 |
 |
|
12 Ocak 2007 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Şarj zamanı geldi!.. | Merhabalar,
Oldukça yoğun ve hızlı bir hafta geçirdim pek çoğunuz gibi. Sizi bilmem ama ben böyle sisli puslu havalarda daha rahat çalışıyorum. Belki aklım dışarıda kalmıyor ondandır. Yeni yıla girdik, üzerinden bir de 11 gün geçti ama hala o melun kış gelmedi. Üşümekle üşümemek arasında gidip gelirken, yakıp yakmamakta kararsız kaldığım kombi nedeniyle olsa gerek şu anda gövdemin üzerinde kocaman bir kazan taşımaktayım. Ağrımaktan ziyade ağırlaşıyor böyle zamanlarda. Ek olarak kulak çınlama orkestrası da müziğin dozunu artırmış durumda. Yani anlayacağınız haftanın sonuna doğru hafif pil bitmesi durumu yaşamaktayım. Hafta sonu pilleri şarj etmek üzere sizi arkadaşlarımla başbaşa bırakıp çekiliyorum izninizle. Güzel yazılarımızı okurken bir yandan da rahmetli Melih Kibar'ın Mesaj adını verdiği çok güzel bir çalışmasını dinlemeyi de unutmayın. Hafta başı görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın İnsan olmak ve insan kalmak uğraşı |
|
Hiç bitmeyecek, hiç bitmesin bu 'okuma serüvenimiz'!
Geçenlerde Tahir Ceylan "Kocaoğlanlar Memleketi" başlıklı köşe yazısında (CBT) erkekleri dört kategoriye ayırabildiğini öne sürüyordu: " Bilgeliği yok, mistikliği çok = yobaz; hem bilgeliği hem mistikliği yok = holigan, hem bilge hem mistik = derviş; bilgeliği çok mistikliği yok = filazof."
Okumayı sürdürelim:" Etrafa bakınız yobaz ve holiganlardan ibaret güruhlar göreceksiniz. Bunlar hayatı kendi çapında bilgeliği olan babadan değil-çünkü baba artık evde, yanı başlarında bulunmuyor- kendi dürtülerinden öğren(eme)mişlerdir. O yüzden esneklik, kendine sınır koyabilmek, işbirliği yapabilmek, kendini eleştirmek, taktir edebilmek, ya hep ya hiçten vazgeçebilmek, kaybederek de sağlıklı olabilmek, yalnız kalabilmek, bazen serserilik oyunu oynayabilmek, başka biçimde de var olabilmek, küsebilecek kadar ilkeli, barışabilecek kadar sade olmak, kendini okşayabilmek ve başkasının okşamasına bırakabilmek, mahvolmadan felaketlere üzülmek ve yıllarca sevmeye devam edebilmek, yani modern derviş, gündelik bir filozof olabilmek onlara yabancıdır."
Yukarıdaki -yazara göre erkekleri sınıflayan- insan ve yaşamaya dair özellikleri, notları yeniden yeniden okudum. Bu satırlar beni; yıllardır yalnızca başarılı olmaya koşullandı(rdı)ğımız, bu başarılı olma saplantısını (para kazanmak, köşe dönmek olarak okunabilir.) özellikle son zamanda "ne pahasına olursa olsun"la, pekiş(tir)diğimiz bir aile ve toplum gündeliğinde, dünya düzeninde; yalnız erkek çocuklarına değil, 'bütün çocuklarımıza neleri veriyoruz /sunuyoruz?' sorusuna götürdü.
Neleri veriyoruz? Neleri yaşatıyoruz? Gelecekten ne bekliyoruz?
Sahi "insan olmayı, insan kalmayı, vicdanı, sevmeyi", bütün bunları öğretebiliyor muyuz çocuklarımıza? Birer modern derviş, gündelik bir filazof gibi davranabiliyor muyuz?
Bu öğretinin yollarını hazırlayacak okuma alışkanlıkları, edebiyat, sanat, müzik düşkünlükleri aşılayabiliyor muyuz?
Kendilerini -her yaşta- sorgulayabilecek, ülkelerinde, dünyada, insanda olup biteni hep merak edecek, ettirecek bir yoğunlaşmayı hazırlıyor muyuz?
