 |
 |
|
6 Ocak 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : İYİ BAYRAMLAR... |
Merhabalar,
Bayram geldi. Gelirken yanında biraz da hüzün ve tasa getirdi. Kuş gribi denen illet bula bula bizi buldu. Vardı yoktu derken ölümler başladı. En başından beri yanlış gidiyordu herşey. Ama bunu sadece yöneticilerin aymazlığına bağlamak büyük haksızlık. Topyekün bir vurdumduymazlık örneğiyiz. Türlü buluttan nem kaparız ama söz konusu sağlığımızsa "Hadi canım" der geçeriz. Bunu fukaralıkla, cehaletle açıklamakta anlamsız. Hastalıktan ölmüş ya da ölmekte olan tavukları kesip dolapta saklayan, sonra pişirip yiyen ailenin bebelerini alan fukaralık değil. Bunun adı kadercilik. Alın yazısı kandırmacası. Birşey olmaz, olacaksa da olur önüne geçilmez. Desturumuz bu bizim. Peki ya cehalet? Belki biraz ama tek neden değil. Öyle olsaydı okuyup bakan olmuşlar, çıkıp haberleri yalanlamaz, "Birşey yok, abartıyorlar." demezdi. Eşikten beşiğe, yediden yetmişe biz böyleyiz. Biz adam olur muyuz? Soruya bak, biz adamız zaten ama az bulunur adamlardanız!..
Bugünden itibaren uzun bir tatile çıkıyoruz kahveciler. Bayram nedeniyle önümüzdeki hafta çıkmayacağız. 16 Ocak'ta bir aksilik olmazsa tekrar buluşacağız. Bayramın ilk günü hariç bilgisayarım ve ben iş başında oluruz. Yazılarınızı yollayabilir, sorularınızı sorabilirsiniz.
Bugün size birbirinden güzel yazılarla dolu bir sayı hazırladım, haliyle biraz yüklü oldu. Demem o ki, biranevvel postalamaya başlamalıyım. Giderken sizi çok güzel bir düetle başbaşa bırakıyorum. Dalida ve Alain Delon söylüyorlar, Paroles paroles. Bayramınızı en iyi dileklerle kutluyor, sevdiklerinizle mutlu, sağlıklı bir tatil diliyorum. Şehir dışına arabalarıyla çıkacaklara ise dikkatli olmalarını hatırlatmak istiyorum. Tekrar görüşmek üzere hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Sen bu yazıyı okuduğunda... |
|
100 +50 = 150. yazı
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Ben çok uzaklarda. Uyuyor olacağım. Sık sık uyandığım uykularımın birinde. Belki de rüya görüyor olacağım. Soluk soluğa bir yerlere yetiştiğim şu benim rüyalarımın birinde. Uyanacağım sonrasında. Yeni bir gün başlayacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Ben yolda. Seyahat ediyor olacağım. Başka köşelere, başka kentlere, başka ülkelere. Yeni umutların, yeni arayışların peşinde. Birilerine daha kendimi ve doğru bildiklerimi anlatıyor olacağım. Döneceğim sonrasında. En rahat ettiğim; bildiğim, güvendiğim yerdir nasılsa.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Buralarda kar yağıyor... Kiraz ağaçları çiçek açıyor... Yazın güzelim uzun akşamlarında gökyüzünde yıldızlar parlıyor... Bir göl kenarında ağaçların sarı yaprakları birer ikişer yere düşüyor olacak. Ama illa rüzgar esiyor olacak. Yalnız onun sesi duyulacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Dünyanın kim bilir kaç köşesi yeni bir zulmün, yeni bir haksızlığın pençesinde kıvranıyor olacak. Kaç masum çocuk, kaç biçare insan, birileri daha varsıl yaşasın diye öldürülüyor olacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Yeni