 |
 |
|
5 Mayıs 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Her işin başı eğitim!.. |
 Merhabalar,
Ne zaman başımız sıkışsa "Eğitim şart!" deriz ya, yalan da değildir hani. İşte tam o hesap, ben de bugün "Eğitim olmazsa olmaz kardeşim!.." demek istiyorum. İyi de bu eğitim denen şey öyle kiloyla alınır satılır birşey değil elbet. O sebeple kimde ne kadar eğitim var anlamak mümkün değil. Bir de bu sihirli kavram pek bir göreceli. Bana göre yeterli olan eğitim berikine yetersiz gelebiliyor. Aslında büyüklerimiz önce bu işe bir birim koymalı ve TSE de standartları belirlemeli. Birine eğitimli demek için aklı kaç karşı havada, burnu ne kadar kalkık olmalı herkes alenen bilmeli. Eğitimin ilk göstergesi tabi ki okullu olmak. Hele insan birde halen okul yollarını arşınlıyorsa eğitim ona kul köledir bile denilenilir değil mi? Yok işte öyle değil, kazın ayağı bu kez topal. Yok canım şimdi burada okullarımızda verilen eğitimin ezbere dayalı müfredat uygulaması olduğundan falan dem vuracak değilim. O konu beni aşar. Ben duyup gördüklerimi yorumlarım gerisine karışmam.
Abbas Güçlü'nün bir programı var biliyorsunuzdur. Hani bilmiyorsanız da mazeretiniz kabul olur. Çünkü bu program üniversite gençliğiyle yapılır ama ne hikmetse gece yarısından sonra yayına girer, diğer her aklı başında program gibi. Her neyse, son program Koç Üniversitesi'ndeydi. Konuklarla memleket meseleleri konuşuldu, tartışıldı. Salonda olanlardan çok sokakta olanlar her zamanki gibi ilginçti. Programın sokakta gençleri çevirip genel kültür soruları sordukları bir bölümü var. Tiplerine baktığınızda baştan ayağa eğitimli oldukları varsayılan gençlerin sorulara verdikleri yanıtlar benim suratımı kızarttı, onlar ise sadece güldü. Örnek mi? Buyrun buradan yakın. Soru: "Almanya'nın başkenti neresi?" Cevaplar: "Göteborg" - "Hamburg" - "Vaşinkton" Soru: "TBMM'nin başkanı kimdir?" Cevaplar: "Hımmm Sezer, Tayfun Sezer" - "Abdullah Gül" - "Sınav dönemindeyim, kafam çok karışık nolur sormayın bana!??" Soru: "Kızılırmak nereye dökülür?" Cevaplar: "Hazar denizine" - "Akdenize" - "Mezopotamya". Ama çocuklar haklı. Çalıştıkları yerlerden sormuyorlar ki. Sorsunlar bakalım Eminem'im son albümünü, sorsunlar 20GB lik iPod'a kaç şarkı sığdığını, hepsi sular seller gibi cevap vermezse namerdim. Dedik ya bu eğitim göreceli bir kavram. Her yıl lisede eğitim aldığı varsayılan ama üniversite kapısından dönüp işsizler ordusuna nefer kaydolan bir buçuk milyon gencin olduğu bir memleketten söz ediyoruz. Okullarda eğitilmekten geçtik hiç olmazsa çocuklara kendilerini nasıl eğitebileceklerini öğretsek ya.
Bugün sıra gene bir eski şarkının yepyeni yorumunda. Aşkın Nur Yengi'den ilk dinleyip sevdiğimiz Ayrılmam'ı geçen yıl Kargo yeniden yorumlamıştı ve de çok güzel olmuştu. Şimdi bir de aynı şarkıyı Levent Yüksel söylemiş, pekte güzel söylemiş. Güçlü bir sesten harika bir şarkı dinlemek için tek tık yeter. Hepinize güneşli, pırıl pırıl bir hafta sonu diliyorum. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Türkçesi... |
|
Bir yandan medyanın ağır topları. Barlas, Ilıcak, Altan Biraderler, Taha Akyol, Hasan Cemal ve bilumum demokrasi havarileri. Hepsi ceberut Cumhuriyetten yakınıyorlar. Demokrasinin önündeki engellerin mevcut yönetimin eliyle kaldırılması için haykırıyorlar.
