 |
 |
|
13 Nisan 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Bu nedir yahu? |
Merhabalar,
Bilmiyorum size de geldi mi? Geldiyse acaba aynı şeyleri mi hissettik? Mesela elleriniz titremeye başladı mı? Kalbiniz biraz daha hızlı atmaya başladı mı? Sinirlenip üç lafı arka arkaya söyleyemeyecek hale geldiniz mi? Ben aynen bu tepkileri verdim. Şimdi aşağıdaki resme dikkatlice bakın. Daha büyük görmek istiyorsanız, tıklayın büyük kopyasına ulaşın. Bir Türkiye Cumhuriyeti Üniversitesi, hem de öyle boru değil. İstanbul'un göz bebeklerinden Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi ana giriş kapısının önü. Yaklaşık 60-70 kişilik bir grup genç(?!) önlerindeki imama uyup saf tutmuş namaz kılıyorlar. Büyük ihtimalle bir Cuma namazı. Ne demeli bilmem ki, fazla söze de gerek yok, bu manzaranın oluşmasına çanak tutan, bu din bezirganlarına alet olan herkese yazıklar olsun.

Kusura bakmayın, hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Ne zaman? |
|
Bazı çok önemli konuları açık biçimde tartışmadan, değerlendirmeler yapamadan saf tutmaya zorlandık, zorlanıyoruz.
Aydını, okumuşu böyle davranıyor. Onların eliyle halkın tepkileri bu çerçevede şekilleniyor.
Bu 'cepheleşme' telaşı, emperyal güçlerin becerikli yönlendirmeleriyle de güç kazanarak eğitimsiz, gelecek endişeli ve kural tanımama eğilimli geniş kitleleri peşinden sürüklüyor.
Benim gençliğimde, 1970'lerde böyleydi.
Birileri "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemessiniz" diyordu. Diğerleri sosyalizm adına /uğruna dünyada ve Türkiye de yapılanları tartışmıyor, tartıştırmıyordu.
Her iki taraftan da-bazı konularda bile- farklı düşünmek ayrı ayrı felaketti. Yüzlerce insanı öldürüp, kentleri ateşe de verseler milliyetçileri eleştirirseniz, 'vatan haini' damgası yiyiveriyordunuz.
Yok; kimi solculara dil uzatırsanız, yapılan /yaşanılan türlü garabetlere ses çıkarırsanız, bu kez de bu cenahtan 'hain' sıfatı alnınıza yapıştırıveriliyordu.
Saflardan biri seçilmeli ve sonra tüm gündelik, kısa-uzun vadeli sorunlar, adımlar bu safların 'mutlak' gözlüğünden değerlendirilmeliydi.
Böylece hemen bütün yaşamsal ve yaşama ait değerlendirmeleri ya ıskaladık ya da sakat yaptık!
Kaç fidan gencecik soldu, solduruldu. Ülkenin yılları, dahası geleceği heba edildi.
Sağ mafyalaştı. Sol tükendi…
Her ikiside "davadan döndüler"! Bir bölüm en azından.
Bu işten kimlerin karlı çıktığını -sanırım- yıllar sonra bugün daha iyi anlıyoruz.
Bugün…
Türkiye'nin de içinde yer aldığı coğrafya'nın, başta petrol kaynaklarını ele geçirme ve yönetme isteğiyle ABD ve destekçisi emperyal güçlerce yeniden düzenlenmeye çalışıldığının;
Bu planın parçaları olarak;
Irak'ın işgal edilip parçalandığının, İran ve Suriye'ye göz dikildiğinin;
Türkiye sınırlarının da tartışılmalı hale getirilerek, kolay harcanılabilir, kullanılabilir devletçikler, gruplar, cemaatler yaratılmakta, var olanların beslenmekte olduğunun;
PKK'nın yıllardır ve bugün bu amaçla kullanılmakta olduğunun,
Yine ABD tarafından; "Ilımlı İslam Devleti" Modeli'nin; O'nun denetiminde Bölge'ye de örnek olacak biçimde laik devlet ve Cumhuriyet kazanımları bilinçli biçimde geriletilerek Türkiye'de uygulanmak istendiğinin;
Avrupalı Kapitalist Ülkelerin, AB'yi medeniyet projesi olarak cilalayıp, Türkiye'yi yedeklerine alınan bir toprak parçası haline getirmek, bu amaçla Ermeni, Rum Lobilerinin tüm taleplerinin zorla dikte ettirme yönünde çabalarının da hız kazandığının,
Yani ülke bağımsızlığının ve laik Cumhuriyetin büyük ölçüde yok olma tehlikesinin,
Farkında mıyız?