bir dünya mümkün diye kim bilir kaç kişi umutlanıyor olacak. Çaba gösteriyor olacak... Direniyor olacak. Vicdanının sesini dinliyor olacak. Kaç kişi insanlık onurunu yeniden en yüce değer olarak belliyor, belletiyor olacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Ülkemin geleceği için endişeler daha da derinleşmiş olacak. Beyinlerinde, yüreklerinde bu endişeyi duyanların sayısı daha azalmış. Ancak yine de yeni umutlar tazeleniyor, onu tazeleyenlerin soluğu bütünüyle kesilmemiş olacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Bir çocuk körebe oynuyor, bir diğeri ders çalışıyor olacak. Yaşlı teyze pazardan alışveriş yapıyor, sakalları beyazlamış amca ekmek kuyruğunda olacak. Şu genç kızla şu oğlan yeni bir aşka düşüyor olacak. Kentin gürültüsünde, ormanın kuytusunda yaşam akıyor olacak.
Sen bu yazıyı okuduğunda.
Ben...
Seni düşünüyor olacağım. İnsanları düşünüyor olacağım. Ülkemi düşünüyor olacağım.
Kağıtlarım hala karmakarışık.
Merak ediyor, üretiyor, umut ediyor olacağım.
'Önce İnsan' için.... Yalnız onun için...
Cumhur
* Kahve Molası yayınlandığı sürece son 50 haftadır aralıksız her Cuma düşünebildiklerimi, biriktirebildiklerimi, kuşkularımı, umutlarımı paylaşmaya çalıştım. Biraz mola istiyorum, şöyle bir nefeslenme molası. Yeniden üretebilmek için. Yeniden....
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Ters Köşe : Mehtap Akdeniz Bayram Mesajı |
|
Zaman zaman bazı konulara kafamı feci takar, sonra da 'kırk kere söylersen olurmuş' atasözünün şerrinden korkup sesimi keser otururum. Bayram üzeri can sıkmanın alemi yok biliyorum. Belkide can sıkmanın tam da sırası. Hop oturup, hop kalktığım bir konuyu sizinle paylaşmak istedim.
Arada sırada evdeki kendi ergenimin ilgi alanlarına bakıp, chatlerine göz atarım. Çocuk yetiştirmenin en meşakkatli yollarından biridir bu. İzlemek, anlamaya çalışmak, takip etmek, çözmek ve öğütlemek...
Geçenlerde bu yıl liseli olan kızım ile konuşuyorduk.
- Anne Ayşe'nin annesi onun hiç bir yere gitmesine izin vermiyormuş. Kızcağız çok dertli.
- Her anne gibi o da kızını tehlikelerden korumak istiyor.
- Ama sen pek çok şeye izin veriyorsun. Ne yani sen korumuyor musun beni?
- Ben zor olanı seçtim. Seni anlamaya çalışıyorum. Yeni nesil ergen olmayı anlamaya çalışıyorum. Ayşe'nin annesi kolay olanı seçmiş. Anlamaya çalışmak yerine, yasaklamayı...
- Sanki yasaklıyor da ne oluyor? Beyninde bütün yasakları deliyor ve annesine öfke duyuyor. İlk fırsatta hepsini yapacak işte!
- Senin de yasakların var biliyorsun. Tek fark, o yasakları ben sana koymuyorum. Onların senin kendine koyduğun yasaklar olması için sana rehberlik yapıyorum.
- Doğru söylüyorsun. Bana içkiyi yasaklamıyorsun ama votka redbull içmiyorum. Kendime yasakladım.
Bu zamanda çocuk yetiştirmek gerçekten çok zor iş. O kadar zekiler ve o kadar uyanıklar ki... Ve bir o kadar da farkındalıktan uzak...
En iyi çocuğu yetiştirmiş bile olsanız, sosyal hayatta ona yakın duran arkadaşları hakkında da uyanık olmanız gerekiyor. En yakın arkadaşının da iyi yetişmesinden sorumlu hissediyorsunuz kendinizi.
