilerin kısa zamanda ülke çapında örgütlenebilmesi ya da bunun göze alınabilmesi nasıl olanaklı olabildi?
Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
5 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey |
Kulaklarında Dünyayı Taşıyan Kadın
- Sana bir şey soracağım.
- Sor bakalım.
- Ama kimseye söylemeyeceğine söz ver.
- Söz. Söylemem.
- ....
- Annemin ölüsünü öpeyim söylersem...
- Dünya ne demek ?
Anadolu'nun ortasında bir yerde, kimselerin haberdar olmadığı 12 haneli bir köyde yaşıyoruz. Köyümüze elektrik geçen kış geldi. Daha önce gaz lambalarımız vardı. Gölgesinde beştaş oynadığımız, tasarruf hesapları gereği ışığından da çokça yararlanamayıp, marş marş yataklarımıza gönderildiğimiz, lambalarımız. Şimdi her evde bir elektrik düğmesi var. Babalardan başka kimsenin dokunması da yasak. Açılacağı ve kapanacağı zamana onlar karar veriyorlar. Emektar gaz lambalarımız da duvardaki çivilerinde öylesine boyunları bükük, artık birer süs eşyası bile olamayacakları günleri bekleyerek asılı duruyorlar.
Bütün gelirimiz bir babamın maaşı bir de tarlalarımız. Bu yüzden her yaz okullar tatil olur olmaz tası tarağı toplayıp köyümüze geliyoruz. Ben ne kadar çok seviyorum köyümüzü, hangi kelimeler ifade için yeterli olur ki ? Her şeyden önce köy okuldan kurtulmak demek. Matematik dersinden bir kaç aylığına da olsa sıyrılmak demek. Araba korkusu olmaksızın bütün alanlar bizim oyun yerimiz demek. Saklambaç, çelik-çomak, beştaş, evcilik en sevdiğimiz oyunlar. Kışın ölüm sessizliğine bürünen köyümüz yazın gelmesiyle birlikte kuş ve çocuk seslerinden geçilmez oluyor. Taa ki sonbahar yaklaşıp da kavak ağaçları bir bir çıplak kalmaya başlayıncaya kadar...
Nazlı en yakın arkadaşım. Tarlaları bizim tarlalarımızla yan yana. Sabahın kör vakti aynı vakitlerde uyanıyor, çıkınımızı alıyor çoluk çocuk yola koyuluyoruz. Ben hep Nazlı'nın yanındayım. Ne konuşuyoruz her seferinde bilmiyorum ama hiç susmuyoruz. İkimiz de. Öğlen sıcağı tepemize iyice vuruncaya kadar çalışıyoruz. Açlıktan da iflahımız kesilmiş. Öğle yemeği molası veriliyor. Ya Nazlı ya da ben hemen fırsattan yararlanıp buluşuyoruz. O bir kaç saat içinde konuşacaklarımız, birbirimize anlatacaklarımız o kadar birikmiş ki... Bir yandan azıklarımızı yiyor bir yandan da ha bire konuşuyoruz. Büyükler söğüt ağaçları altında siesta yapıyor. Biz de kapıp tava tenceremizi su kaynaklarında nevruz otlarıyla bulaşık yıkıyoruz. Akşam olup da köye dönüş yoluna düşmeye bile mecalimiz kalmadığında ikimizi de atıyorlar eşeğin semeri üzerine, yarı uyur yarı uyanık, yorgunluktan gıkımızı bile çıkaramadan yataklarımıza zor atıyoruz kendimizi.
