 |
 |
|
20 Ekim 2006 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : İYİ BAYRAMLAR! |
Merhabalar,
Bir koca mübarek ayı daha bitirdik hayırlısıyla. Bayram tatilinin de eğrisi doğrusuna geldi, artık koca bir tatil cepte. Hoş, sayın büyüklerimiz aradaki iki günü resmi tatile katmasa da, memurumuz, çalışanımız işini bilir mutlaka. Bu tür tatiller çalışanlar için iyi olsa da işverenler için birer kabus oluyor biliyorsunuzdur. Yurtdışı ile iş yapıyorsanız 1 hafta tatil azap veriyor mesela. Tek tek bakıldığında diğer ülkelerle aramızda tatil günü sayısı bakımından pek fark yok aslında ama onlar daha çok birer günlük tatilleri tercih ettiklerinden göze batmıyor. Oysa bizde maaşallah tatili sihirli rakam dokuza uzatmak genlerimizde var. Mesela bizim çocuklar birkaç yıl sonra bayram tatilleri yaz tatiline denk gelecek diye şimdiden karalar bağlamış durumdalar. Neyse, eğer tatil gerektiği şekil ve anlamda değerlendirilebiliyorsa helali hoş olsun. Bakın önümüzde sevgi ve saygıyla beslenen bir bayram var. "Nerede o eski bayramlar" demek yerine, evden kaçmadan, büyükleri yok saymadan dolu dolu bir bayram geçirmeye bakalım. Çocuklar mutlu olmanın yolunu birşekilde nasılsa bulur ama büyüklerimizi mutlu etmek bizden geçiyor unutmayalım. Aman yediğimize içtiğimize dikkat edelim. Özellikle tatlıyı fazla kaçırmayalım. Size söylediğime bakmayın, bu aslında "Kızım sana söylüyorum oğlum Cem sen anla." durumudur, arzederim.
Efendim, bayram münasebetiyle Kahve Molası da zorunlu tatile giriyor. 30 Ekim Pazartesi tekrar buluşmak üzere hepinize mutlu, huzurlu, sağlıklı, büyüklü küçüklü ama bolca gülücüklü bir bayram dilerim. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Ahmet Taner Kışlalı |
|
Yedi yıl önce 19 Ekim sabahı Ankara Ümitköy'deki evinden İletişim Fakültesindeki dersine gitmek için park halindeki arabasına yaklaşan Ahmet Taner Kışlalı sileceklerin yanında bir paket görür. Onu alıp atmaya çalışmasıyla meydana gelen patlama Hocayı sonsuza kadar öğrencilerinden ve bizim aramızdan ayıracaktır. Profesör Kışlalı trafik kazasında yitirdiği ilk eşinin ardından bir zaman sonra yeniden evlenmiş ve havaların yeni soğumaya başladığı bu sonbahar sabahında minik kızı henüz bir yaşına gelmemiştir.
19 Ekim 2006'da, yani dün ağabey gazeteci Mehmet Ali Kışlalıyı Cebeci'deki İletişim Fakültesi Kampüsünde kardeşinin adı verilen salonda dinliyoruz. "Bunca yıldır kardeşimin ardından konuşacak gücü kendimde bulamadım "diyor ağabey, "Bugün yaparım dedim ama karşınızda yine çok heyecanlandım." diye ekliyor. Sonra hepimizin bu katledilmelerin ardından nedense düşünmeyi ihmal ettiğimiz insan yönünü anlatmaya çalışıyor Kışlalı, insafsızca yok edilen bu aile babasının.
Atatürk Cumhuriyeti henüz bir yaşındayken, anneleri Lütfiye ilk kadın öğretmen ordusuna katılmak için eğitim görmeye başlar, Adana'da. Sonraları Hüsnü Kışlalı ile evlenip, Kilis'te yaşamayı sürdürecektir aile. Doğdukları günden itibaren Atatürk devrimleriyle, Cumhuriyet çoşkusuyla tanışan üç kardeş, en büyükleri Mehmet Ali, küçükleri Ahmet Taner, hep bu atmosfer içinde büyüyeceklerdir. Özellikle büyükanne ve büyükbabaların varlığıyla aslında dini vecibelerin de tümüyle yerine getirildiği bir kocaman birlikteliktir bu.