Hepsi okumuş yazmış 'Büyük İnsanlar' bunlar. Diğer yandan da kulaklarımla duyduklarım var. Böyle demokrasinin önündeki engeller kalkacak, öyle mi?
Konuşulanların Türkçesi benim anladığımdan farklıysa. Sanırım ya benim Türkçem ya da demokrasi anlayışım kıt! Belki her ikisi de. Öyle ya, üstatlar yanılmayacaklarına göre!
Son iki haftayı hatırlayalım bakalım...
Önce Sayın Cumhurbaşkanı laikliğin önemini ve Türkiye'nin önündeki tehlikeleri belirleyen bir konuşma yaptı. Ardından neler oldu?
Başbakan Tayyip Erdoğan çıktı, "Dindarların siyaset yapmasını engelleyemezsiniz" dedi. Ardından 23 Nisan'da Meclis Başkanı Bülent Arınç "Laikliğin yeni bir tanımı yapılması gerek. Kamusal alandaki baskılar kalkmalı" diye buyurdu. Nihayet yine Başbakan grup toplantısında noktayı koydu: "Gün gelecek, egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacak. Öyle duvarda yazılı olmayacak. Gerçekten milletin olacak."
Şimdi bütün bu tepki ve konuşmaların benim anladığım 'Türkçesi' şu:
"Dindar olan ve olmayan siyasetçiler var. Siyasetçinin dindarı olduğu gibi, avukatın, doktorun, mühendisin, öğretmenin de elbet dindarı ve dindar olmayanı var. Dindarlar -şimdilik yalnız örtünme ve ibadetle ilgili de olsa- dininin gereklerini yerine getirenler.
Laikliğin yeni bir tanımı yapılarak, kamuda ve her alanda dindarların dinlerinin gereklerini özgürce yerine getirmeleri sağlanmalı. Örnek olarak. Din örtünmeyi buyurduysa, kadın dindar siyasetçi, öğretmen, doktor, avukat, yargıç örtünmeli. Böylelikle dindar ve dindar olmayanlar anlaşılmalı ve özgürce birlikte yaşamalı. Şimdilik!
Çünkü şimdi halkın gerçek egemenliği yok. Halkın gerçek düşüncelerini yansıtan yüzde otuz oy almış, dindarların buluştuğu Adalet Kalkınma Partisi Meclisteki çoğunluğuna karşın, her istediğini yerine getiremiyor. Bu ne biçim demokrasi? Bu ne biçim halkın egemenliği? Yargıçlar var. Danıştay var. Anayasa Mahkemesi var. Üniversiteler var. Cumhurbaşkanlığı var. Asker var! Var oğlu var! Bunlar-bazen- halkın egemenliğinin özgürce ve onların talebine göre gerçekleşmesini engelliyorlar!
Şimdi mecliste bir oylama yapılsa ve dindarların her alanda dindar gibi giyinmelerini sağlayacak düzenlemeler yapsa. Hoop Cumhurbaşkanı ret edecek. Anayasa Mahkemesi kabul etmeyecek!
Ne biçim halk egemenliği kardeşim bu!
Ancak gün gelecek, halkın egemenliği önündeki bütün engeller kalkacak. Demokrasi serpilecek! Bunu engelleyen makamlar ya ele geçirilecek ya da kaldırılacak!
Sonrası... Sonrası halkın egemenliği.
Halk ister mi, herkes dindar olsun, dindarlığın gereklerini yerine getirsin. İster ister. O zaman temsilcileri aracılığı ile Meclis'te bir oylama yapar, "Kadınlar örtüne!" der. Herkes örtünür. İşte size halkın kayıtsız şartsız egemenliği!"
İşte Türkçesi bu! Böylelikle demokrasi serpilecek.
Şimdi bu lafların Türkçesini anladım da. Neden bu dindarların temsilcileri, kafirlerin ayaklarına gidip "Bizi tepe tepe kullanın. Çöpe atmayın." falan diyorlar. Neden onların ülkelerinde yaşayıp, şemsiyeleri altında barınıyorlar? İşte bunu anlayamıyorum. Onlara takiye falan mı yapıyorlar yoksa? Ülkede halkın kayıtsız şartsız egemenliği sağlanıncaya kadar, durumu idare mi ediyorlar?
