Dehşet görüntülerini izlediniz mi? Şiddetin en adisini, cesaretin, güvenin en aşağılık halini gördünüz mü? Canımızı, malımızı emanet ettiğimiz güvenlik güçleri adi bir katile kahraman payesi vererek yanında fotoğraf çektirmek için birbiriyle yarışıyor. Bunun adına milliyetçilik, bunun adına milli duygularla hareket deniyor. Biz bunu hakedecek ne yaptık bileniniz var mı? Biz sıradan vatandaşlar, tek güvencemiz olan polisi jandarmayı pespaye bir katille işbirliği içinde görünce ne yapmalıyız? Kime kimi şikayet etmeliyiz biliyor musunuz? Karakolda çekilen filmi izleyince, Dink'in ardından yürüyen insanların ne dediğinin önemi kalıyor mu? Cenazede münferit olarak atılan sloganlardan "Katil Devlet" sözünü lanetlemek komik olmuyor mu? Bunu birkaç zırtapozun b.k yemesi olarak açıklamakla kimse kurtulamaz. Bu, benzersiz bir cesaretin vardığı son noktadır. Çekim öyle gizli kamera falan değil, bizzat bir görevli tarafından çekilmiş ve belli ki teammüden sızdırılmış. İçişlerinden sorumlu sınırlı bakanımız Aksu, sızdıranı bulup hakettiği cezayı verecekmiş. Sayın bakanım, sadece son 10 gündür yaşanan kepazeliklerden kendinizi hiç mi sorumlu tutmuyorsunuz, hiç mi vicdanınız sızlamıyor, yapıştığınız koltuktan çekip gitmek için daha ne olmasını bekliyorsunuz? Başınız Cumhurbaşkanı olursa siz de belki başbakan olurum diye mi bekliyorsunuz? Geç bunları bakanım geç, görüntüne yansıyan o heybetinin ardında taş yerine yürek taşıyorsan istifa et, kahramanımız ol. Erdemin, sorumluluğun gereğini yerine getir, büyü, insan ol!..
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Hangi Kemal Abi demeyin, Türkiye'nin kaç Kemal Abisi var?
Yok, son maliye soruşturması ile filan aklıma geldiğini sanmayın. Çok zamandır ben bu makamın Türkiye'nin 2007'de geldiği noktada en çok Kemal Abiye yakıştığını düşünüyorum.
Bunca yıllık "tarikat-siyaset-ticaret hareketlenmesinin" taçlanacağı, en yükseğe bayrağını dikeceği simge isim bence Kemal Abi.
1938'den bu yana süregelen "halk yürüyüşünün" geldiği aşamayı kimse Kemal Abi kadar gözümüzün içine sokamaz, kimse!
Bir kere ben Kemal Abinin -özellikle son 25 yılda zirve yapan- kanunları kevgire çevirme, kendini ve yakınlarını kayırma falan filan işlerine bulaştığını zerre kadar zannetmiyorum.
Adam haram yememiş ki midesi ağrısın...
Ak süt kadar temiz, tertemiz. Bence böyle yani.
Yüzde kaç temiz derseniz? Yani yüzde doksan dokuz virgül dokuz derim.
Çünkü kendimden bile yüzde yüz emin olamam!
Peki o binde bir yok mu o binde bir. Bazen şeytan dürtüyor aklıma geliyor.
Ya Kemal Abi, binde bir ihtimal bile olsa, masum değilse?
Tövbe tövbe... Ya gerçekten kendine, yakın çevresine, bağlandığı gruplara çıkar sağlamışsa, buna devam ediyorsa? Ya özelleştirme işlerinde bazı usulsüzlükler dönüyorsa? Ya gerçekten kendi çıkardığı af yasaları ile kendi kendini affettiği iddiaları doğruysa?
Ya binde bir olasılıkla bile olsa, Kemal Abi ak, pak değilse?
Bazen aklıma takılmıyor değil? Yarabbim ya öyleyse?
Şeytan dürttü, sürdüreyim bir kez. Kemal Abinin -binde bir olasılıkla kirlenmiş olabileceği- ile ilgili aklıma iki olasılık geliyor.