Büyük ağabey ve ortanca kardeş küçük yaşlarda İstanbul'a, Galatasaray Lisesine yollanırken, görece daha çelimsiz küçük oğlan Ahmet Taner ortaokulu Kilis'te okuyacak, sonra Kabataş Lisesine geçecektir. Ağabey kardeşi yeniden bir araya getirecek kent Ankara'dır. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitiren Mehmet Kışlalı Ankara'da gazeteciliğe başlamış, kardeşi Ahmet Taner önce Fen Fakültesi hayaliyle geldiği başkentte, yeğenleri Hıncal ve Öcal Uluç'la birlikte Siyasala kaydolacaktır.1963'te üniversiteden mezun olacak Ahmet Taner, o sıralar ağabeyinin çıkarmakta olduğu Yeni Gündem Gazetesinde çoktan yazıp, çizmeye başlamıştır, Kilis'teki ortaokul sıralarında sivrildiği münazara hatipliğinden çok genç yaşlarda gazeteciliğe yönlenmiştir.
1967'de Fransa'da verdiği doktora tezi, Türkiye'deki siyasal yapı ve akımlar üzerinedir ve ağabey Kışlalı giderek daha fazla tıkanarak yaptığı dünkü konuşmada, bir gece önce yeniden gözden geçirdiği bu tez sayfalarından bütünüyle yetkin, bugünlerin Türkiye'sinin fotoğrafını büyük ustalıkla çeken bir birikimle yeniden yüz yüze geldiğini anlatacaktır.
Ahmet Taner'in spor muhabirliyle başlayan gazeteciliği, ağabey Kışlalının sonraları çıkardığı Yankı ve Haftaya Bakış Dergilerinde ülkenin siyasi konularına, değişik isimlerin görüşlerinin yansıtıldığı, değerlendirildiği makalelere doğru gelişecektir. Ahmet Taner Kışlalı bir yandan akademisyenliği, diğer yandan gazeteciliği sürdürürken, 1977 seçimlerinde Bülent Ecevit'in teklifiyle İzmir'den milletvekili seçilir ve kurulan kabinede Kültür Bakanlığı görevini üstlenir.
Derken 12 Eylül gelecek ve darbenin en şaşalı günlerinde Yankı Dergisinin küçük sarı yaprakları arasında YÖK'e en amansız eleştiriler Kışlalı ve ekibiyle kaleme alınacaktır. Ahmet Taner daha sonra Hasan Cemalin yöneticiliğindeki Cumhuriyet Gazetesi'ne geçecek ancak gazete yol ayrımına gelip, Cemal ve onu destekleyenlerle birlikte Kışlalı da "Ben de bu dönemde yazmaya başladım, ben de ayrılabilirim" deyince, İlhan Selçuk bu ekipten yalnızca O'nun kalması için israrcı olacaktır.
Sonrası biraz daha iyi anımsanıyor ilgili kamuoyunca. Ahmet Taner giderek Atatürkçülüğün en önemli, en kayda değer teorisyenlerinden , savunucularından biri olarak öne çıkacak, hem köşe yazılarıyla, hem kitaplarıyla, hem Üniversitedeki dersleriyle ve hem de Türkiye'nin hemen her köşesine otobüsle ulaştığı (Değişik Atatürkçü Düşünce Derneği Şubelerine giderek üç yılda beş yüzü aşkın konuşma yaptığı ve öldürüldüğü gün ajandasında üç aylık programının her gününün farklı bir yerde konuşma ve konferanslarla dolu olduğu belirtiliyor.) soluksuz koşuşturmasıyla fark edilecektir.
Mehmet Ali Kışlalı "Dileyen bu anma anına, dileyen kardeşini yitiren bir ağabeyin duygusallığına versin, ancak bugün de yarın da Türkiye gündemini, gazeteciliği, olup biteni inceleyecek kuşakların, araştırmacıların Ahmet Taner'in yerinin kesinlikle doldurulmadığı yönündeki tespitime katılacaktır." diye sözlerini tamamlıyor. Çünkü ne onun ne Uğur Mumcu'nun disiplini, bilimselliği, donanımı ve önemlisi yüreği, gözü pekliği bugünün gazetecisinde, O'nun Gazetesinde de bulunmamaktadır. Evet, çalışan, didinen, dürüst gazeteciler vardır ancak bu yerler doldurulamamıştır.