Farkında olmak; bir araya gelerek mücadele etmeyi gerekli kılar mı?
Evet kılar…
Bir araya gelmek, bütün konularda aynı düşünmeyi zorunlu tutar mı?
Hayır tutmaz…
Cepheleşmeyi ve bir cepheleşme mantığıyla hareket edip, yıllardır süregelen yanlışları tartışmayı ertelemeyi, önemli ve asıl çelişkileri arka plana atmayı gerektirir mi?
Hayır gerektirmez…
Emek-sermaye; sömüren-sömürülen çelişkilerini -bilerek-kapatan, gizleyen;
Hukuku -kendi işine geldiğinde- hiçe sayıp, rafa kaldıran birlikteliklerden;
'ulusal kaygıları' ve acil gündemleri bile olsa,
'hayır' gelir mi?
Bugün: Örneğin, bazı üniversiteler ve yöneticilerini, güneydoğudaki yanlışları, hukuk dışı uygulamaları eleştirerek te 'ülkesever' olamaz mıyız?
Yanlışları tartışmanın dün zamanı değildi? Bugün de değil?
Ya ne zaman, zamanı olacak?
Başka niyetler, planlar içinde bulunmadan ve eğer varsa bu planları da ortaya çıkararak;
Birliktelikleri, zorunlulukları ıskalamadan bu ülkenin sorunlarını ne zaman adam gibi tartışabileceğiz?
Ne zaman?
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Double Espresso : Gülendam Z.Oğuz Bir seyahat güncesi- 2 |
|
Havalimanından şehir merkezine yaklaştıkça taş köprülerden geçiyoruz. Merkezde ise dikkatimi içerisi yolcu dolu kırmızı tramvaylar çekiyor. Sonra da ihtişamlı binalar ve özellikle de damlarının hemen altındaki muhteşem süslemeler. Bu yolculuğumuz yaklaşık yarım saat sürüyor. Şükür ki taksi ücreti makul bir fiyat tuttu!
Otelimiz dış görüntüsü ile aynen internet sayfasında yayımlandığı gibi! Resepsiyon görevlisi ise oldukça ilgili ve nazik!
Pırıl pırıl parke zeminli koridordan odamıza giderken sağlı sollu duvarlardaki enfes tablolardan gözümü alamıyorum. Güzel bir seçim yapmışım, kendimle haklı bir gurur duyuyorum. Türkiye'den tur getiren acentelerin tümü insanlarımızı beş yıldızlı gökdelen otellere yerleştirirken, ben kendi başıma internetten bu oteli bulmuştum. Hayır, yüzme havuzlu bir otelde kalmayı niye tercih ederler, hiç anlamam. Acep açık büfede tıkınıp tıkınıp sonra havuzda göbek mi eritmeye çalışırlar?
Önceden Prag hakkında dersimi iyi çalıştığımdan eski şehir merkezinde kalmamızın on yaşında bir çocukla benim için daha uygun olacağına karar vermiştim. Herşey yürüme mesafesinde olmalı idi. Dolayısı ile çok mutluyum! Onlar havuzda yüzsünler, bol bol kristal satın alsınlar, ben kızımla bu masal şehri içimize sindire sindire yaşayacağım.
En nihayet, görevli odamızın kapısını açıyor. 'O da ne? Oda mini minnacık! Kapıyı açar açmaz adeta yataktasın! Toplasan çarpsan, hatta bir kere daha çarpsan 7-8 metrekare bir odacık'! Başımdan aşağıya kaynar sular iniyor. Soluğu resepsiyonda alıyorum. Pasaport hadisesinden sonra tam da yeni sakinleşmiş, hatta mutlu bile olmuştum.
Resepsiyonist müdürünü çağırmak zorunda kalıyor. Çünkü ben isyanlarda, 6 ay önceden rezervasyon yaptığımı ve onca parayı böylesine ufak bir odada, her ayaklanışımda yatağa çarpıp bir yerlerimi morartmak için vermeyeceğimi söylüyorum. Neyse ki, çok uzatmadan beni haklı görüyor ve susturuyorlar. Ancak, o gece için başka boş oda yok! Bir geceliğine orada kalmamızı, ancak ertesi gün güzel bir odaya alacaklarını söylüyorlar. Yapacak birşey yok! Kabul ediyorum.