Nazlı köylü kızı. Alışık bunca yorgunluğa. Yaz kış bu köyde yaşıyor. 9 yaşındayız ikimiz de ama o köyde okul olmadığından okula gidemiyor. Büyük köy buradan eşekle yarım saat kırk beş dakika uzak ama kız çocukları değil de yalnızca erkek çocukları gidebiliyor okula. Ben ilkokul 3. sınıftayım. Nazlı hep kitaplarımı soruyor. İçinde neler olduğunu, neler anlattığını. Bu soruları o kadar şaşırtıyor ki beni Nazlı'nın o yaşımda, Nazlı başka bir dünyadan gelmiş gibi. Bire bin katarak anlatıyorum. Elime bir çöp alıp yere matematik işlemleri çiziyorum. Çarpıyorum, bölüyorum, topluyorum. Nazlı şaşkın izliyor beni. Ben de matematik dersinde yapamadığım her soru için ellerime yediğim cetvellerin acısına inat ha bire matematik anlatıyorum. Hem de anlamadığı için Nazlı'ya öfkelene öfkelene...
Nazlı'yı kıskanmıyor değilim. İnekleri var, koyunları, bostanları ve bostanda tavukları var. Bütün günü onlarla uğraşan annesine yardım etmekle geçiyor. Tavukların altından taze yumurta topluyor her sabah. İnek sağıyor. Koyun ve kuzuları birleştiriyor. Annesini bile ememeyecek kadar kuzuları kucağına alıp annesinin memesi altına taşıyor... Bizim bir evimiz bile yok köyümüzde. Tarlalarımızdan başka hiçbir şeyimiz yok. Allah'ın her günü tarlaya gitmek artık çok zor gelmeye başlıyor. Yüzüm, ensem ve boynum güneş yanığından kömür karasına dönüşüyor. Kimse çocuk olduğumuza aldırmıyor, bütün gün herkesle aynı hızla tarlada çalışıyoruz. Zaman daralıyor, sonbahar geliyor. Harman yerinin buğdaydan arınması gerekiyor. Sonra dere kenarlarına kurulan koca koca kazanlarda buğday kaynatılıyor. Toprak evlerin düz damlarına kurutulmak üzere serilen buğdayların yanında uyuyoruz. Börtü böcek gelmesin diye. Gökyüzü yıldız kaynıyor. Herkes birbirine korku hikayeleri anlatıyor. Küçük çocuklar anlatılan bu öyküler yüzünden geceleri karabasanlar görerek evlerin damlarından yuvarlanıp aşağı düşüveriyorlar. Neyse ki evlerin hemen altı ahır ve kurutulup da tezek yapılmak üzere biriktirilmiş inek boklarının yumuşacık tepesine düşüveriyorlar da onlara bir şey olmuyor. Sonra kuruyan bu buğdaylar öğütülüp bulgura dönüştürülüyor. Reçeller, marmelatlar, turşular yapılıyor. Bütün bu işler bütün ailenin elinden geçiyor. Artık o kadar sıkılıyorum ki bir an evvel şehre, evimize dönmek istiyorum. Yatağımda uyumak, hikaye kitapları okumak, Şeker Kız Kendi'yi izlemek istiyorum. Köyü de Nazlı'yı da artık sevmiyorum. Matematik öğretmenimi daha çok seviyorum. Dayak yemeye bile razıyım, ama artık evimize dönelim....
Dedim ya elektrik köyümüze bir kaç ay önce geldi. Bir tek de muhtarın evinde siyah beyaz bir televizyon var. Televizyon kapaklı ve kilidi olan bir dolabın içinde duruyor. Üzerine muhtarın gelininin çeyizinden en nadide parça el işi bir dantel üçgen seklinde örtülmüş. Her fırsatta televizyonun camının ve dolabın tozu alınıyor. Muhtarın kızı akranlarına göstere göstere, bir endam bir hava ile yapıyor bütün bu işleri. Televizyon akşam yedide açılıyor. Bu vakte kadar evlerde bütün işler tamamlanıyor. En son yer yatakları da hazırlanıp bütün köylü muhtarın evinin önünde toplanıyor. Oturma odasının penceresi önüne konan televizyon, evin önünü doldurmuş köylü kalabalığı tarafından ilgiyle izleniyor. Önceleri bu küçük kutunun içinde dolaşan miniminnacık insanlara bir anlam verememiş köylüler ama zamanla alışmışlar gibi görünüyor. Tek kanallı televizyonda erkekler tarafından en çok izlenen şey " ajanslar ". Kızlar ve kadınlar daha çok reklamları ve dizileri seviyorlar. Bir de herkesin merakla izlediği belgesel programlar var. Deniz altındaki canlılardan tutun da, gökte uçan aletlere, vahşi hayvanların yaşamlarına, Afrika yağmur ormanlarına kadar her şey ama her şey... O güne kadar dünyadan bihaber köylü afyon çekmişçesine izliyor bu küçük kutuda olanı biteni. İşte o akşamlardan birinin sabahı Nazlı bu soruyu soruyor bana ;
- Dünya ne demek ?