Cenaze törenine görevli bulunduğu Romanya'dan apar topar gelerek katılan zamanın Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun, acı içinde kıvranan ağabeyin "Onun mücadelesini sürdürecek onca insan var" sözlerine verdiği buruk "Göreceğiz bakalım" yanıtı bugün de aklındadır gazetecinin. Son derece toleranslı, sakin bir insan olan Ahmet Taner'in çok güvendiğini söylediği Türk Genci'nin Cumhuriyet'ini ne kadar sahip çıkacağını ise zaman gösterecektir.
Çok iyi bir hatip, müthiş çalışkan ve ülkesinin yaşadığı günceli, dünya tarihi gelişimiyle ustalıkla harmanlayan, yorumlayan Atatürk'ün sağlam neferi Ahmet Taner.
Ders verdiği amfi girişine yansıtılan "Ülkesinin bağımsızlığını pazara çıkaranlar, laik Türkiye Cumhuriyetinin temellerini sarsanlar ve onların destekçileri demokrat sayılıyorlarsa, ben demokrat değilim." diye şimdi hatırlayabildiğim sözleri, her biri referans yayın niteliğinde kitapları ile ses getiren bu yorulmaz savaşçının "ödülü"; evinin kapısında, eşinin ve kızının gözleri önünde katledilmek olacaktır.
Bu da bir başka ödül öyküsü işte!
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan POYRAZ, YAĞMUR VE SONBAHAR |
|
Yağmur yağıyor. Sabah sessiz, sakin ve fısıldar gibi başlamıştı. Şimdi deli bir poyrazla sarmaş dolaş birlikte sokakları geziyorlar. Poyraz işin tadını kaçırdı. İlk defa bu gün gördüm. Atkestaneleri kaldırımlara dökülmeye başlamış. Çınarların yaprak uçları kurumaya, akasyalarınkiler ise dökülmeye başlamış. Anlayacağınız, sonbahar sokakları yavaş yavaş kendi rengine boyuyor. Kavaklar bu sene yapraklarını aşağıdan dökmeye başlamış. Kış yumuşak geçecekmiş. Ayvanın da az olması buna işaret ediyormuş.
- Sular soğumadı, deniz soğumazsa balık kaçar gider. Hamsiyi bile sadece televizyonlarda görürüz. Hemencecik Batum'a, oradan da kuzeye geçip gider. Denizin soğuması lazım… Poyraz bu sene çok az esiyor. Havalara baksana, günlük güneşlik, yazdan kalma.
- İyi de sayılı fırtınaların zamanı gelip geçtim mi? Kestane karası falan…
- Kestane karası geçeli çok oldu. Her seneki gibi fırtına yapmadı kine. Biraz lodos, ardından da yağmur… Deniz biraz çalkandı. Havalar geçip gitti. Balık olsa bile deniz soğumadan bir işe yaramaz. Sular sıcakken tutulan balık gevşek olur. Daha İstanbul'a varmadan hastalanır. Deniz soğumadan balık yağlanmaz, balık tuzlusu bile yapılmaz.
- Denizde balık yok mu yani? Hem de bu mevsimde…
- Balık var ama ufak. Ağlardan akıp geçiyor. Bizim ağlar zaten bu kadar küçük balığı tutamaz. Geçenlerde yirmi kasa teslim ettim. Tanesi 20 kuruş. Al da sen hesapla. Mazot parasını bile çakıramıyoruz. Bunun neresi balıkçılık. Böyle giderse bu sene balık işi nanay… Bu poyrazla yağmur sürerse belki deniz soğur. Balığın neşesi yerine gelir.
İbrahim kaptanla sohbeti kesip dışarı çıktım. Otelin önünde buluşmaya karar vermiştik. Sabahki havaya aldanıp böyle bir karar verdiğim için biraz pişmandım. Benim yüzümden oraya ıslanmış olarak gelebilirdi. Kendimi biraz duvarın kuytusuna gizleyip beklemeye başladım. Keşke minibüsle gelse diyordum. Çünkü bu havada yürümek resmen delilik. Postanenin önündeki kaldırımdan havuza doğru ilerlerken onu gördüm.