Mehmet Eroğlu'nun yayınlanan onuncu ve şimdilik sonuncu kitabı "Belleğin Kış Uykusu" da; yazarın önceki kitapları gibi bir "İnsan olmak ve insan kalmak muhasebesi" üzerine kurulu "okuma hediyesi".
İnsan olmak ve insan kalmak
Yine her Eroğlu Kitabında olduğu gibi neredeyse her sayfasında üzerine günlerce düşünebileceğiniz, tartışabileceğiniz, sorular, açılımlar, alıntılar... Bu son kitabın kapak sayfasından romanın iskeletini de oluşturan şu üç soruyu ve benim çok önemsediğim bir kaç kitap alıntısını paylaşmak istiyorum:
- Acısız hayat bizi mutlu eder mi?
- İçinde bir tutam sevgi olan hayatımızdan, ne kadar kötü olursa olsun vazgeçebilir miyiz?
- Gerçek sevginin bir nedeni var mıdır?
Üçüncü soruya Eroğlu zaten Kitabının enbaşına ünlü Fransız Yazar Pascal Quingard'dan taşıdığı alıntıyla ilk elden yanıt vermiş; "Bir neden aramak, sevgiyi yok eder. Sevilen bir seye anlam uydurmak, yalan soylemektir..."
Ve kimi diğerleri...
"Kendine insan diyen herkes aşktan yana olmalıdır." "Hayatı değerli kılan nedir?... İnsan olan, insani olan herşeye dikkat gösterir, sever."
"Edebiyat bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varamadığımız hayatlar hediye eder."
Kitabı bitirdiğimde, bu son alıntının hemen ertesinden (Sahife 270) Eroğlu'nun satırları aklıma düştü: ' (Edebiyat Öğretmeni Annesinin) öğudune uymuş, o kadar kitap okumuş, ama edebiyat ona acısız bir hayat hediye etmek yana, acılarını keskinleştiren bir bilinç vermişti.'
Sahiden Eroğlu gibi ellili yaşlarındaki bu son Romanının Kahramanı -bu yaşta!- yeni, azcıkta tasasız bir yaşam kurmaya kalkışmış ancak iki önceki kitabını "Hala vicdanını koruyabilenlere" armağan eden Yazar; bu kahramanına da yeni bir vicdan muhasebesi yaptırmış ve çektiği (muhtemelen çekmekte olduğu tüm acılara karşın) yaşanmış bir tutam sevgi, bir tutam anı, değer uğruna Kahraman yeni -rahat- yaşamı kabul etmemiştir!
Bütün okurlara, özellikle benim gibi kırklı; ellili ve hatta otuzlu yaşları sürenlere önerilir "Belleğin Kış Uykusu". Kendinizle sağlam bir hesaplaşma yapmak istiyor ve bugüne kadar erteliyorsaniz birebir!
Sonunda kös kös yaşadıklarınızı ve kendinizi kucaklasanızda, böylesi iyi geliyor!
Birkaç gündür Yazar Truman Capote'nin -özyaşamoyküsel izleriyle- "Soğukkanlılıkla" şeklinde Türkçeye çevrilmiş romanı baz alınarak çekilmiş ve geçen sezon başrol oyuncusu müthiş döktüren Hoffman'a "En iyi Erken Oyuncu Oskarı" getiren Capote Filminden - nasılsa aklıma gelmiş, şu an anımsayabildiğim kadarı ile- "Hemen yanıma çağırdım. Hiç durmadan, ne olursa olsun, hic durmadan konuşmasını istedim. Çünkü hiç bir şey düşünmek istemiyordum o sıra!" diyen sözleri gözümün önümdeydi.
Gerçekten edebiyat farkındalıkları, farkındalıklar hesaplaşmaları, hesaplaşmalar acıları kovalıyordu. Ancak insan olmak ve -hele bu devirde- insan kalmaya uğraşmak böyle bir şeydi işte! 'Modern dervişlik, gündelik filazofluk'!. Bazen bu acılar ağırlaşır hatta hiç bir şey düşünmek istemediğiniz dönemler de çıkmaz mı 'insan'ın önüne?
Çıkar! Benimkisi de öyleydi işte! Yine de Mehmet Eroğlu'nun kendiyle hasaplaştığı roman iyi geldi bana!
Ne yapalım başka çare yok! Ya radyodan bir şarkı tutacaksınız ya da
Ya da okuyacaksınız...