Elimizi yüzümüzü yıkayıp, valizlerimizi hiç açmadan kendimizi sokaklara atıyoruz. Zaten odada yarım saatten fazla kalsan klostrofobi sahibi olursun!
Eski şehir meydanı otele yaklaşık 300-400 metre! Şaşırmıyorum, çünkü bu konuda tez hazırlar gibi çalışmışım! Alel acele bir pizza ile karın doyurup bir ışık oyunları ile pandomim tiyatrosuna giriyoruz. Kızım zevkten dört köşe! Benim de serumla verilir gibi damıta damıta keyfim yerine geliyor. Gösteri boyunca, arka sıramızdaki ingiliz gençlerin abuk subuk gıdaklamaları ve buna gülmelerine kimse anlam veremiyor. Kızım bu duruma kikirdiyor.
Eski şehir meydanı (kitaba bakıyorum; (hah!) Staromestske Namesti), Temmuz ayında, hele bir de ay ışı altında öylesine göz alıcı ki... Büyük bir turist topluluğunun kafalarını gökyüzüne dikmiş birşeye baktıklarını farkediyoruz. Merakla yanlarına ilerliyoruz -ki.. Bön bön eski Belediye Sarayı'nın saatine bakıyorlar. Bu bir astronomi saati ve harika süslemelere sahip. Yanlarda ise gözlüksüz tam da seçemediğim çeşitli insan figürleri var. Her saat başı çaldığında 12 havarinin geçit töreni başlıyor. Turistler de haliyle bu seremoniyi kaçırmak istemiyor, artık anlıyorum. Yukarıya bakmaktan boynum tutuldu. Tamam geçit bitti, havariler de geldikleri gibi gitti!
Meydanın ışıkları altında süslü faytonlar kızımın ilgisini çekiyor. Sıkı bir pazarlıktan sonra en fiyakalısına biniyoruz. Eh, burayı yaşamaya geldik. Nerde bu bakımlı azman aygırlar, nerde bizim adaların aç bitap ve bakımsız sütçü beygirleri... İçim sızlıyor! Faytonlar sanki kraliyet faytonlarından, hepsi gıcır gıcır! Ama at, her yerde at işte! Bir yandan koşuyor, bir yandan da şey ediyor. Kötü kokudan ötürü tüm masalsı havalarımız da, prensesliğimiz de böylece son buluyor. Kızımla ikimizi faytoncunun hiç de iplemediği bir gülme krizi tutuyor.
Gece yarısını geçtik. Etraf da biraz ıssızlaştı. Otelimize doğru hızlı adımlarla yürüyoruz.
Odamız küçük ama yatak standart ve üstüne üstlük oldukça rahat! Çarşaflar temiz, kokarmış kızım gibi mis! Uykular gelmiş, aman da gitmesinlermiş!.. Hele bir uykumuzu alalım, sonra devam edermişiz!..
Gülendam Z.Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan SİNEMANIN ETRAFINDA PERVANE -3- |
|
- Bu ne biçim film ayol? Ağlamaktan göz pınarlarım kurudu. İçim dışıma çıktı.
- Sende o kadar ağlamasana anacım. Rol icabı yapıyorlar. Türkan ŞORAY daha iki
gece önceki filmde veremden ölmüştü.
- Filim olmasına filim canım. Ama yine de içime dokunuyor işte be ahretlik…
- Geberesice, ne fena adam bu ayol. İnsanlara yapmadığı, etmediğini bırakmadı.
Suratında da meymenet yok zaten. Adı da Erol TAŞ'mış, kafasına kocaman taş düşer inşallah.
- Ay sen de bir hoşsun vallahi. Onun da rolü öyle. Para için yapıyor. Ne yapsın?
Yazlık sinemada izlenen filmler ertesi gün bağda, pamukta, tütünde yeniden anlatılırdı. Sinemaya birlikte gidenler bile saatlerce aynı filmi konuşurlardı. Sinemada izlediğimiz Ömercik, Ayşecik, Sezercik gibi çocuk kahramanlara özenirdik. Onlar her türlü yaramazlığı yapar ama neredeyse hiç cezalandırılmazlardı. Biz kavun çalsak, armudu taşlasak birisi koşa koşa eve yetiştirir, eşek sudan gelinceye kadar dayak yerdik. Ayşeciğin elbiseleri hiç kirlenmezdi ve çoğunlukla etekleri kısa bir elbiseyle kırlarda koşup oynardı. Bacaklarını dikenler yırtmaz, ayakkabıları çamur olmazdı. Öğretmenin bize verdiği Ayşegül kitapları serisindeki kıza benzerdi. Altı ile on yaş arasındaki bütün oğlanlar ona âşıktı. Büyüklerin söylediğine göre sinema bizi yoldan çıkarıyordu. Küçük yaşta gözümüz açılıyor, her şeyi görüp öğreniyorduk. Bu hiç iyi değildi, hiç… Çünkü asıl azmasa da nesil azardı.