Bir anlayamadığım da şu; bu kafirler bizim kimi yöneticileri kullanıp kullanıp atarlarken, halkın boğazındaki lokma sayısına bile onlar karar verirken bu nasıl bir halk egemenliği oluyor peki?
Böyle bir halk kayıtsız şartsız egemenliği; onun kayıtsız şartsız örtünmesini sağlayacak ta, özgürlüğünü ve karın tokluğunu sağlayacak mı? Bak onu bilmiyorum!
Siz ne dersiniz? Sayın Barlas, Sayın Altan, Sayın Akyol? Sağlayacak mı?
Ancak bildiğim bir şey var.
Bugün ve yarın dindar siyasetçileri, ticaretçileri ve onların 'destekçilerini' ihya edecek.
Bu kesin!
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Ters Köşe : Mehtap Akdeniz Gençlere Masallar 2 |
|
- Ben çok mu çirkinim?
- Nereden çıktı bu?
- Bütün arkadaşlarımın sevgilisi oldu benim niye hala yok?
- Sence?...
- Galiba erkekler beni yakından tanıyınca bana ilgi duymak yerine, saygı duyuyorlar.
Uzunca bir süre susup kaldım. Sustum çünkü böylesi bir durumda 'Ne güzel, seni tebrik ederim, saygın olman çok onur verici' gibi zırvalıkları yapamayacak kadar dürüst oldum ona.
- Çok güzelsin.
- Güzel olduğumu biliyorum, onu geç. Sorun nerede? Biliyorsan anlat.
- Hadi yat uyu. Yine masal anlattırma bana.
- Sonu iyi bitecekse anlat. Bir önceki masalın sonunu pek beğenmiştim.
- Uyu bebeğim evvel zamanlar içinde, prens masalları ile uyu da büyü. Ve gelecekte bir sabah; eşsiz ruhlara özlemle, gencecik uyan...
***
Herca-i menekşeme o uyurken...
Zamanların en bilinmez zamanlarından birinde, bahar gelince bütün ağaçlar çiçeğe durur, uçsuz bucaksız kırlık tepeciklerin tam ortasında taze kır çiçekleri açarmış. Bir bilinmez, bin farkedilemez bir mart ayazında küçük bir tepecikte, güneşin herca-i erken parlamasıyla erik çiçekleri erkenden tomurcuğa durmuş. Bunca telaşın sonunda da olan olmuş. Soğuk vurmuş genç dallarından gelin olup toprağa yağar olmuş erik çiçekleri.
Beyazlar tel tel gömülürken dalların boynundan kara toprağa, terslik buya bir kır çiçeği başını topraktan kaldırmış. Her mevsim açan basit bir çicek olmaktan baska hiçbir ilahi meziyeti yokmuş yok olmasına da, biraz meraklıymış bizimki gelinlere damatlara. Olana bitene bayılmış, erken gelin olan eriklerin telaşlı düğününü seyre dalmış.
İlk günler eriklere dert tasa ele düğün bayram gibi gelse de, gelmemiş bahara erken açınca kır çiçeği, zor dayanmış ilk gençlik meltemini teninde hissedeceği ılık günlere kadar. Kendi çağının düğün derneğini beklerken, her gece yıldızlara bakarak hayaller kurarmış. Meraka dalmakla kalsa iyi, iyiden merak edermiş geleceği, yarını, öbür on seneyi.
Bazen aklı suya erer, 'Bir mevsimlik ahir ömrümde ne haddime ulu irfanların, bilinir bilinmezlerin sırrını çözüp sekronize dans etmek yıldızlarda' diye düşünür; bilemediklerini bilmek için, bilenlerden medet umarmış. Bilenler ona bildiklerini anlatır; 'Kır çiçeği mevsimsel açar, belli belirsiz kokular saçar, çoğunlukla farkedilemez. Belki bir inek farkeder önce seni. Sonra da başka bir ineğin toynaklarının altında boynunu büker, toprak olur gider kır çiçekleri. Bil ki sen bir herca-i menekşesin. Başka başka renklerinle sen başka farkedileceksin' der dururlarmış.
Herca-i menekşe kaderine razı; özünü sulayıp, yapraklarını yeşertip, rengarek tomurcuk açınca kendi cılız dalında yeni gelen bahara; etrafında hep kendi gibi renk renk çiçekler olduğunu görmüş. Kendi gibilermiş kendi gibi olmasına da; bir adım önde başlayan dünyaya bakışın ayrılığını da bilirlermiş.