İyi geliyor!
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          1 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan YAZMANIN KURAK MEVSİMİ |
|
Kendimi eve kapattım ama hiçbir işe yaramadı. Odamda saatlerce dolanıp duruyorum. Ama bir çıkış yolu bulamıyorum. İnsan kendisiyle kavgalardan bile yenik çıkıyorsa durum zaten pek iç açıcı değildir. "Önce netteki gazetelere bir göz atayım. Yarım saat sonra başlarım." diye kendime söz veriyorum. Yarım saat geçip gidiyor, ardından bir saat, iki saat derken koca gün bitiyor. Üç satır bile yazamadan saat gecenin bilmem kaçı oluveriyor. Yarın denerim diye düşünüyorum. Yarın kendime daha acımasız davranmaya karar veriyorum. Her gün karşıma başka bir yarın daha çıkıyor. Yeniden bütün işi öteki yarının sırtına yıkıyorum. Anlayacağınız sürekli erteleyip duruyorum.
Üzerime acayip bir üşengeçlik çöktü. Nasılsa yazdıklarım milyonlarca kişinin okuduğu günlük gazetelerin baş sayfasında çıkmayacak. Sorun konu sıkıntısı ya da okuyucuya karşı duyduğum sorumluluk duygusunun ağırlığından kaynaklanmıyor. Zaten saçma sapan şeyler yazdığımda bile kimse beni incitecek şey de söylemiyor. Elbette zihnimi kurcalayan cümleler içinde öncelikli olanlar var. Onları yazıp bir an evvel kurtulmam lazım. Çünkü onları başıboş bırakırsam sırada bekleyenlere eziyet eder, sürekli didişip dururlar.
Haklısınız, durumum biraz depresyon kokuyor gibi algılanmaya çok uygun. Yakından tanıyanlar bilirler. Bir elim yağda öteki baldadır. Derin sosyal ve politik sorunlar içinde duvardan duvara savrulmak gibi sıkıntılar yaşamam. Terazim genelde küçük ağırlıkları tartmaya uygundur. Bu yüzden beklide yıllardır kadın ve erkek ilişkilerini yazarım. Herkesin iyice orada burada okumaktan, dinlemekten gına geldiği, ilginçliğini yitirmiş olaylar, tartışmalar, gel-gitler anlatırım. Trenler devrilir, maden işçileri göçük altında kalırlar, işsizlik tavan yapar, insanlar hızla yoksullaşır, suç patlar, sokaklarda küçük yaşta çocuklar incecik bedenleri satarlar benim ruhum bile duymaz. Çok eskiden Şener ŞEN'in bir filmini izlemiştim. Adı, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni'ydi. O filmde yönetmen yaptığı işten sıkılıp kırk yılın başında sosyal içerikli bir film yapıyordu. Elbette film sinema çevrelerinde beğenilmiyor ve başarısız oluyordu. Sonrası malum hikâye, mutsuzluk, intihar girişimi ve büyük yıkım... Sanırım bende sosyal konulara duyarlılık gösterip bir şeyler yazmaya çalışsam sonum böyle olacak.
Tam üç gündür evin içinde dolanıp duruyorum. Bilgisayarın başına oturuyorum. Aklımda olmayan bir sürü şeyi yapıyorum ama bir türlü odaklanıp yeni bir yazıya başlayamıyorum. Oysa kendime sözüm vardı. Bayram tatili ve yılbaşı bana yazmak için bir sürü zaman sağlayacaktı. Bayram yeni yılla harmanlanıp geçip gitti. Bir kitapta okumuştum. Zamanın akışını sakın kendi haline bırakmayın. Geçip gittikten sonra onu asla geri getiremezsiniz."diyordu. Sonra öğütlerini sürdürüyordu. Bir yılın önemini anlamak için sınıfta kalan öğrenciye sorun, bir ayın önemini, bir günün, bir saatin, bir dakikanın, bir saniyenin önemini anlamak için bilmem kime sorun diyordu. Önce panik olmuştum. Benim savrulup gitmiş çok fazla senelerim ve aylarım vardı. Daha küçük birimleri hiç dikkate bile almıyordum. Bundan sonra hiçbir şeyi ertelememeliydim. Çok çalışmam ve zamanı verimli kullanmam gerekiyordu. Ama çok geçmeden işin öteki yüzünü görüverdim. Yaşamak zamanın peşinden koşmak değildi. Beynimde sürekli koşturan bir kronometreye bağlı olmak hayatın bütün güzelliklerini gereksiz hale getiriyordu. İnsan dediğin televizyon karşısında bayılan, sabah yataktan sürünerek çıkan, beş dakika çay molası için işine ara verdiğinde yarım saati kaşla göz arası lüpleten biyolojik bir varlıktı. Ne kadar anlaşılır olursa olsun yine de koskocaman üç günü evin içinde uyuz uyuz gezinerek geçirmenin kabul edilebilir bir tarafı yoktu.