Gençlere bunu kim ne yaptı, hangi hain bunları tezgahladı bilemiyorum, ama bildiğim şu ki; o kadar yüzeysel yaşıyorlarki herşeyi, endişeye kapılmamak elde değil. Hepsi tek tip tornadan çıkmış gibiler, birbirlerini nasıl ayırd ediyorlar hayret ediyorum. Kendi aralarında sınıflara bölüyorlar yaşıtlarını. Bizim zamanımızda sağcı, solcu, burjuva, köylü vs. gibi sınıflamalar vardı. Şimdilerde tiki, clubber, ezik, rocker, cool, jiks, gibi tanımlar var. Bunlar da düşünceye ve davranışa göre değişse canım yanmaz, tamamen saç modeli ve ayakkabı markasına göre değişiyor ne yazıkki. Birbirlerinin insani yönü ile hiç ilgilenmiyorlar. Belki de ilgilenilecek farklı bir yön bulamayacak kadar aynılar.
Ve bu yüzeysel halden, insanı anlamaya karşı son derece kayıtsız durumdan, derin endişe duyuyorum. Sanırım ben kendi ergenimle herşeyi konuşmayı bir şekilde becerdiğimden, kendi ergeni ile konuşamayanlara göre daha fazla kaygı içindeyim.
Keşke bu kadar arkadaş olmasaydım onunla. Böylece ben de huzur içinde uykuya dalsaydım her gece...
'Hadi ağzında geveleme de söyle, nedir endişen' der gibisiniz biliyorum. Endişem bir değil birçok aslına bakarsanız da, en çok olanını söyleyeyim bugünlük. Belki sömestre tatilinde arkadaşları ile masum toplantılara, okul gezilerine katılan çocuklarınızı uyarırsınız. Ben de rahatça koyarım başımı yastığa.
Geçtiğimiz yazdı. Ondört yaşını süren kızım arkadaşları ile gece kumsalda bir yemek partisi düzenleyeceklerini ve herkesin parti için bir şey getireceğini söyledi. Ben de ona hiç tereddütsüz 'sen biraları al' dedim. Gözleri büyüdü ve, tamam diyebildi. Nasılsa içeceklerdi. En azından ligth bira ile geceyi kontrol altına almış olacaktım. Hem de kızıma içki ile nasıl bir ilişki kurması gerektiğini öğretebilecektim.
- Yavrum, bu senin ilk içki ile tanışman sayılabilir. İçki senin yaşına uygun değil ancak, bir kutu ligth bira içebilirsin. Bir kutuyu geçme ve yavaş iç. Sakın başka bir içki ile karıştırma.
Ertesi sabah gece hakkında konuşurken kendisinin bir kutu bira ile yetindiğini ama diğerlerinin votka ve enerji içeceği karışımı ile geceye devam ettiklerini söylediğinde, 'işte tam da korktuğum şey bu' dedim ona. Çünkü biliyordum ki, bu yaşlardaki çocukların hemen hepsi bu içkiyi cola kadar çok tüketmekteydi. Votka karıştırılmamışları okul kantinlerinde bile satılan bu enerji içecekleri hakkında kimse bir şey bilmiyordu aslına bakarsanız. Ve son zamanlarda spor salonlarında kalp krizinden ölen pek çok ergenin bu içeceklerden ölmüş olma olasılığı da, doktor arkadaşlar ile aramızda yaptığımız sohbetlerde canımı sıkmaktaydı. İçindeki kafein oranı o kadar yüksekti ki...
Yoğun spor yaptığı dönemlerde bir kaç kez eve bu içeceklerin şişesi ile geldiğinde ona hayati riskten bahsedip, içmesini istemediğimi belirtmiştim.
Çocuk yaştaki bu gençlerin hemen tamamı kumsallarda, ev partilerinde votka ile bu içecekleri alkol ile karıştırıp içiyor. İçinde 350 mg/l kafein içeren bu içeceklerin satışı bir aralar Danıştay kararı ile yasaklanmış, fakat bir yıl kadar önce tekrar serbest bırakılmıştı. Enerji verdiği ise külliyen yalan. İçindeki kafein vücutta mevcut enerjiyi harcatıyor ve bu sayede insanın kendini zinde hissetmesine neden oluyor. Yani enerji falan verdiği yok... Olanı acilen tüketiyor hepsi bu...