'Sen bizden değilsin. Hem herca-i'sin, hem erkencisin. Erkenden geldin, bu yüzdendir ki sen çok bilmişsin.' Kökünden bağlı olduğu ana toprağını pek severmis sevmesine de; yine de uzaklara uçmaları, gündüzleri güneşe, geceleri yıldızlara yakın olmaları aklından atamazmış bir türlü.
Bir sabah güneş olanca sıcaklığı ile içini ışıtınca yüzünü güneşe hevesle dönmüş. Kuşları görmüş mavilerde bir o yana, bir bu yana süzülen. 'Ne kadar özgürler, ne kadar çok yer görüyorlar. Ah keşke, bahar dalları yamacında gelin olup erken açacağıma, bir kuşun kanadında çicek olsaydim' diye hayaller kurar olmuş.
Günlerden bir gün bir beyaz kuş gelmiş yamacına.
'Ne güzel şeysin sen böyle, narin ve taze' demiş.
'Al beni uçur beyaz kuş. Nasılsa herkes beni herca-i bilmiş belledi. Bir mevsimlik heyecanım var doyasıya yaşat bana ' diye yalvarmiş.
'Bir mevsimlik ömrüm var dedinya, topraktan koparsan onu da yaşayamazsın, sana kıyamam' diye diller dökmüş ona kuş.
Kuş ne dediyse olmamış. Sonunda, kökünü kavradığı gibi gagasıyla söküp almış ana toprağından. Uçurmuş, uçurmuş...
Denizleri seyretmişler, karlı dağlarda su içmisler, yıldızlara bakıp, dolunayda şarkılar söylemişler. Masal bu ya küçük kır çiçeği kuşun kanadında uyuya kalmıs.
Kuş, koynunda uyuyan minik çiçeği ile uçarken birden yıldızlara yakın bir dilek ağacı görmüş. Ağacın dalına konmuş. Kuru bir dala usulca bırakırken çiçeğini için bir dilek dilemiş.
'Bir gün öyle bir güneş doğsun ve o güneşte öyle bir yıldız yağmuru yağsın ki, bu minik çiçek her yeni gelen mevsime rengarek ışısın' demiş ve uçup gitmiş, kendi mavi semalarına.
Bir sonraki bahar bir mucize olmuş. Güneş o gün başka ışımış. Yıldız yağmurları gündüze yağmış. Ve dilek ağacındaki uykusundan o yılki bahara rengarek bir çiçek uyanmış.
Gerçekten diğerlerinden çok farklı, herkesten çok başkaymış.
Güneşli, gölgeli, engebeli tepecikli kırlarda değil de; bir dilek ağacının güneşe dönük yüzündeki yıldızlara yakın kuru dallarından birinde, beyaz bir kuşun gagasından düşen toprağın içinde gizlenip, kara kuru dallarda rengarek her mevsim bir tek o açmış.
Bu masalsı duruşu onu özel yapar, kimseler koparıp koklamaya kıyamazmış. Hayallerini görebilende hayranlık, gücünü bilende saygınlık uyandırması bundanmış.
Gel zaman git zaman bu masalsı yalnızlıktan bunalmış.
''Heyyyy ben basit bir çiçeğim, beni de koklayıp sevin. Ben buraya bir kuşun gagasından düşüp geldim! Beni diğerlerinden farklı zannetmeyin!' diye isyan etmeye başlamış. Ne kadar haykırsa da durum hiç değişmemiş.
Kara dallardaki parlak renklerinin uyumu ile sıradanlığına kimseleri inandıramaz olmuş. Önünden hayran hayran bakıp geçer gidenlerden kimi; 'Bir hınzır çocuk topraktan koparıp dala takmış bu soysuzu'; demiş, kimi de 'Bu bir mucize, gördüğüm çiçeklerin en soylusu' dermiş.
Herkes hayran bakar, sonra kendi yoluna koyulurmuş. Güneşle parlak yıldızlarla arkadaş geceleri yalnız uyurmuş.
Aradan bir kaç bahar gelip geçmiş. Herca-i herkesin sevgilisi olmuş. Herkes onu görmeye, onu seyre dalmaya, ona şarkılar yazmaya yarışır olmuş.