- Bu havada şemsiyesiz mi çıktın?
- Şemsiyesiz çıkmadım, şemsiyeyi kaldırıp attım.
- Niye attın, aklını mı kaçırdın?
- Rüzgâr aldı şemsiyeyi ters çevirdi. Bütün tellerini kırdı. Baktım düzelecek gibi değil.
Kızdım, kaldırıp attım işte.
- Öyleyse iyi etmişsin. Özür dilerim. Havanın değişeceğini tahmin edemedim? İstemeden seni bu havada yürütmüş oldum.
- Önemli değil, bazen olur böyle şeyler.
- Nereye gidelim? Ramazanda bazı yerleri kapatmışlar.
- Nargile kafeye gidelim.
- Tamam bana uyar.
Aşıkları caddesi boyunca yürüyüp kafeye gittik. Park ve salıncaklar daha dün çocuklarla doluydu. Bu gün ıpıssız kalmış. Vali konağının bahçesindeki kocaman manolya ağacı çiçek açmaya devam ediyordu. Çay bahçeleri biraz da ramazanın etkisiyle masa ve sandalyelerini toplamıştı. Yelken kulübünün balkonu kapatılmış, artık masalar içeriye alınmıştı.
- Sana bir şemsiye alayım bari. Nasılsa benim yüzümden kırıldı.
- Amannn, boş ver. On liralık şemsiye kırk yıl dayanacak değil di ya.
- Gerçekten diyorum bak. Ama senin beğendiğin bir şey olsun da isterim.
- Boş ver şemsiyeyi şimdi, oturalım şurada.
Biz şemsiye sohbeti yaparken yeni yetme garson geldi. Ne istersiniz diye sordu. Ona bir
kahve, kendime de çikolata kokulu bir nargile sipariş ettim. Kahve çabucak geldi. Nargilenin hazırlanması biraz zaman gerektiriyordu. Perdeleri yukarıya doğru çekilerek katlanmış pencerelerden denize baktım. Karadeniz iyice kararmıştı. Kırılan dalgaların uçlarındaki beyaz köpüklere güneş vurmadığı için donuk görünüyordu.
Bu gün gördüğüm en güzel şey şu anda karşımda oturan kadındı. Bir de yerlere, kaldırımdaki sığ birikintilere sıçramış atkestaneleriydi. Yakında sarmaşıkların yaprakları da kıpkırmızı olur, bahçelerin görüntüsü kıştan önceki en renkli halini alırdı. Ondan sonrası uzun bir kış... Ne kadar doğrudur, bilmiyorum. Atkestanesi evin içinde bir yerlere bırakılırsa yünlü kumaşlara ve halılara dadanan güveler gelmezmiş. Güvelere aldırdığım yok ama ben onların görünüşünü gerçekten severim. Yeni kesilmiş kiraz ağacı gövdesi gibi kırmızıdan başlayarak koyu kahveye doğru birbiri içine geçmiş renkleri, cilalanmış gibi pırıl pırıl görüntüsü beni kendine çeker. Her gördüğümde mutlaka eğilip yerden birkaç tane alırım. Onlarla parmaklarımı oyalamayı, avucumda yuvarlamaları severim.
- Müge ile Alper'in düğünü varmış. Bu hafta sonu Adabahçe'de…
- Yapma be, yazık, acıdım bak şimdi.
- Bize kim acısın?
- Acınacak ne var ki bizim halimizde?
- Bilmem…
Taş geldi, kendi gediğine oturdu. Son söylenen "bilmem" kulağa hiç iyi gelmeyen bir tınıda
söylendi. Çok manalı bir "bilmem" oldu. Zor bilmece, rakamları bir türlü yerine oturmayan Japon bulmacası gibi bir şey. Evlilik aşkı öldürmeden, evliliği öldürmenin bir yolunu bulmalı. Konu buraya gelince her zamanki gibi aramızda kocaman, derin, sessizlik dolu bir çukur oluştu. Bunun bir tek anlamı vardı. Yine bir süreliğine kendi dünyalarımıza çekileceğiz. Bu poyraz ve yağmur sokaklardan çok bizi vuracak. Evlilik hiç bana göre değil.
- Nerede kaldın aşkım.
- Özür dilerim, bir arkadaşa rastladım da.