Üç gündür evimde hapistim. Aklımda binlerce düşünce durmaksızın dans ediyorrdu. Günün sonunda yatağıma büyük bir suçluluk duygusu içinde giriyordum. Kendime verdiğim sözleri bile tutamıyordum. Sözde tam üç gün önce bir öyküye başlayacaktım. İlla öykü olacak diye de koşullanmamıştım. İçinde şiir kırıntıları olan bir denemeye de razıydım. Ama tek satır bile yazamadım. Yazıklar olsun emi, yuh olsun be bana…
Çiçekleri suluyorum, sonra oraya buraya saçılmış eşyaları, odamı topluyorum. "Bir bardak demli çay beni kendime getirir." diyorum. Çaydanlığı ocağın üzerine koyarken acıktığımı anımsıyorum. Önce karnımı doyurup sonra çay içmeliyim diye düşünüyorum. Çaydan vaz geçip makarna haşlıyorum. Yanında bir salata yapsam makarna güzel bir ziyafete dönüşecekti. Çok zaman kaybetmek istemiyordum. En iyisi bu işi en kestirmeden halledip bilgisayarın başına dönmek." diyorum. Her işin, her eylemin sonu bilgisayar başına oturmak gibi bir tasarlamayla sona eriyordu. Bilgisayar başına oturunca beynimdeki bütün cümleler siliniyor, yazılabilme özelliklerini yitiriyordu. Üç gündür boşu boşuna kendimi eve hapsettim. Keşke çıkıp dolaşsaydım. Kendimi eve hapsetmek yerine belki gidip sahilde bir kahveye oturmalıydım. Pencere kıyısında bir masaya oturup denizin üzerinde küçük yuvarlaklar çizen yağmuru seyretmeliydim.
Bazen yağmurlar bizi unutur. Kurak bir mevsime gireriz. Aylarca gökyüzünde bulut koşturduğumuz günler gelip çatar. Kelimelerin dur durak bilmeden zihnimizden etrafa saçıldığı zamanları mumla ararız. Her kıpırtıdan bir rüzgâr, bir deli bekleriz. Ardından sicim gibi bir yağmur düşleriz. İnadına rüzgârlar susar, yağmurlar yağmaz. İşte tam böyle bir mevsimdeyim. Tam üç gündür evin içinde dolanıp duruyorum. Birkaç satır yazmak dışında her şeyi yaptım. Musluğu tamir ettim, daha önce sıkılıp bir kenara attığım kitapları yeniden okumaya başladım. Hiç sevmediğim halde akrabalarımın hepsini bir bir arayarak yeni yıl ve bayramlarını kutladım. Evden çıkmadığım halde bütün ayakkabılarımı boyadım. Tam üç gündür kıvranıyorum. Hala üç cümle bile yazmadım.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Vuslat ve Hasret |
|
Ufak ufak toparlanma zamanı gelmişti. Hemen hemen her gün bu saatlerde içinde karşı konulmaz bir hasret, dalga dalga tüm vücuduna yayılırdı. Üstelik birkaç gündür hiç görememenin burukluğu da üzerindeydi. Bayram nedeniyle süslemişler, püslemişler ama beklentisini gerçekleştirmemişlerdi. Üstelik yeni yıl gelmiş, aylardan Ocak, günlerden Perşembe olmuştu. Kısacası; 2006'dan beri görüşememişlerdi. Sıkıntıdan patlamak üzereydi. Zaten iri olan burun delikleri iki kat daha açılmış; iri gözleri hasretle dolmuş, ağlamasına da neredeyse ramak kalmıştı. Huysuzluğu da her halinden belli oluyordu. Ayaklarını hışımla sürtmeye başladı. Yeni yılın ve bayramın heyecanı ile unutulduğunu düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Evet, kesin unutulmuştu, bu kadar gün neredeyse kapısını hiç kimse çalmamıştı. Yoksa; buralardan kaçmalı mıydı ?