Varsayalım Kemal Abinin tüm geçmişi her türlü dedikodu, kanunsuzluktan uzak pırıl pırıl geçti. Bu kuşkusuz en beklenen durum. Tayyip Bey Onu bu özelliklerinden dolayı -hem de kendinin seçimlere alınmayacağı anlaşılınca kendi yerine, neredeyse benim yerimi doldursa doldursa Kemal Abi doldurur düşüncesiyle- en son anda listeye dahil ediyor.
Ancak sonra... Kemal Abi -dedim ya binde bir olasılıkla bile olsa- temiz kalamıyor. Devletin olanakları gözünü döndürüyor, nefsine hakim olamıyor ve maalesef...
Haydi canım sende!
Binde bir gerçekleştiyse yani gerçekten Kemal Abi temiz değilse, ikinci olasılık ne?
Varsayalım Kemal Abinin önceden de bu taraklarda bezi vardı, devletin olanakları eline geçince tamamen iş ayyuka çıktı.
Bu en kötüsü işte. O zaman Tayyip Bey'in Kemal Abinin bu marifetlerini, zaaflarını bile bile kendisini milletvekili ve nihayet bakan yaptığı ortaya çıkar ki, bu gerçekten kabul edilemez....
Ya şu şeytanın dürtmesiyle neler düşündük?
Kendimden utanıyorum. Binde bir olasılıkla bile Kemal Abi hakkında böyle düşündüğüm için kendime kızıyorum.
Hem kardeşim size ne değil mi? İster oğlu mısır satar, ister yumurta... İster kızı falanca şirket, ister başkası için aracı olur size ne? Sizi ne ilgilendirir?
Demokrasi yok mu? Seçilmemiş mi Kemal Abi? Seçilmiş. Şimdi kendisi milletvekili, Bakan oldu diye yakınları -kendisini yürekten destekleyen- her hür müteşebbisin davrandığı gibi davranamayacaklar mı? Kenarda oturacaklar mı?
Boş versenize siz! Sizin demokrasiye yüklediğiniz anlam sakat.
Milliyetten Yaman Törüner'in dediği gibi o Cumhuriyet tarihinin en başarılı Maliye Bakanı. Kanunlar dahilinde yakınlarının iş yapmasından doğal ne olabilir? KDV'nin indirilmesi gibi kimi kolaylıkların oğlunun iş yaptığı alanlara ve dönemlere denk gelmesi (Yaman Bey Marsta yaşadığı için bu konularda net bir görüş öne süremiyor, emin değil yani böyle bir şey olup olmadığından, olduysa yasal sınırların içine girip girmediği kıymetli, üstat için.) ne anlama gelir ki?
Örneğin Kemal Abinin kızı Telekomcuları ziyaret ediyorsa ne olmuş onlarda etki altında kalmasın, Yönetici değiller mi?
Değil mi Yaman Bey? Kem söz sahiplerine ne düşer? Alıp analarını... Çekip gitmek.
Lafı uzattık... Kemal Abicim... Benim Cumhurbaşkanlığı adayım sensin.
Duyduğum kadarıyla tarikat hiyerarşisinde zaten sen öndeymişsin. Ticarette kimse eline su dökemez. Siyaset desen. Ben senden maharetlisini görmedim!
Benim adayım sensin Kemal Abi...
Hayırlı günler hayırlı işler Abi... Siftah her gün bizlerden. Bereket Allahtan.
14 Temmuz 2006
Duygu ile sık sık apartmanın bahçe kapısında karşılaşıyoruz. Beni kucağına alıp seviyor. Öteki çocuklara onu kedisi olduğumu söylüyor. Bunu öyle bir böbürlenerek yapıyor ki görmelisiniz. Kendimi çok değerli kıskanılacak bir kedi gibi hissediyorum. Onunla iyi geçinen, sevdiği birkaç arkadaşına beni okşamaları için izin veriyor. Çocuklar bazen ellerindeki mısır cipslerinden kopardıkları küçük parçacıkları bana yedirmeye çalışıyorlar. Bu onları öylesine sevindiriyor ki görseniz şaşarsınız. Kediler mısır cipsi yemez ama ben onları mutlu etmek için yiyorum. Çocuklar kendilerinin yediği her şeyi bizim de severek yediğimizi sanıyorlar. Olsun varsın, ben dert etmiyorum. Çünkü onlar en azından beni seviyorlar ve büyüklerden daha sevgi dolular.