Alkol de içeren bu içecekler, kafein tarafından tüketilen enerjinin yerine hiç bir şey koyamadığından yerini bitkinlik, miskinlik ve uyku haline bırakıyor. Çok büyük oranda su kaybına neden olan bu içeceklerin bir tanesinin ve en gözde üretici firmasinin genel müdürü bir demecinde içeceklerin sakıncalarından söz ediyor ama kutulara bir tek satırını bile yazmıyor. 'Bu tarz ürünlerin zararlı olduğunu düşünmüyorum. Ama enerji içecekleri; alkolle karıştırılmamalı, diabetik hastalar, çocuklar, 18 yaş altındakiler, böbrek yetmezliği olanlar, yaşlılar, yüksek tansiyonu olanlar, metabolik hastalığı olanlar ve kafeine hassas olanlar kullanmamalı. Ayrıca hamile ve emzikli kadınlar tüketmemeli.'
Hani zararsızdı? Mübarek ilaç prospektüsü okur gibi konuşmuş… İçecek mi? ilaç mı?
Burası bile karışık.
Geçtiğimiz hafta kızım okul gezisi ile Uludağ'a gitti. Uludağ'da hemen bütün otellerde lise ve dengi okul çocuklarının olduğu kısa bir tatil yapıp geldi. Tatil boyunca bütün barlar sabaha kadar bu çocuklara, bu votkalı enerji içkisinden bardak bardak sattı. Biliyorum çünkü, yerlerde sürünen sarhoş arkadaşlarının komik (?) halleri bütün gençlerin cep telefonlarını videolarında kayıtlı. Haliyle benim kızımınkinde de...
Zaten bu tür içeceklerden bir başka markanın genel müdürü, bunu neredeyse açıkça söylemiş durumda. 'Satışlarımızın yüzde 60'ı turistik tesis ve bar-gece kulübüne dağıtılıyor. Raflara sunduğumuz malların yüzde 90'ı kısa süre içinde tükeniyor. 2004 yılında 3 milyon kutu, 2005'te 5 milyon kutu satış gerçekleştirdik. 2006 yılı için yeni pazarlama stratejilerimizi oluşturduk ve birçok yeni noktada ürünümüz raflardaki yerini aldı. Önümüzdeki yıl satışlarımızı 10 milyon kutu olarak planlıyoruz. Türkiye'de büyük bir potansiyel var. Ülkenin genç nüfusu daha çok olduğundan enerji içeceği pazarı da doğru orantılı olarak büyük oluyor.'
Aferim süper bir satış stratejisi kurmuşsunuz. Aklınıza sağlık bayım…
Uludağ gibi yüksek rakımlı bir yerde, ne cesaret bu kadar riskli bir içkiyi satmak? Ne büyük cesaret. Bu yaştaki çocukları risk altına alıp hedef kitle olarak belirlemek ne büyük densizlik! 'Günde iki kutudan fazla içilmemeli ve kesinlikle alkolle tüketilmemelidir' demek yetiyor mu? Hedef kitlenizi belirlemişsiniz ama onları hiç tanımıyorsunuz baylar...
Şimdi gelelim ebeveyn fırçamıza...
Aranızda sömestre tatili için çocuklarını benzer tesislere yollayacak anne ve babalara soruyorum...
Herşey dahil paketli bir okul gezisine giderken çocuğun yanına üçyüz, dörtyüz yetele harçlık verirken o para ile çocuklarının ne alacağını sanıyorsunuz? Bir kamyon sakız mı?
Ben size ne alacaklarını söyledim... Gerisi size kalmış.
İyi Bayramlar ve sağlıklı çocuklar cümlemize.
Mehtap Akdeniz
mehtap@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek DEKLANŞÖR |
|
o lahza,
kör bi dilenci kadar dramatik ve çirkindi yakamoz..