- Her akşam , her akşam… Rastlayacak ne kadar çok arkadaşın varmış? Ben saatlerdir evde tek başıma seni bekliyorum. Sen kendi alemindesin. Umurunda bile değil.
- Lütfen ama bir tanem. Özür diledim işte. Daha ne istiyorsun.
- Tamam, özür diledin, her şey halloldu. Ne kadar kolay dimi ?
Benim için bütün evliliklerde acayip bir şeyler vardı. Kırılgan, dengeleri tahrip eden, renkleri
silen anlaşılmaz bir kimya… Susuyorduk. Konuşsak yine geçmişi tekrarlayacak, söylenen sözlerin taşıdığı sellerde boğulacaktık. Zaten , evlenmek için olmazsa olmazlarımız vardı. Kilitli kapılarımıza ve mühürlü sandıklarımıza sakladığımız anlaşmazlıklarımız…
- Bu gün yemek yapamadım. Canım istemedi işte anlasana. Bu akşam da geçiştirelim. Çay demleyeyim, kahvaltı edelim. Akşam kahvaltı niye olmasın. Hafif olur hem de, sağlıklı… Dışardan bir şeyler alsaydın madem. Pide, lahmacun, pizza her neyse işte…
- Sen de bana hiç yardımcı olmuyorsun ama. Her gün ne pişireceğimi düşünmekten anam ağlıyor. Ben yemek yaparken televizyonun başından bari kalk. Bir salata yap. Elini bir şeye sürsen günaha girersin sanki.
- Annen uğradı bu gün. Zehra'nın evine güne gelmiş. Kahve içtik karşılıklı gelin kaynana. Enişten kardeşine evlilik yıl dönümünde adana burması almış. Anlata anlata bitiremedi. Alt tarafı bilezik işte. Bak buraya yazıyorum. Aklınca laf sokmaya çalışıyor bu kadın. Derdinin ne olduğunu tam olarak bende anlamadım. Bana ne eniştenden, kardeşinden. Karnında bir şey var bu kadının. Yakında kokusu nasılsa çıkar. Lafı dönüp dolaştırdı ama diyeceği neyse onu söylemedi. Durdu durdu "Baban hala içiyor mu?" diye sordu. Duymazdan geldim. Babam içiyor mu içmiyor mu ben nerden bileyim?
Evlilik hiç akıllı bir şey değildi. Neresinden bakarsan ayrı bir sıkıntı. Sinop'a sonbahar gelmişti. Kucağı yaprak yüklü zamanlar… Poyraz kuşanmış, lodos biriktirmiş, yıldız denizlerinin kuduz köpek gibi köpük köpük dalgalarla kıyıları ısırdığı o mevsim gelmişti. Adabahçe düğün salonunda ramazana rağmen bir düğün olacaktı. Bu gün gördüğüm en güzel şey, karşımda oturan o güzel kız benimle evlenmek istiyordu. Boş sözlerle oyalamaya çalışırsam onu kaybedecektim. Sonbahar hem yazın bütün resimlerini hem de bizim sokaklara düşen görüntümüzü silip atacaktı. Dallarından düşen at kestaneleri gibi kaldırımlarda yuvarlanıp kaybolacaktık. Kendimi çaresiz ve köşeye kıstırılmış gibi hissediyordum. Aşağısı sakal, yukarısı bıyıktı…
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Yansımalar : Nesrin Özyaycı BAYRAM... |
|
Bayram nedir?
Olmayana kavuşmaktır
Açlıktan tokluğa,
Yokluktan varlığa,
Hasretten kavuşmağa,
BAYRAM denir
Dinimizde, töremizde...
Kalabalık bir dünyada açlık. İradeyi zorlayan sınırlar. Bu sınıra dokunabilmek, yok edebilmek... Küreselleşen dünyamızda "doygunluk" oldukça zor günümüzde. Takılmışız sınırsızlık, özgürlük sevdasına. Gidiyoruz. Hedefimizi de, mutlu olmasını da bilmiyoruz... Aza kanaat bitmiş. Çokluklar dünyasına katıldık. Çokluklar içinde yalnızlıklar. Açlıklarımız, doyumlarımız...