17 Temmuz 2006
Yakında bir ev kedisi olabilirim. Eda bu gün beni kaçırıp evine götürdü. Sanırım özellikle Duygu'nun benim kedim diye böbürlenmesi bunda etkili oldu. Önce beni annesine gösterdi. Kadın önce çok kızdı. "Bu pis kedi evden hemen gitsin."dedi. Eda yaygara koparıp iki gözü iki çeşme ağlamaya başlayınca annesin tavrı birden değişiverdi. "Kızım ben bir şey demem ama baban istemez. Akşama eve gelince ikimize de kızar. Babanı kızdırmak istemiyorum." diye tavrını değiştirip kızına yalvarmaya başladı. Bende ortamı yumuşatmak için annenin ayaklarına siftinmeye, kuyruğumu sürterek sevimli olmaya çalıştım. Kadıncağız kızının gönlünü almak için bana bir tabak süt verdi. Karnımı güzelce doyurdum. Eda ile evin içinde akşama kadar oyun oynadık. Her şey iyi hoş da küçük bir sorunumuz var. Eda bütün kedilerin yuvarlanan bir yumağın peşinden deli gibi koşacağını sanıyor. Onu mutlu etmek için beş, on kez koştum. Yumakla oynadım ama sonra çok sıkılmaya başladım. Küçük kız mutlu olsun diye sıkıldığım halde onlarca kez yeniden yumakla oynadım. Meğerse ev kedisi olmak ne zormuş?
Akşam olunca eda beni kendi odasına sakladı. Babası görmesin ve beni sokağa atmasın diye böyle yaptığını anladım. Ama saatlerce odada kapalı kalınca mecburen çişimi kapının arkasına yapmak zorunda kaldım. Annesi bunu görünce hemen beni kapı dışarı etti. Eda ya da "Bak eve pisletiyor işte. Kediye de bez bağlayamayız ya kızım."dedi. Keşke hem sokak hem de ev kedisi olabilsem.
21 Temmuz 2006
Annem beni çok merak etmiş. Ona olan biteni anlatınca hem sevindi hem üzüldü. Ama birkaç gündür yanımızdan ayrılmıyor. Bu gün hep birlikte birkaç sokak ilerdeki kasabın önüne gittik. Hem şanslı, hem şansız günümüzdeydik. Kasap birkaç küçük yağlı parça attı. Ama büyük kediler üşüşünce bize bir şey kalmadı. Annem bile bir şey kapamadı. "Buranın tadı kaçmış. Çok fazla kedi işi öğrenmiş. Artık buraya gelmeyelim."dedi. Apartmanın önündeki çöpte bir şeyler bulup karnımızı doyurmaya çalıştık. Bulduklarımız pek dişe dokunur şeyler değildi. Dün geceden beri açız. Annem bizi yuvamıza bırakıp gitti. Gecenin ilerleyen bir vaktinde döndü. O da bir şey bulup yiyememişti. Kardeşimle ikimiz memesini çekiştirip durduk. Bir damla bile süt gelmedi. Annemizin sütünün artık tamamen kesildiği anlaşılıyordu.
27 Temmuz 2006
Öğleden sonra Eda'ların evine gittim. Kapı açık olmadığı için saatlerce giriş kapısının önünde bekledim. Her ayak sesinde Eda dışarı çıkacak ve beni eve alacak diye umutlandım. Annesi fırına gitmek için evden çıktığında ben de yıldırım hızıyla içeri fırladım. Kadın bu hareketime çok kızdı. Arkamdan ayakkabısının tekini fırlattı. Bereket isabet ettiremedi. Eda salonda televizyon izliyordu. Beni görünce hemen kucağına alıp annesinden korudu. Kadıncağız da çaresiz boynunu bükmek zorunda kaldı. Keşke Eda benim ne yediğimi, neleri sevdiğimi bilebilse. Mutfaktan karnımı doyurmak için bir sürü şey getirdi. Ama ben elma, mandalina, zeytin sevmem ki. Sadece küçük tabaktaki peyniri yiyebildim. Ötekileri de ağzımda dolaştırıp yiyormuşum gibi yapıp bıraktım. Peynir küçük bir dilim olduğu için karnımı tam doyurmadı. En azından şimdi dün akşamki kadar aç değilim. Büyük bir sabır ve inatla onunla oynadım. Sürekli önceki gelişimdeki gibi bana süt verirler diye umutlandım durdum. Akşama doğru babası eve gelince beni yine Eda'nın odasına sakladılar. Bu kez daha şanslıydım. Beni orada unutmadılar. Akşam karanlık çöktükten sonra beni pencereden bahçeye saldılar. Sandığımıza geri döndüğümde annemle kardeşim birbirlerine sarılmış uyuyorlardı. Benim geldiğimi duydular ama keyiflerini hiç bozmadılar. Bende onlara sokulup uyudum. Böyle giderse her şey benim istediğim gibi olacağa benziyor. Sanırım Eda'nın babası yüzünden biraz ev, biraz da sokak kedisi olacağım.