kaldı ki,
duvarlarından çerçeveler bir bir söküloyoken, dımdımdım yaparak izleyebiliyosan kenardan olan biteni; su basar geceyi..
ölü balıklar tüter sigarandan..

lakin,
son bi nefesti istediği.. onu hep verdiler amorti gibi ömrüne...
vazgeçmek daha kolaydı yaşamaktan..
oysa tam tersini söylüyodu herkes..
şart mıdır mesela geyirmek için bir balığı öldürmek?

hem,
ölünce ne değişiyodu ki?
aksi kalmıyo muydu mesela kendinin?
kimse bilmiyo muydu acaba ölünce ne yenilip, ne içildiğini? nereye işenildiğini?

ve...
yaşam eğer bi kumar borcuysa; neden hep ödemekte gecikenlerden yanadır tanrılar?
bozuk paraların da alacakları vardı bu masadan; itiraz ediyorum tanrı bey! ojeli parmaklarınızı çekin çuhamın üstünden; gri'mi bozuyosunuz!

ki,
kimsenin dikkatini çekmemişti o adamın kendini kanırtışı.. görmüştüm!
bir ben izlemiştim maktül ve mağdur oluşunu.. kan tutmuştu!
düşünü façalarken, sayfa kenarlarını süslemeye vakti olmamıştı.. bilmiştim!

üstelik,
tenini işgal eden rüzgardan şikayetçiydi.. tanıktım!
kemirdiği tırnaklarla büyümüştü, hüsran hüsran.. müdahildim!
yıllar önce dimağına faça atmış bi jilet kesiğini, bugün kanıyodu.. ağladım...!

fakat,
çehresindeki cesetleri budayamıyodu kadın... görmüştü!
düşlerini dikenler dağlıyodu; elmacık kemiklerinde bi yavuklu ağlıyodu.. oldu!
vesikalık bi buhrana kurban gitti boynu; dallarında tek damla yeşil kalmadı.. yeşertti!

sanki,
aktı yüzünüzdeki gri savaş boyaları... fırtınadan arta kalan bi sükut acıttı kumsalları..
kim ne derse desin, macerayı sever okyanuslar; günah bulutların borcudur..
her hüznün ufuğunda kırmızıya bi yer vardır; bunu yaz..
bunu unutma sakın; kırmızı gri'nin katilidir!

müteakiben,
aynalara küstü pazıllar...
pazıllara savaş açtı parmaklar..
parmakları incitti yumruklar..
yumrukları sıktı gündelik işler..
gündelik işleri aksattı düşler..

ya da,
düşleri kanattı adam..
kanları sildi kadın..
aynaya yakışmadı pazıl..
koridora sıkıştı sevda!

gene de,
arabına söz geçiremiyodu gövdesinin; ellerini kaçırsa gözü düşüyodu.. kalktı!
kaleleri düşmüştü oysa bir bir; sadece soytarısına güveniyodu.. kaçtı!
ona inat yerlerde sürünüyodu soytarının naniği; görmezden geliyodu.. kandı!

kaldı ki,
kırmızıyı görünce aklı kamaşırdı mesela..
kanınca renkleri abartılı baharlara kanardı hep...
kalınca hoyratça oynaşır, hamaratça sevişirdi...
kaçınca ateşle oynar, yanardı..
kalkınca yorardı tüm şehri..
sakardı.. kanar, oynar, yanar, yorardı!