Araya yıllar girdi, köyümüzle bizim ailenin bağları koptu. Öğrendik ki pılısını pırtısını toplayan büyük şehirlerin yolunu tutmuş, kalanlar da büyük köye göç etmiş. Evler yıkılmış geriye harabe kalmış. Ne muhtarın evinin kapısı önünde televizyon izlenilen günler, ne de damdan düşen çocuklar kalmış. Bizim gibi herkesler terk etmiş güzelim köyümüzü. Anıları bizde saklı ama varlığı çoktan silinmiş köyümüzün...
İstanbul'da bir tiyatro oyunun promiyerindeyim. Oyun ara verdiğinde eşimle birlikte fuayeye çıktık. Salonun karanlığından fuayenin aydınlık ortamına çıkmak gözlerimizi kamaştırdı. Az ötemizdeki masaya oturmuş bir kadın dikkatimi çekti. Biraz abartılı sayılabilecek derecede şık giyinmişti. Işıltılı takılar, renkli ayakkabılar, aynı modelde bir küçük makyaj çantası... Biraz daha dikkatle baktım. Yok yok, tanıyacağım. Bir yerlerden tanıyorum ben bu kadını. Beni fark etmesi için onun olduğu tarafa yanaşarak büfeye gittim. Gözüm hep kadının üzerinde. Neden sonra o da bana baktı. Bir an bakıştık ve tahminimce kafamızdan aynı düşünceler ve aynı görüntüler geçti. Evet oydu. Masasından kalktı, bana doğru yürüyordu ki bir adam masasına iki çay koydu. Beni ve eşimi işaret ederek ikisi de yanımıza geldiler.
- Beni tanıdın mi ?
- Nazlı'sın değil mi ?
Aaa... evetler. Öpüşmeler. Sarılmalar. Birbirimizin eşlerini tanıdık, onları birbiriyle tanıştırdık.
Köyde büyük baş hayvanlar arasında bir salgın çıkmış. Bütün hayvanlar telef olmuş. Kasabaya haber salınmış ve bir veteriner göndermişler. İşte o veterinermiş kocası. Sonra İstanbul'a taşınmışlar ve kocası Bebek civarında bir muayenehane açmış. Kısa zamanda toparlanmışlar. Bir daire satın almışlar. Henüz çocukları yokmuş. Zaten şimdilik düşünmüyormuş. Çünkü tenis ve yüzme kurslarına gidiyormuş. Evi çok büyükmüş. En kısa zamanda onları ziyarete gitmeliymişiz. Temizliği de zor oluyormuş haliyle. Ama bir hizmetçisi varmış da rahat nefes alabiliyormuş. Düğünü büyük bir otelde yapılmış. Balayında Paris'e gitmiş. Çok beğenmiş Paris'i.... O koluma girmiş ha bire konuşmaya devam ettiğinde üçüncü zil de çalmış ikinci perdeyi izlemek üzere salona giriyorduk. Anlattıklarını yarı dinliyor yarı dinlemiyordum. Gözlerim kulaklarına, kulaklarındaki küpenin ışıltısına ve büyüklüğüne ve de şekline takılıp kalmıştı.
Şimdi, şurada karşılaştığım bu kadın, kulaklarında abartılı bir şekilde sallanan " dünya " seklindeki küpeleriyle, yıllar önce bana " dünya ne demek " diye soran küçük kızın kendisi olamazdı....
Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan duffey@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
13 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Derlem |
|
Ne güzel bir uğraştır bu derlemcilik. Fransızca "collection" kelimesinden devşirme yoluyla ( klasik metodumuz "C"ler duruma göre "K" veya "S" yapılacak, sonra da kıçına "siyon" eklenecek, sıradaki gelsin..! ) karşımıza "koleksiyon" olarak çıkan bu kelime daha sonra "derlem" olarak dilimize kazandırılmış olsa da pek çoğumuz hala Fransızca halini kullanırız. Sanırım bizler pek sevmişizdir bu "siyon" takıntısını. Uzun uzun saymadan pek sevdiğim kafiyeli örneği ile pansiyon-mansiyon-tansiyon şeklinde ön sırada yerini alır. Belki de; Hale-Jale-Lale, bu üçlemeden yola çıkarak kendine bir yer bulunca, kıskanan ecnebiler çareyi Vale'yi ortaya sürerek bulmuşlardır. Ama Türk halkı yılmamış, önce Şule'yi ardından da tüm mahalleyi peşine takarak son noktayı koymuşlardır...
"Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü" diyor sözlük ya da tek kelime ile "derlem". Yarar sağlama bölümü tam amacına uygun olarak para kazandırmakta hala birçok insan için ama zevk ve öğrenme kavramları sanki biraz daha arka plana itilmiş gibi. Aslında hangimiz bir dönem koleksiyonculuk yapmamışızdır ki ? Ve inanıyorum ki bu derlemcilik sırasında hiçbir ticari menfaat düşünmemişizdir. Gazoz kapağından kim para kazanmıştır ? Pul konusunda belki bir miktar para geçmiştir ama daha çok bizler tarafından koleksiyona eklenecek diye parası cebimizden çıkmıştır. Belki de paramızın pul olma nedeni de bu husustur. Düşünsenize bir de 6 sıfır atacaklar liradan. Hani o yeşil 20 000 000, sadece 20 haline gelecek ! Başlamalı şimdiden koleksiyona, atmalı bir kenara üçer beşer adet, zevk için, yarar sağlamayı düşünmeksizin, öğrenme amacını bir kenara iterek. Sınıf işi en kolayı, "Girin para sınıfına bakayım". Saklaması da son derece kolay, fazla yer işgal etmiyor, pula çevrildi ya nasılsa, at bir defter arasına. Sonra anlatırız torunlara :
"Evvel zaman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini paramız pul olmadan sallar iken, annem çıktı eşikten, babam düştü beşikten, solda sıfırın anlamı yok diye biz sağa sıfır eklerken... Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, pek bir marifetmiş gibi sağ tarafa sürekli sıfır ektik, bilgisayarlara bile sığmadı bazen çok çektik, bazen x1000 dedik, onda da üç tane sıfır görünce yemedik, içmedik, milyon manasına m dedik, me olarak okuyup cümbür cemaat me'ledik... Anladık ki sağa sıfır eklemenin de yokmuş bir yararı, çıkartırsak da olmaz zararı, öyleyse verdik kararı, atalım sıfırları... Öyle de yaptık, altı sıfır peşpeşe kattık, uykuya yeniden yattık, daha ucuza ev alacaksınız diye nutuk bile attık, kimimiz yuttu kimimiz kaş çattık, hiç bir şey değişmedi sonuçta yine battık... Gözlerim seçemez oldu deyiversen bana ya güzel torunum : Şu anda sağ tarafa yeniden kaç sıfır taktık ? Altı olunca haber ver bana, koleksiyonumu, dur sen şimdi anlamazsın, derlemimi göstereyim en büyük harçlığını vereyim defterimin arasından sana, bak şimdi bu altı sıfırlı 1 milyona, en fazla 3 simit satın alıp katık diye katardık çayın yanına.. Sonunda; simidi eveledik, lafı geveledik, unumuzu eledik, ekmeği kıt ettik, döndük baktık ki sadece arpa boyu yol katettik..."