Çocukluğumun yılbaşı gecelerini ne kadar arıyorum bilseniz…Gerçek tadını unuttuğumuz,o zamanlar ancak yılda bir kere yenilen hindili menüler, tombolalar, radyo programları, yeni yıl kutlamaları… Ama en önemlisi her yeni yıla umutla girerdik.
2000 yılını görebilecekmiyim acaba derdim. Yıl 2007.
Her konuda günümüze kadar gerçekleştirilen gelişim ve değişimlerin şaşırtıcılığı 2000 den bu yana hep olağanüstü olaylar karşısında kalacakmışız hissini veriyor.Aslında 100 yıllık zaman dilimi içindeki bütün bu büyüleyici ilerlemeler, dünyanın yaşına göre ne kadar minnacık bir zaman dilimi. Kaybolan, yeniden ortaya çıkan uygarlıkları genelde 5000 yıllık bir zamana sığdırıyoruz. Bu yeni asrın ilk yıllarını " erdemlik çağı "olarak değerlendirmek mümkün mü? Insanlığın yaşadığı bütün acılar, savaşlar, hastalıklar, açlıklar, sefaletler nihayet azalacak veya son bulacak mı? Işte orada büyük ümitsizliğe kapılıyorum. Içimden hiçbir şekilde yeni yıl kutlaması yapmak gelmiyor ve gereksiz buluyorum.
Çağımızın en büyük armağanlarından biri olan, mutlak bir güzelliğe sahip caz'ın "Body and Soul" dan başka verecek bir şeyleri olmayan insanlar tarafından yaratıldığını unutmayıp, ona sahip çıkalım.
Biz Türkiye olarak, çağdaşlaşma merdiveninin basamaklarını nefes nefese çıkma savaşı verirken, ekonomik koşulların bozuk olması nedeniyle, insanlar, kültür ve sanattan yoksun yaşıyorlar. Bu koşulların değişmesi halinde, gerçek sanata yer olacak ve dolayısıylada caz da hakkettiği yerini alacaktır. Topluma evrensel düşünce tarzını taşıyan bu müziği sevdirmek, dinleyicilere ulaşmak için artık kapılar açılmalıdır.Etkinlikleri hazırlamak istediğimizde kapı
kapı kapı dolaşıp sponsor arayışı içinde olmak ve çoğu zaman reddedilmek yerine, kendiliğinden, resmi makamlar yardım elini uzatmalıdır, desteklemelidir.
( Ü T O P I… !!!!!……)
Bazı şeyleri düzeltemeyeceğimize göre gelin sohbetimize devam edelim…
Billie Holiday'i taniyalım. Gerçekten acı çekmiş bir kadın şarkıcıydı. Çok küçük yaşlarda sefaletle tanışmıştı. Irkının bütün güzelliğini temsil ediyordu. Sokaklara düştüğü söylenir 14 yaşında iken… Ilk olarak Benny Goodman'ın ilgisini çekti.Billie Holiday'in sesine klasik açıdan baktığımızda, güzel demek bazı kriterlere göre zor gelebilir.Hele ilk dinleyen için. Ama buram buram içtenlik kokar. Garip bir hüzün vardır. Başlıbaşına bir ekoldür Billie Holiday.