Çocukluğumuzun ramazan günleri nerelerde?. Oruç tuttuğumuz ilk okul sıralarımızı anımsadım birden. Okuldan gelip siyah önlüğümüzü çıkartıp tavuk kümesindeki yumurtaları aldığımız günler. Mutluyduk. Evlerimiz vardı iki katlı, iki gözlü. Alt katta ekmek yaptığımız boş alan. Kümesimiz az ötede. Okul dönüşü ördek, tavuk, çiçek, kılıç şeklinde kahkelerle orucumuzu açardık. Öyle pastaneler, marketler yoktu. Hayaldi hepsi hayal. Mektep dağılışlarında kapı önünde horozlu şekerler satan Hilmi amcam neredesin? Fitilli kırmızı paltomu severdim. Terziler dikerdi eşyamızı. LCW, ADİDAS, SLAZENGER, BENETTON markalar yoktu . Anam rahmetli halama biçtirir birlikte dikerdik pazenleri, basmaları.
Orucumuzu açmak için bütün aile yer sofrasının etrafına dizilirdik. Rahmetli nenemin "emir yok" sesini hep duyarım içimden, ramazanlarda yalnız iftar sofralarımda. Ramazan davetlerini unutamam. Öyle restaurantlar da iftar mı açılırdı. "Ayıp" derlerdi "evinde yemek yapmamış da falanca yere götürmüş" derlerdi. Sıra geceleri dolanılırdı bütün sülale bir bir.
Teyzelerimiz, dayılarımız, halalarımız... Babalarımız zaten baş roldeydi analarımızla birlikte. Sırayla toplanırdık bir evde, çıtır çıtır yanan sobanın etrafında... Ne sıcak bir kaynaşma. Yoğurtlu patates, (içli) köfteler, yoğurtlu nohutlu tarhınlı dövme çorbası, düğün çorbası, dolma türü yemekler yeşilliklerle sofralarımızı süslemiştir.
Rahmetli dayımın teyzemde, silindir mangalda pişirdiği kadayıfın tadını arıyorum. Sobadan çektiği ateşle, sade yağla pişirdiği o pespembe yüzlü cevizli kadayıflar sıcak dostluklardan dolayı mı çok lezzetliydi?. Ne kadar çok şey değişti. Yemek yenir, büyükler teravih namazına gider bütün kuzenler, amcalarımız, dayılarımız, enişteler sıcak sohbetlerle gülüşürdük.
Sımsıcak mutluyduk...Ne TV ne Radyo ilgimizi çekerdi. Çol çocuk eğlenirdik...Ramazan falan dinlemez sahura kadar şakur şukur söyleşir oynarlardı. Güzellikler gerilerde, uzaklarda, gurubun arkasında kaldı. Sevgiler, Dostlular internet kablolarına, cep telefonları mesajlarına takıldı kaldı. Şifrelerle sınırlandık, kuşatıldık. Maalesef bu sonuca geldik zoraki soğuk, globalleşen dünyada.
Orucun kazandırdığı manevi/ruhani doyumu hep sevmişimdir. Tadanlar bilir. Tutmayanlara lafım olamaz, saygı da duyarım. Bazen yalnız kalmak istiyoruz, ruhen de bedenen de bu yalnızlığa oruçla yaklaşıyoruz. Şükür, hamd, kanaat, direnebilmenin gücünü, iradesini tartıyoruz. Yaşayanlar anlar...