- Senin tabancan var mı?
- Yok, çomaktan yapsam olmaz mı?
- Kendine bir tabanca al artık. Paranı hep leblebi tozuna harcıyon.
- Almazsanız almayın, yalvarcam mı? Biz de başka oyun kurarız.
- Tabancan olsa daha çok tadı çıkar.
- Sanki sizin tabancanız var da sesi mi çıkıyo? İçinde su bile yok.
- Tamam tamam gel hadi… Senin tabancan çomaktan olsun.
- Kafadan ve koldan vurulma yok, mızıkçılık etmeyin haa…
Kovboy filmleri yeni bir oyun akımı başlatmıştı. Şimdi çok iyi anımsamıyorum ama oyunun
Çinli Türk veya Çilli Türk gibi bir adı vardı. Çocuklar iki takım kuruyor, sonra sokaklara dağılıp saklandıkları köşeden veya ağaçların arkasından öteki takımın oyuncularına ağzıyla "dışın dışın" diye seslenerek ateş ediyordu. Bu silah sesi taklidi, sinemadan dilimize yapışmış ilk dublaj efektlerinden biriydi. Vurulan oyundan çıkıp ötekilerin oyunu bitirmesini beklerdi. Vurulmak için vücudun yarısının açıkta kalması gerekirdi. Vuruldun, vurulmadın tartışmaları uzar gider, oyunu genelde ikinci tekrardan daha fazla sürdüremezdik. Sinemaya giremediğimiz zamanlar genellikle takımlar halinde kalaycı kapçı diye bir gece saklambacı oynardık. Kan ter içinde, taa sinemanın dağılma saatine kadar.
- Ulun, sinema faresi gel bakalım yanıma…
- İki gözüm önüme aksın yalanım varsa. Dün gece sinemada değildim ben.
- Her yemin billâh ettiğinde gözlerin aksaydı, sen doğuştan kör olurdun zaten.
- Bi kere olsun inan be usta ya. Gece yarısına kadar dükkânda bekledim. Gelcem diye haber göndermiş ama gelmedi.
- Geldim dükkan kapalıydı, kaz ayakları hala kaynak bekliyor diyor ama
- Valla yalan söylüyo ya usta.
Bir gece sinemaya girmeyi yine beceremeyip tespih ağacına çıkıp sahnenin yarısını görmeye razı olmuş, ağacın dallarındaki beleş sinemada yerimizi almıştık. Esen PÜSKÜLLÜ ile Erol BÜYÜKBURÇ'un şarkılı, danslı filmlerinin çok ünlü olduğu zamanlardı. O filmler bizim için çok sıkıcıydı. Hepimiz kovboylar gibi ateş etmek ve Cüneyt gibi bir yumrukta karşımızdakini devirmek istiyorduk. Hem film sıkıcı, hem ağaç evin penceresine yakın olduğu için gürültü, patırtı etmek yasak olunca Yörüğün Osman ağaçta uyumuş. Ağaçtan pat diye çuval gibi bir şey yere düştü, sonra arkasından anam anam feryatları sokağı kapladı. Apar topar dallardan inip sokağın kör ışığında Osman'a baktık. Kan, kırık, çıkık bir şey göremedik. Yere yan tarafıyla düşmüş. "Bir yerin acıyor mu?'diye sorunca "Çit kemiklerim acıyor." dedi. İki koluna iki arkadaş girip evine götürdük. Sadece birkaç ezikle kurtulduğu için şanslıydı. Bu elbette bize ders olmadı. "Ağaçta uyursan böyle olur." deyip nasihat etmekten de geri durmadık.