Bir gün bir herca-i delikanlı belirmiş yandaki dalda.
- Hey! Demek sen de benim gibisin. Uçsuz bucaksız kırlarda binlerce kır çiçeği içinden kopup hayallerinin peşinden buralara kadar geldin. Ben de bir rüzgarın önüne kendimi katıp buralara çiçeğimi bulmaya geldim.
- Senin çiçeğin kim?
- Güneşli tepeciklerde asırlardır 'Bir kır çiçeği hayallerinin peşinden göklere uçtu ve bir dilek ağacının dalında sonsuz sevgiyi bir tek o buldu' deniyordu. İşte o çiçeği aramaya geldim. Yoksa o çiçek misin?
- Evet benim.
- Benimle evlenir misin?
Uyu bebeğim evvel zamanlar içinde, çiçek masalları ile uyu da büyü. Ve gelecekte bir sabah; kendi baharında, gerçek aşkın kollarında uyan...
Mehtap Akdeniz
mehtap@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan TIRİŞKADAN NAĞMELER |
|
Herkes işine geldiği gibi, canı istediği gibi konuşsun. Bana ne kardeşim? Elalemin derdi beni mi gerdi? Herkes kendince bir yol tutturmuş gidiyor. Varsın gitsin. Hiç işim olmaz. Bak, sana gelince durum değişir. Sen bir yana dünya bir yana. Söz konusu sen olduğunda iş ciddiye biner. O zaman kayıtsız kalamam. Sigarayı bıraktığın için biraz sinirlisin. Anlıyorum. Ama bu seferde iyice sakız tiryakisi olup çıktın. Ne o öyle. Kutular dolusu sakız almışsın. Banyoda, aynanın önünde bile açılmamış sakız paketleri duruyor. Sence de biraz abartmadın mı?
Ne olur beni kendi aptal gündemine ekleme. Çok şirin falan değilsin. Müdür bile sana torpil geçiyormuş. Hiçbir şeyine karışmıyormuş. Hatta kimseye izin vermezken odasından internete bağlanmana bile ses çıkarmıyormuş. Bunun neresi iyi canım. Adam sana resmen asılıyor işte. Aklı sıra güzellik yapıp seni tavlayacak. Lamı cimi yok, bu işler böyledir. O adam kimseye hayır olsun diye güzellik yapmaz. Bence sen işi mahsus anlamazdan geliyorsun. Adamın sana kesik olması belki de senin de hoşuna gidiyor. Sen istediğin kadar kasıl. Yaşın otuzu çoktan geçti. İltifat edenler çok diye kendini hala çekici sanıyorsun. Ama kazın ayağı başka. Zaten ufacık tefecik bir şeysin. Kalça göğüs fukarası olduğunu kendin de her aynaya baktığında görüyorsun. Bodur tavuk her zaman piliçmiş. Tencereye koy da kaynat bakalım. Üç günde zor pişer. Bunların hepsi martaval, hepsi dalga dümen…
Sana olan ilgimi yanlış anlıyorsun. Onca senenin hatırı olmasa umurumda bile olmazsın. Ama ben müdürün değilim. Acaba elime düşer de razı edip yatağa atabilir miyim planları yapmıyorum. İyisin, hoşsun tamam da bulunmaz Hint Kumaşı da değilsin. Sıcaklığını, seninle sohbet etmeyi, arkadaşlığını, dürüstlüğünü, içtenliğini seviyorum. Ama hepsi bu… Öteki taraklarda bezim yok inan. Sen beni tanıdığın diğer erkeklerle karıştırıyorsun, Tamam, sonuçta bende erkeğim. Bu her gördüğüm kadının üzerine atlayacağım anlamını mı geliyor? Sen nasıl istersen öyle değerlendir. Bundan başka ne diyebilirim ki?
İstersen beni günah keçisi yapmadan önce kendini değerlendir. Senin ilişkilerin saçma sapan. Alper'i iki yıl önce Didim'e sen çağırmadın mı? Peki, gelseydi ne olacaktı? Bana sakın söğüt gölgesinde laflayacaktık, birlikte dondurma yiyecektik deme. Buna kargalar bile güler. Bir kadın bir erkeği yüzlerce kilometre uzaktaki bir kasabaya çekirdek çitlemeye çağırmaz. Çağırsa bile, bu amaçla hiçbir erkek yollara düşüp bu çağrıya kulak vermez. Sende bilirsin ki erkekler her zaman akıllarında daha fazlasını biriktirirler.