Ünlü pianist Teddy Wilson'un Benny Goodman orkestrasına alındığı 1930 larda, en iyi plaklar trio ve kuartet olarak Teddy Wilsonla olanıydı. Billie Holiday için de bu geçerlidir. Holiday'in hayatı bir değil bir çok dramla doluydu.Müzisyenler onu çok tuttuysalar da aynı şey halk için söylenemez ilk başlarda. Otodidak tı. nota okumasını bilmezdi. Ama müthiş bir kulağı ve caz müziğinde çok önemli olan bir cümle kurma tekniği vardı. "Lady Day" lakabı verilmişti.
Bir çok müzisyene yol açan olağanüstü tenor saksafoncu Lester Young la büyük bir aşk yaşadı. Bu sevginin yalnızca platonik olduğu söylenir. Dolayısıyla Lester Young'ın da cümle kuruş tekniğinden istifade etmiş olması normaldir.
1935-1941 yılları arasında bütün albümleri son derece değerlidir. Genelde Teddy Wilson şefliğindeki değerli müzisyenler Holiday'e eşlik ediyor ve çok iyi sololar yapıyorlardı.Bu tarihlerde Billie Holiday efsanesi başlamış oldu. (Billie Holiday - As Time Goes By (Casablanca))
Yıllar önce çok eski bir film seyretmiştim. Ilk ve son olarak oynadığı bu filmde kendisine hizmetçi rolü verilmişti......
Irkçı bir Amerikada " siyah " olmanın getirdiği büyük yükü o güne kadar taşıyabilmiş, sokaklardan çıkmış olmayı başarmış ve müzik dünyasındaki efsanevi ismine rağmen, Billie Holliday çok genç yaşta alkol belkide uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle uçtu gitti......
Tırnağının ucuna kadar his yüklü bu şarkıcı, omuzlarındaki daha doğuştan var olan dramların yükünü kaldıramadı.
Albümlerine gelince :
The Quintessential isimli seri albümleri 1937- 1942 yıllarını içermektedir. Yukarıda da sözettiğim gibi zamanının en önemli müzisyenleri kendisine eşlik etmişlerdir. (Billie Holiday - Summertime)
1950 lerde ise Ray Ellis Orkestrasıyla " Lady in Satin " albumü içeriğinde çok güzel bir I'm A Fool to want you, For All we Know, You've changed, But Beautiful gibi caz standartları yorumlarını bulacaksınız.
1956-1957 de trompetçi Harry Edison, tenor saksafoncu Ben Webster ile yaptığı albüm, The Unique isimli albümü de yine 50 li yıllarda gerçekleşmiştir.
Holliday'in repertuarı da oldukça farklıdır diğer şarkıcılardan. Ilk 5 yıl içinde yaptığı albümlerinde de bu açıkça görülebilir.
Stormy Weather, God Bless the Child (kendi kompozisyonu), Boddy and Soul, These Foolish Things, gibi caz standartlarını da repertuarında bulabiliriz. (Billie Holiday - God Bless The Child)
Ne zaman birileri bir huyumu beğenip övgüyle sözetmiştir, enine boyuna kurcalayınca hep arkasında onu ve benim üzerimdeki emeğini bulmuşumdur. İlkokul Öğretmeni'mi, sevgili Mücahide Hanım'ı. Ne yazık ki onu geçtiğimiz kaybettik. Sanırım 92-93 yaşlarında idi ve geçen sene yaptığımız telefon konuşmalarında hala dipdiri bir beyni ve hafızası vardı. Şimdi o da yok artık aramızda. İlkokul arkadaşları ile geçen seneden beri niyetlenmiştik, yanına gitmek, elini öpmek, birkaç saat o tatlı sohbetinden yararlanmak için. Ama olmadı, olmadı bir türlü, hayatın hızla dönen çarkları arasında savrulduk. Telefonda sesimi bile tanıyordu o yaşta; "Özledim Ahmet'im, gel birgün işlerin elverirse" demişti. Nasıl da pişmanım şimdi gidemedim diye. Üstelik hiç uygun olmadığım bir günde vefat etmişti ve ne yazık cenazesine dahi gidemedim. Mekanı cennet olmuştur mutlaka benim Sevgili Öğretmen'imin, nur içinde yatsın...