Sonraki yaz ben önce Büfeci Burhanettin yanında gazoz satma işini kaptım. Sinemaya girmek için kırk takla atmaktan, kırk türlü numara çevirmekten kurtulmuştum. Filmleri artık rahat rahat izleyebiliyordum. Ayrıca bana bir kasa gazoz başına yirmi beş kuruş ödüyordu. Genellikle sıcak yaz gecelerinde on kasaya yakın gazoz satar kocaman beyaz iki buçuk lirayı cebime koyar, kazandığım paradan çok sinemaya para vermeden girmenin tadını çıkarırdım. Işıklar kararıp film başladığında aralarda gezmek, gazoz diye bağırmak yasak olduğu için boş bulduğum bir sandalyeye oturur filmi izlerdim. Film ara verdiğinde tabanları yanmış it gibi beni çağıranların yanına koşup hızlıca kasaları boşaltmaya çalışırdım. Film çok eski olduğu zaman sık sık kopar ve ara vermek zorunda kalınırdı. Öyle gecelerde her zamankinden daha çok para kazanırdım. Ama yine de filmin kopmasını, ara verilmesini istemezdim. Çünkü parça parça izlenen filmlerin hiç tadı olmuyordu.
- Patlatsana bana da bir cincibir.
- Hemen abi…
- Patlamadı ama bu, baksana köpürmüyo bile.
- Daha nasıl köpürcek kine abi.. Salla istersen, bak o zaman nasıl köpürüyo.
- Bayat gazozları dayıyonuz dimi bize.
- Gazozun bayatı mı olur abi. Biz geleni satıyoruz. Bekletecek depomuz mu var zaten.
- Tama lan tamam, sus konuşma… Sende amma geveymişsin be.
Sinema işi iyiydi ancak o yaz işlerim sezonun sonuna doğru bozulmaya başladı. Satışlarda açık verdiğim zaman parayı cebimden ödemek zorundaydım. Aksilik ya her gece bir ya da iki gazoz açık veriyordum. İki gazoz ellişer kuruştun bir lira ediyordu ve bu benim için çok büyük bir paraydı. Film başlayıp ışıklar söndüğünde genellikle arkadaşlarımın yanına oturuyordum. Uyanıklar ben filmi izlerken ayaklarımın yanına bıraktığım kasadan her gece iki gazoz yürütüyorlarmış. Film ara verip ben koşturmaya başlayınca uyanıklar da gazozları açıp içiyorlarmış. Onların yanına oturmayınca açık vermediğimi fark edip durumu anladım. Anlamak hiçbir işe yaramadı. Çünkü onlardan gazoz paralarımı almama imkân yoktu. "Beni ne güzel uyuttunuz oğlum, helal olsun size. Arkadaşlığınıza da helal olsun yani." Deyince önce hep birlikte güldüler. Sonra da yaptıklarından utanmış gibi mahcup ifadeler takınıp, bana rol yaptılar. Yedeğim kazık yanıma kar kaldı. Onların sırtından gömleklerini, ayaklarından pantolonları alıp satsam zaten beş para bile etmezdi. Zararı sineye çekip arkadaşlığı sürdürmekten başka çare de yoktu. Onlara darılsam bile zaten mahallede oynayacak başka çocukta yoktu.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek RAFADAN YAZI |
|
- Lülülülülü..
- Oooo Edi n'aber ya?
- Yeni yazın iki gün içinde elimde olsun.
- İki gü….
Dıııııt…
Ulan tam da kariyerimle halvet olmak üzere, full konsantrasyon şehir plancısı olarak dolaşmaktayım. Şahlanmışım. O imar komisyonu senin, bu belediye meclisi benim; o parsel bunun, bu mülkiyet şunun imar geçirmekteyim. Coşmuşum.
Eğer Edi telefonu suratıma kapatmasaydı, yukarıdaki cümleyi kurduğumda aynen şöyle söylerdi: "Harika. Eminim çok komik şeyler geliyordur başına. Yaz!"
Yahu iyi de, o başıma gelen saçma sapan şeyleri unutmak için yazıyorum ben. Hem Kahve Molası'na iş taşımayı da sevmiyorum!
"O zaman kariyer maçından mola aldığın zamanlarda haytalık yapacağına, iki satır gazete oku, iki dakika haber izle de gündemi yakala. Sadece gazetelerin ilk sayfasından tuğla gibi bir romana malzeme çıkar. Yaz!"
Yaz. Yaratanın adıyla yaz!
Efendiiiiiiim. Bakalım muasır medeniyetler seviyesine erişmesine ramak kalmış memleketimin, nadide gündeminde neler varmış.
Müjde Ar: "Türk sinemasında gerçekten iyi çekilmiş bir sevişme sahnesini göremezsiniz" demiş. İyi çekilmiş sahneyi geçtim; kötü çekilmiş bir sevişme sahnesini görmemiz için bile 'kırkyüzbinmilyon şerit' sinema filmi çekmemiz gerekti.