Bazı konularda duyarlılıklarını takdir ediyorum. İnsanların bazı konularda kendine özgü duyarlıklarının ve yaşamında bazı önceliklerinin olması çok hoşuma gider. Ama sen beni sık sık hayal kırıklığına uğratıyorsun. Hatta şaşırtıyorsun. İçkiliyken artan duyarlılığın ertesi gün kamyoncu muhabbetine dönüşüyor. Ben yaptığım hatalardan dolayı hiçbir zaman pişman olmadım ve pişmanlık duymadım. Laf ola beri gele. İçeriğinde boş, gereksiz, sığ ve kibir dolu anlamsız bir cümle. Her şeyden önce insan olmanın doğasına aykırı… Pişmanlıklarımız olmadan, hayıflanmadan, acı çekmeden nasıl yetişkin olunabilir ki? Sonuçta hepimiz hatalar yaptık. Hatalarımızın çoğunu zaman içinde görme fırsatımız oldu. Keşke böyle yapmasaydım, orada olmasaydım, acele edip yetişebilseydim, o lafı orada söylemeseydim dediğimiz onlarca durumla karşı karşıya kaldık. Arkamızı dönüp gitmek mümkün olsaydı belki giderdik. Ama gidemedik ve hatalarımız hep bizimle birlikte geldiler. Hadi buyur buradan yak. Ben hiç pişman olmadım demek bu kadar kolay mı sanki?
Son günlerde artık seni görmezden geliyorum. Durup dinlemekten kaçıyorum. Kendini dirhem satan, lütuf gibi sunan davranışlarına katlanamıyorum. Ateş olsan cürümün kadar yer yakarsın. Bu bulunmaz Hint Kumaşı hallerinden vaz geçmezsen hep böyle davranacağım. Senden uzak durmayı sürdüreceğim. Biliyorsun, uzak olmak herkesi azaltır. Zamanla sende bende azalacaksın. Kaybolup başka insanlara, başka yaşamlara gideceğiz.
İnsanlarla ilgili olarak basit psikolojik tahliller yapmayı sevmediğimi bilirsin. Ama konu sen olduğunda kendimi tutamıyorum. Köyde yetişip, sonradan biraz mürekkep yalayarak sınıf atlayan insanlarda bence önemli kişilik çatışmaları oluyor. Hırsları köylü kalıyor. Bütün yaşamlarını sanki küçük bir çevrede, sürekli komşu ailelerle rekabet ediyor gibi yaşıyorlar. Bu rekabetin düzeyi ise içinde hep biraz çekememezlik ve hep rezil bir haset duygusu barındırıyor. Yaşamlarını hep bir başkasıyla kıyaslayıp mutlu veya mutsuz oluyorlar. Ulaştıkları yere ait olma hissini sindirerek tadını çıkaramıyorlar. Bütün ömürlerini başkasının eşlerini, aile yaşamlarını, mobilyalarını, giysilerini takip ederek yaşıyorlar. Elde ettiklerine sevinemiyor, kendi kozalarını örmekten yoksun kelebek misali hep açıkta, hep ayazda yaşıyorlar. Davranışlarında bu tanımlara dokunan, örtüşen yerler var. Bazen dünyanın tepesinde oturur gibi davranıyorsun. Bazen de belirgin bir aşağılık duygusu içinde kıvranıyorsun. Sürekli başkalarına göre bir yer, bir konum bulma çabası içinde gereksiz yere çırpınıyorsun. Bırak bunları, dalgana bak…
En sonunda gülmenin, konuşmanın, dertleşmenin, suyunu çıkardık. Gözümüz aydın olsun. Ortada sözü edilecek hüzünlü bir ayrılık falan yok. Öfke, kin, nefret veya yarım kalmış öykülerin buruk tadı da… Bir sigara içimi kadar yakındık senle, bin arşın kadar uzak. Sessiz, sedasız ortadan kaybolmak yerine sana kendi penceremden gördüklerimi anlatmak istedim. Şairin değdi gibi özetlemek gerekirse. Sen benim hiçbir şeyimsin… Hepsi bu…
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
| | | |