Yazıma bayılırdı ve onu geliştirmem için bana çeşit çeşit işler yaptırırdı, tahtaya ben yazardım mesela bazen. Ne zordur beyaz tebeşirle yazı yazmak o kara tahtaya, bilen bilir. Ama kelimelerin hep bir hizada olması, harflerin birbiriyle büyüklük anlamında eşit olması, kelime araları, elin yorulmadan kullanılabilmesi için tebeşir tutma teknikleri. Sanki karatahta üzerinde bir yazı yazma sanatı sergilememizi isterdi. Tahta bitince siliniverecek oysa, binbir emekle dakikalardır yazdığın sayfa bir silgi ile birkaç dakikada toz olacak en nihayetinde, ne gerek var bunca emeğe ? Defterlerimiz ha keza, noktalama işaretlerine mutlaka dikkat edilmesi çok önemliydi onun için. Mümkün olduğunca silinmemiş veya az silinmiş, tertemiz bir defter beklerdi öğrencisinden. Üstelik kitap gibi yazılmış, sanki matbaadan çıkmış. Ve ben öyle yazabilir oldum onun sayesinde. Gerçi aramızdan Doktor olabilen arkadaşlarımız da çıktı ama eminim onların da reçetesi diğer doktorlara hiç mi hiç benzememektedir. Kendi çocuklarından iki tanesi Dr. Olmuştu bu arada, Can ve İnan Ağabeyler. Onların yazısı da güzel midir bilmiyorum. Vefatı nedeniyle aradığımda İnan Ağabey telefonda idi ama eminim, acısından benim kim olduğumu dahi bilememiştir. Sınıf haritalarını, haritalara ait yazıları da ben ve benim gibi yazısı güzel olan arkadaşlara yaptırmıştır örneğin. Bu çabaların hepsi bizleri güzel yazı yazabilme konusunda geliştirmek elbette. Kendi yazısı da mükemmeldi, o vefat etmiş olsa bile karnemdeki yazısı bana yadigar nasılsa.
Doktor ağabeylerden başka bir de kızı vardı, Canan Abla. Hiç unutmam, kızını görmeye Kıbrıs'a gidecek, bileti elindeydi ona evleneceğim haberini verdiğimde. Dövündü durdu evine gidip nikah davetiyesini verdiğimde. Damat odasında hazırlanırken kapı açılmış ve o girmişti içeri; "Senin için biletimi değiştirdim Ahmet'im diye". Sanırım eşinin adı da Ahmet olduğundan benim yerim bir başka idi onun gözünde. Ve bu sürprizi ile beni ne çok sevindirmişti İzmir Fuar Evlendirme Dairesi'nde. O zamanlar emekli olmuş ve İzmir'in Bostanlı'sına yerleşmişti. Sanırım eşi Ahmet Bey'in ölümünden sonra yine Ankara'ya, eski şehrine dönmüştü. Eskişehir'de de öğretmenlik yapmış bizlerden önce. Ve sanırım oradaki öğrencilerinden birisi de Ali Kırca imiş, arkadaşlarımdan duyduğum kadarı ile. Demek ki; biri ATV kanalında, diğeri de Kahve Molası'nda olmak üzere iki meşhur insana emeği geçmiş elleri öpülesi Sevgili Öğretmen'imin.
Özür dilerim Mücahide Öğretmen'im, son yolculuğuna uğurlamak için yanında olamadım belki; ama sesimi Kahve Molası'ndan duyurmak istiyorum. İyi huylarımı görüp beğenen, seven ve öven ne kadar insan varsa Kahve Molası'nda, bilsinler ki çoğu senin eserindir. Senden çok şey öğrenmişimdir. Annem gibi kutsal ve sevecen, babam gibi şefkatli ve kollayıcı idin her daim bana karşı. Hatırlar mısın, top oynamayı çok sevdiğimden ve sonrasında da terleyip hastalanıyorum diye topumu bile saklardın birkaç gün ? Kısacası; seni, ömrüm boyunca unutamam. Üstelik; bazı ilkokul arkadaşlarımla görüşmekteyim hala ve sadece benim üzerimde değil o emeklerin. Hepsinde ayrı ayrı görülmekte o emekler, o verdiğin güzel değerler.
Güle güle Mücahide Hanım, huzur içinde uğurlanıyorsun Sevgili Öğretmenim. Ama benim gözlerim yaşlı.. Ama biliyorum; "Sil gözünün yaşını !" derdin, görseydin beni böyle...