Şöyle bir eski Türk filmlerini hatırlayalım. Bırakın sevişmeyi; daha önce herhangi bir erkekle flört etmiş bir kadın bile esas oğlan tarafından "kaltak" damgası yer ve tokatlanmak suretiyle kapının önüne konulurdu.
Yıllarca 'ilk ve son erkek' izanıyla harmanlanmış Türk sineması, sevişme sahnelerinde 'kötü kadın Suzan Avcı'dan başkasını kullanamadı. Kalanlar ya içkisine ilaç katılarak tecavüze uğrayan kadınlardı; ya da bayıltılıp, sevişmediği halde 'sevişti' iftirasına uğramış kadınlar. Öyle ki, kötü adam rolündeki delikanlı, bayılttığı halde esas kıza dokunmaya kıyamaz ve filmin sonunda "elini bile sürmediğini" itiraf ederdi.
Tecavüze uğradığı için intihar eden esas kızlar; "artık vücudu kirlendiği" için yavuklusunu terk edip kötü yola düşen kadınlar; kötü yola düştüğü halde asla kimseye kendini ellettirmeyenler; sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kalıp, yıllarca kocasına vermeyenler de Türk sinemasının olmazsa olmazları idi.
Bu şartlar altında Türk sinema tarihinde iyi ya da kötü çekilmiş sevişme sahnesine rastlamak çölde kutup ayısına rastlamak kadar abesle iştigaldir. Türk usulü porno filmler elbette kaideyi bozmaz.
Bununla birlikte birçok otorite, Müjde Ar'ın 80'li yıllarda rol aldığı filmler ile, kadının cinsel özgürlüğünü ilan ettiğini iddia ediyor. Özgürlük dedikleri de bikini giymek, öpüşmek ve az biraz daha şuh tavırlar. Yemişim sizin özgürlük anlayışınızı!
Ama umudunuzu kaybetmeyin! Müjde Ar'ın beceremediğini Zekeriya Beyaz becerecek; göreceksiniz.
Muhterem, geçtiğimiz günlerde gene pek manalı kelamlar etti TV ekranlarında.
- Hocam kandil gecesi, ramazan gibi mübarek günlerde cinsel ilişkiye girmek caiz midir?
- Mübarek günlerde, meşru olan cinsel ilişkiye girmek kat kat sevaptır.
Eyvallah Hocam; gözünden ısırırım. Sen de olmasan halimiz abazan vallahi.
Gündemi yarım yamalak takip ettiğim için, Zekeriya Hocanın bu beyanına ulemanın yumurta atıp atmadığını kaçırdım. Lakin Mersin'de başbakana yumurta atanların 13 yıl hapisle yargılanacaklarını biliyorum.
Buradan Zekeriya Hocaya yumurta atmak niyetinde olanları uyarıyorum! Pastörize Unakıtan yumurtası kullanın. Ceza indirimi uygulanıyormuş.
Objektif, duyarlı ve sorumluluk sahibi bir yazar olarak, tarafsızlığımı koruyup bir uyarı da Zekeriya Hocama yapayım.
Hocam! Yumurta atan felan olursa malum saunaya gidip paklanırsınız, hiç üzülmeyiniz. Pastörize yumurtalarla kuş gribi olma riskiniz düşük ama, diyelim ki kuş gribine yakalandınız, gene de korkmayınız. Sağlığınızın teminatı ithal doktorlardır.
Darısı ithal başbakanların, ithal bakanların, ithal milletvekillerinin, ithal bürokratların başına! Mesela diyelim getireceksin Maliye Bakanlığına bir Yahudi'yi, seyreyleyeceksin ekonomiyi. Bundan daha kötü olmaz emin olun.
Efendime söyleyeyim.. Turizmde tehlike çanları çalıyormuş. Dibinde davul çalsan uyanmayan pek kıymetli bakanımızın yerine getireceksin bir Yunanı, göreceksin turizmde patlamayı!
Diyeceğim o ki politika, ekonomi, yumurta, sauna, mafya, cinsel özgürlük felan hepsi hallolacak şeyler. Hiç kafanızı yormayın. Asıl mesele Seray Sever'in sesi kendi sesi midir, yoksa İzel'in sesi midir? Budur. Gerisi hikaye!
Di mi lan?
İtirazı olan varsa, anasını da alsın gitsin yazıdan!
Tuba ÇİÇEK tuba@kahveciyiz.biz
| | | |