Geleneksel Bayram öncesi hazırlıklarımız. Halen devam eden yuvarlama tutkumuz. Evde hazırlanan çeşitli yemekler, zerde, sütlaç gibi ikramların tadı epey kaçmadı mı?Ev temizliğimizi kendimiz yapardık, şimdi azınlıktayız. Öyle eve kadın çağırma lüksü hiç yoktu. Herkes evinin kadınıydı. Sahi neden kadınlarımız ellerini işe vurmakta zorlanıyorlar? Öncelikle kadın kadınca, erkek de erkekçe işlerin altın elini koysa! Çalışmak, uğraşmak kadar terapi olamaz insana! Evimizin merdivenlerini, kapımızın önünü süpürüp, hortumla sulayıp, yıkamalıydık. Komşu kızlarıyla annelerimizin ellerimize yaktığı kınalar. Hamurlarla ne şekiller yapılırdı; kalp, çiçek, lale, merdiven gibi. Avucumuza yayılan şekillerin üzerine kına yakılırdı. Kınasız ellerimiz soldu, tırnaklarımız batılılaştı. İyi mi oldu? Bilmem ki... Kızlar gelin gibi, erkeler damat gibi giyinirdi hangi yaşta olurlarsa olsunlar. Sabahı zor ederdik hayal dünyamıza sarılıp. Uyandığımızda, çocuklar gibi şen, cıvıl cıvıldık... Zaten çocuktuk, halen de çocuğuz! Babalar, erkek çocuklarla bayram namazına gider anneler kızlarıyla yemeği hazırlardı. Zorunluyduk, şarttı o yemeği yememiz sabahın körün de. Hiç sevmezdim açıkça erkenden yemek yemeği, adet buydu. Yemekten sonra bulaşıklar yıkanmalı, ortalık toparlanmalı, giyinmeliydik. Büyüklerin elleri öpülür, gülümseyen yüzler dolardı yeryüzünü. Küskünler barışırdı. Öyle telafisi büyük küskünlükler yoktu. Şimdi hepimiz kanlı bıçaklı!
Rahmetli sevgi deposu dedem. Karıncalar gibi dolanırdık etrafında. Ramazanda beni, orucumu sırtında gezdirirdi. Saygısı sevgisi derin yüreğimde. En büyük 2.5 lira harçlığı bana verirdi. Bayram yerleri kurulur, bütün sülale çocukları harçlığımızı orada harcardık...Küçük lunaparklardı bayram yerleri. Aman ne zevk verirdi ne eğlence. Bazen da çamura düşer bayramlığımızı kirletir, iki gözü iki çeşme, ağlaya zırlaya annemizden işiteceğimiz azarı düşünürdük.
Bayram süresince yorulurduk ne, surat asmak haddimize mi? Her gelenle ilgilenir ikramda bulunurduk. Hazna(kilere benzer bölüm)da geniş kalaylı su dolu bakır leğenler içine boşalmış zerde sütlü aç çirtikli sahanları bırakırdık, kenarlarının ıslanması için. Tırnaklarımızın dibi ayrılırdı değil mi sevgili ABİGEM Dış Ticaret Danışmanı Filiz Çayırgan, şimdi Çin'de bir Fuarda olan Onur Modaevi sahibi Serpil Uza, emekli olup evinde hep okuyan, Fizikçi öğretmen filozof Serpil Baharoğlu arkadaşlarım. Mutfak tezgahında dibi tutmuş nohutlu dövme çorbası kazanına, tırnağımızı vere vere, boyumuz ulaşmadan nasıl yıkadığımızı hatırlattınız bana şimdi. Güzel arkadaşlarım, kardeşlerim! Farklıydık, farklıyız, farklı da olacağız inadına açan uçurum çiçekleri gibi... Sıkılırdık, yorulurduk, ağzımızı da açamazdık. "Kızlar, kadınlar yorulmaz, başları ağrımaz..."diye öğretildi bize. Misafirliğe giderdik. Kesinlikle öyle her şeye açgözlü saldıramazdık . Anamız! Aman Tanrım gözünün içine bakarda öyle çikolata alırdık, ödümüz kopardı yanlış yapacağız diye. Birden fazla almak mümkün mü ?"Ayıp "çok verilmişti bize. İyi mi edildi? Tartışılır. Kanaatkar, tok gönüllü olmayı aileden öğrendik . Analarımız ilk öğretmenlerimizdi. Hiç bir şeyimizi eksik etmediler, ama çok sınırladılar çoook. O belirgin sınırları hep hissederek yaşadık.
İlkokul öğretmenlerimiz. Genelde aynı mahallede otururduk. Hatırladığım kadarıyla arkadaşlarla gidilirdi. Bize ütülü, üçgen şeklinde katlanmış mendil verirdi öğretmenlerimiz. Nasıl da sevinirdik. Şimdiki gibi, kağıt, ıslak mendiller satılmazdı çocukların ellerinde sağda solda. Bayram biter, mutlu bir şekilde okulumuza giderdik.
Bayramınızı en içten duygularımla kutluyorum...
Her şey olabildiğince, gönlünüzce olsun...
Nesrin Özyaycı
http://www.nesrinozyayci.com
| | |
|