Güneşin ilk ışıklarının içini ısıtmasıyla kendine gelmişti. Yüreğinde yangın olmasına karşın gece epey soğuk geçmişti. Ne de olsa yılın ilk geceleri ve aylardan Ocak idi. Bayramın yılbaşı ile birleşmesi, dinlenmesine fırsat olmuştu. Sadece; yılın son günü ve bayramın ilk günü hareketli geçmişti. Nihayet, bayramın son gecesi paslanmaktan kurtulmuştu. Sabah güneşi de tam zamanında görünmüştü. Keyifle esnedi, biraz da sesli oldu bu esneme ama varsın olsundu. Esnemenin ardından ağzından çıkan buharı takip etmek istedi. Ahh, bir de Hasret'ine kavuşabilse, keyfine diyecek olmayacaktı. Günlerdir ortalıkta görmüyordu, nasıldı acaba ?
Evet, en iyisi kaçmaktı. Kimselere çaktırmadan kaçmak. Tek çaresi bu idi. Ve Vuslat'ına kavuşabilmesi için başka da bir yol kalmamıştı. Usulca; kapıya doğru seğirtti. Güneşin ilk ışıkları kapı eşiğinden görünüyordu. Dikkatle bakınca kapının aralık olduğunu farketti ve yüreğinin kıpır kıpır olduğunu hissetti. Evet, kapı aralıktı. Bu kez; neden daha önce kapıyı denemediğine sinirlenip homurdandı. Kapı da; onun ne denli sinirli olduğunu adeta hissedip, neredeyse homurtusundan açıldı. Güneş; bugüne dek yüzüne hiç bu kadar güzel görünmemişti. Vücudundan beklenmeyen bir çeviklikle, yarı yürümeye yarı koşmaya başladı sabah güneşinin altında.
Onu böyle sabah sabah heyecanlandıran; güneşin sıcaklığı mı, yoksa yüreğindeki Hasret miydi ? Kavuştukları günler geldi gözlerinin önüne. Nasıl da heyecan içinde beklerlerdi birbirlerini. Gözlerinin içine içine nasıl da uzun uzun bakardı Hasret. Yine o bakışları özlemişti. Hasret bu işte, yine kendini özletmişti.
Güneşin güzelliğine rağmen ayaklarının altında çimenlerin ıslaklığını hissediyordu Hasret. Bu onun biraz daha hızlanmasına neden olmuştu. Şimdi; etrafta kimsecikler kalmamıştı. Az önce, meydanlık yerde sabah sabah onu bir başına gören birkaç kişi arkasından bir sürü laf etmişlerdi ama o hiç kulak asmadan yoluna devam etmişti. Gözünün önünde sadece Vuslat'ın hayali vardı. Acaba, o da özlemiş miydi ?
Az kaldığını hissediyordu Vuslat. Gayret Vuslat, gayret Vuslat, gayret.. Kelimeler bir melodi gibi ritmik seslerle gelmeye başladı artık kulağına...
Ya kaçırırsa ? Ya göremezse ? Ya geç kalmışsa ? At gibi koşamazdı ya, elinden geldiğince hızlanmıştı Hasret. Vuslat'ın yakınlarda olduğunu hissetmişti.. Vuslat, belki de şu tepenin ardındaydı...
Hasret'in yakınlarda olduğunu hissediyordu Vuslat da.. Belki de şu virajın ardında...
Tepenin ardında burnunun ucunu göstermişti Vuslat. Durdu.. Gözlerini dikti viraja...
Virajı döndüğü anda Hasret'in gözlerini hissediverdi birden üzerinde Vuslat. Evet, oradaydı, tam vaktinde.. Yine uzun uzun ona bakacaktı...
Gözlerini ayıramıyordu Hasret. Uzun uzun baktı Vuslat'a.. Baktı, baktı...
Selam veriyormuşçasına çalan düdük su serpti adeta Vuslat'ın paslı bedenine. Başını çeviremedi ama Hasret'in kendisine hala baktığına emindi.
"Ne bakıyorsun Hasret'in Vuslat'a baktığı gibi ?" demediler her nedense...
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
|