birden,
öteki olası tutardı..
hayatı acıtarak akardı kum saatinin belinden..
ya da,
kumları saya saya geçmişe sararırdı..
hatta,
duvarın dibine tünemiş flu hüznüne susardı..
sonra,
kana kana tepesine dikerdi turuncu anılarını..
gene de, sustuğu yeri belli etmezdi!
Tuba ÇİÇEK tuba@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
MuratHoca : Faik Murat Müftüler FOTOKOPİ |
|
Yumuşak ve rahat ofis koltuğunda sıkıntıyla pinekleyen adam karşısında oturan kızına bakıyordu. Genç kız da sıkıntılıydı; tırnaklarından yarısı dökülmüş ojelerini yoluyordu. Adam kızına "Bir erkek arkadaşın var mı?" diye sordu. Kız gözlerini parmaklarından kaldırmadan "Yok" dedi. Kısa bir sessizlikten sonra adam derin bir nefes alıp verdi ve ellerini dizlerine sertçe vurarak ayağa kalktı.
"Gel bakalım. Bu gün hiç işimiz yok. Akşama kadar serbestiz küçük hanım. İyi ve öğretici bir şeyler yapalım" dedi ve elinden tuttuğu kızını fotokopi makinesinin yanına götürdü. Onsekiz yaşındaki kız dikkatle babasını izliyordu. Adam cep telefonunun kronometresini ayarlayıp kızının eline tutuşturdu. Makinenin çekmecesinden bir kâğıt çekip masanın üzerine bıraktı ve "Bilirsin öğüt vermeyi pek sevmem. Bunu sadece bir oyun gibi gör. Şimdi senden üç dakikalık bir süre tutmanı isteyeceğim" dedi.
Kızın başla komutuyla birlikte adam kağıdın köşesine 1954 yazıp alelacele bir çocuk resmi çizdi. Süre bittiğinde biraz acemice de olsa çocuk resmi bitmişti. Adam makinenin parlaklığını azaltarak yaptığı resmin silik bir fotokopisini çekti. İlk kağıdı buruşturup masanın altındaki çöp kutusuna attı. Makineden çıkan fotokopiyi alıp kızından süreyi yeniden başlatmasını istedi. Yeni sürenin başlamasıyla kâğıdın köşesine 1972 yazıp acemice çizdiği çocuk resminin üzerinde birkaç düzeltme yaptı ve kalan sürede çocuk resminin hemen yanına bir genç resmi çizdi. Süre sonunda genç resmi de neredeyse bitmişti. Yeni kâğıdın da fotokopisini çekti.
Bu işlemi defalarca tekrarladı. Her yeni sürede önceden çizdiklerini düzeltiyor ve kağıdın boş yerlerine yeni resimler çiziyordu. Bir kadın ve ardından minik bir çift göz çizdi. Sonraki kağıtlarda ev, araba, türlü eşyalar, insanlar çiziyor, öncekiler üzerinde karalamalar ve düzeltmeler yapıyor ama zaman periyotlarının çoğunu o bir çift minik göz ile başladığı kız çocuğu resmine ayırıyordu.
Bir saat kadar sonra son çekilen fotokopide kâğıt neredeyse tamamen dolmuştu. Kız çocuğu resmi bitmişti ve en güzel resim de oydu. Diğer tüm resimler ise düzeltme niyetiyle yapılmış karalamalar yüzünden giderek kirlenmiş ve anlamsızlaşmıştı. Kağıdı kızına uzattı;
"Bak bakalım küçük hanım. Söyle bana; bu resimlerin nereleri güzel olmuş?" Kız bir süre kağıdı inceledikten sonra "Şunun gözü iyi olmuş, bunun saçları, şuradaki ağaç, bu evin çatısı, (vesaire) bir de kız çocuğu resmi tabii ki" diyerek beğendiği noktaları babasına gösterdi. Beğendiği kısımların hepsi ilk çizildiklerinde güzel olan ve sonradan düzeltme görmeyen şekillerdi.