Koleksiyondan masala geçince uykum gelivermiş, içim geçmiş nedense.. Ben kendi adıma gazoz kapağı, pul, metal para, küçük kurşun kalem gibi bir dizi derlemcilik yapmıştım. Havlu, peçete, tuzluk-biberlik gibi oradan buradan aşırma şeyleri de koleksiyonculuk olmasa da topladığım olmuştur. Kelebek koleksiyonundan ziyade "Gel sana üst kattaki kelebek koleksiyonumu göstereyim" sözünün daha çok sevildiğine de tanık olmuşumdur. Bir arkadaşımın belediye otobüslerinden bir vida söküp, onların üzerine otobüsün plakasını yazarak koleksiyon yaptığını dahi görmüşümdür. Şişe merakı olanları da bilirim, bugünlerde şarap daha revaçta, mantardan birşey olmasına rağmen "Yaratıcı Derlemcilik" adına bu koleksiyonu da sevmiş, evlerine gittiğimde salonun ortasındaki kocaman sepetin içine cebimde getirdiğim mantarları ( üzerine öküzgözü 1999 filan gibi detaylı bir kağıt parçası da yapıştırarak ) atarak destek bile olmuşumdur.
Bugünlerde ne mi yapıyorum ? Enişte'ye yardım ediyorum... Adamın bir Baldız Koleksiyonu var... Aklınız durur... Kıskaaaanaaaanlaaaaaar çatlasın ...! Kıskanaaa...
- Ahhh ! Vurmasana be Edi ..!
"Dur lem ..! Derlem öyle olmaz ..! Şimdi seni önce derliiim, sonra topliiim, bir de tepeliiiim de gör...! Yihaaa haahaa... Koleksiyonumun ilk parçası olacaksın ..!"
asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
27 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|

 |
Gül Ağacı : Gülseren Bağlar PAMUK ŞEKERİ |
|
Sabah bir telaş var evde, herkes koşuşturuyor. Eee, kolay değil, dört çocuk okula gidecek, hepsi de sabahçı... Nisan ayı olmasına rağmen hala soğuk havalar. Babam, çocukları sıcak yataklarından kalktığında üşümesin diye, kuzine sobayı çoktan yakmış. Oysa ki bizim evde soba yanmasa da üşünmezdi. Annemle babamın bize verdiği sıcaklık, sobadan daha fazla ısıtıyordu içimizi.
Annem; civil peynir, zeytin, bal ve tereyağından oluşan kahvaltımızı hazırlarken, babam; fırından sıcacık ekmekleri getirmiş ve yer sofrasındaki kahvaltımıza kurulmuş oluyorduk. Babam, hepimizle ayrı ayrı öylesine ilgileniyordu ki; belki de karnımızı bu doyuruyordu. Hele iştahsızlıktan zafiyet geçiren bana bir şeyler yedirebilmek için çok uğraşırdı :
"-Kızım bal sürdüm bak ekmeğine, tereyağla birlikte ye ki; sınıfın en çalışkanı, en güzeli sen olasın" diye diye.. Yememek için binbir naz eden beni yedirir, sonra da "Ohhh ! Kızım yedi ben doydum sanki !" diyerek sevinirdi. Öyleydi… Düşkündü çocuklarına... Daha ablalarım ile benim saçımız örülecek, erkek kardeşim giydirilecek, diğer iki çocuk uykularına devam ederken bizler okulun, babam ise işinin yolunu tutacaktı.
Hepimiz hazırdık işte... Babam, ablalarım, erkek kardeşim ve ben; sabah kahvaltı ve sevgiyle doyduktan sonra annemin hayır dualarıyla evden çıkardık.Toprak ananın uyandığı, mevsimin de takvimlere göre ilkbahar olmasına rağmen soğuk olan doğduğum şehirde ( ki hiç ısınmazdı ) koskoca bir kışın ardından gördüğümüz azıcık bir sıcakla bile içimiz kaynardı. Hiç gelmeyeceğini sandığımız yazın habercisi baharı çok sevmemizden, az da olsa sokağa çıkıp oynamaya izin koparacağımızı bilmekten …
Ç | | |