"Bu kâğıt yaşamdı güzelim. Resimler ise geçmişimiz ve yaşamımızdaki edinimlerimiz. Senin beğendiğin yerler, geçmişimizden gelen küçük mutluluklardı. Küçük avuntular"
"Kız resmi en güzel oldu. Ona çok uğraştın. Hatta onu iyi çizeceğim diye diğerlerini çok baştan savdın"
"Tabii ki. O sensin çünkü. Annen ve ben senin güzel bir insan olman için kendimizden çok ödünler verdik. Her anne baba yapar bunu"
"Bu kronometre de zamanı simgeliyor olmalı"
"Evet. Yaşamda ne edinmeye çalışıyor olursan ol, zaman seni umursamadan akıp geçer. Kimse onbeşer yıldan fazla çocukluk, gençlik ve yetişkinlik yaşayamaz"
"Peki ya kırkbeşten sonra?"
"O yaştan sonra zaman çoktur. Kalan zamanını eskileri düzeltmek için kullanabilirsin; ama gördüğün gibi düzeltmeler pek işe yaramıyor. Düzelteyim dedikçe resimler daha da bozuluyor. Zaten bir çoğunun düzeltilecek bir yanı da kalmadı"
"Yaşamda geçmişi düzeltmek diye bir şey var mıdır ki? Hiçbir şeyi düzeltemeyiz"
"Yo! Bunu yanlış anlama. Yaptığım düzeltmeler yanlış seçimlere rağmen o seçimlerle mutlu olma çabasıdır. Çoğunlukla da başarısızlıkla sonuçlanır. Mesela işinden hoşnut olmayan birinin aynı işe inatla devam etmeye çalışması gibi. Dikkat ettiysen çocuk resmini düzelteceğim derken genç resmini kötü çizdim. Genç resmini düzeltmek için yetişkin resmini baştan savdım. Çocukluktaki eksiklikleri gençlikte, gençlikteki eksiklikleri de yetişkinlikte telafi etmeye çalışıyoruz. Bu da bulunduğumuz yaşı layıkıyla yaşayamamamıza sebep oluyor"
"Fotokopi neyi simgeliyordu? Sonuçta bu çalışmayı tek bir kâğıt üzerinde de tamamlayabilirdin"
"Tek kâğıt kullansaydım önceden yaptıklarım çok net figürler olacaktı. Oysa dikkat ettiysen fotokopileri netliği azaltarak çektim. Çünkü geçmişimiz hayatımızda netliğini yitirmiş anılardır. Ayrıca makinenin içindeki bembeyaz ve tertemiz kâğıtlar, her yeni günün yaşamımızda yeni bir başlangıç olduğunu simgeliyordu"
"Ama yine de fotokopiyi çekmek zorundaydık değil mi? Yeni bir kâğıt kullanamayız"
"Tabii ki. Kimsenin elinde birden fazla yaşam yok"
"Aslında eski çizdiklerini düzelteceğim diye uğraşmasaydın, çok güzel yeni bir resim yapabilirdin"
"Dedim ya öğüt vermeyi sevmem diye. Neyse sen anladın bile işte"
"Hadi baba. Kalan boşluğa çok güzel bir resim yap"
"Oyunumuzun tek eksik yanı bu işte. Sen bu kâğıt üzerinde kalan bir boşluk görebiliyorsun. Oysa yaşamımızın kâğıdında ne kadar boş yerimizin kaldığını asla bilemeyiz. Bir gün farkında olmaksızın son köşeyi dolduruyor olabiliriz"
"İşte bu çok korkunç"
"Evet. Çok korkunç"
Kız oturduğu yerden kalkıp babasının boynuna sarıldı ve yanağına kocaman bir öpücük kondurdu.
"Teşekkür ederim baba. Çok teşekkür ederim"
Faik Murat Müftüler murathodja@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
| | |