 |
 |
|
30 Mart 2007 - Fincanın İçindekiler |
- ''Başkalarının Hayatı'' ... Cumhur Aydın
- ÇAKI, ÇAKMAK, BIÇAK, TARAK -1 ... Seyfullah Çalışkan
- Pi Sayısının Daha Kısa Yoldan Bulunması ... Ahmet Şeşen
- Kitap mı, film mi ? ... Nadya Alpkonlar
- Renklerden Moru(The Color Purple) ... Melis Mine
- Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Bulmaca-Sudoku, Biraz Gülümseyin, Kıraathane Panosu, İşe Yarar Kısayollar, Damak Tadınıza Uygun Kahveler
|

Editör'den : Bravo vallahi!.. | Merhabalar
Bayılıyorum bu yerinde duramayıp bir adım öne çıkmaka için çaba harcayanlara. Hele bunlar gençse deymeyin keyfime. Gelecek için umudum artıyor, hayattan zevk alıyorum. Ne var bunda demeyin? Küreselleşelim güzelleşelim diye bir yerlerimizi yırtıyoruz ama herşeyi başkasından bekleyince şapa oturuyoruz. Oysa eldeki kısıtlı olanakları kullanarak bile iletişimin en cicisini yapmak mümkün. İnterneti doğru kullandığınızda neler yapılabileceğini ufak ufak anlarken, bunu bir adım daha öteye götürüp, internet devlerine biz de varız arkadaş demeye çalışmak gerçekten çok hoş ve anlamlı.
Hepimizin günde onlarca kez kullandığı Google'a yapılan yerel logo önerileri ve sırf bu iş için açılan internet sitesi için o 4 gence teşekkür etmeliyiz. Farketmeyenler için kısa bir hatırlatma yapayım. Google başta ABD olmak üzere pekçok ülkenin seçme günlerine özel ve çok güzel logolar kullanıyor. Yani benim logom budur demiyor, nabza göre değiştirebiliyor. Bunu gören 4 genc adam da "Neden Türkiye'nin özel günleri de bu logolarda anılmasın." diyor ve bir çalışma başlatıyor. Logolardan bir örneği ben buraya aldım, diğerlerini görmek ve eğer ben de yaparım diyorsanız katkıda bulunmak için tıklayın ve siteyi ziyaret edin. Bunu hamasi bir milliyetçi kaygı olarak görmüyorum. Bu, bütünleşmenin, anlaşmanın bir simgesi gibi geliyor bana. Eminim sizler de çok seveceksiniz.

26. Uluslararası İstanbul Film Festivali yarın başlıyor. Dile kolay, tam 235 film gösterilecek. Hepsini görme olanağı yok elbette. Ama ben festivalin ilk yıllarında günde 4-5 filme gittiğimi hatırlıyorum. Benim için şimdilerde zor ama sizler bir yolunu bulabilirsiniz gibi geliyor. Hele üniversitede öğrenciyseniz bulmalısınız da. Kaçırılmayacak filmler olduğunu biliyorum. Ayrıca bu sene ulusal yarışma bölümünde bizim "İklimler" birbirinden güzel 16 Türk filmi ile birlikte yarışacak. Hakeden kazansın diyor ve hepinize bol sinemalı güzel bir haftasonu diliyorum. Pazartesi görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın 'Başkalarının Hayatı' |
|
'Meçhul Asker Anıtları' ya da bu çercevede yorumlanabilecek anıt ortamlar beni hep hüzünlendirmiştir.
Kimi hüzünlendirmez ki?
Öldüğünüzde adınız bir mezar taşına bile yazılamayacak. Siz; yazılmayacağını bile bile yaşamınızı ülkeniz için, belki sizin için önemli değerler, belki de sevgiler adına feda edeceksiniz.
Ya da;
Tarihte bir minicik çentik bile olamayacağınızı bildiğiniz halde, üretmeyi; 'kaderi değiştirme' adına uğraş vermeyi, yaşamınızı buna adamayı sürdüreceksiniz.
Nazım'ın dediği gibi.
Kimse sizi buna zorlamamışken...
Tümüyle rastlantısal biçimde; geçen hafta sizlerle paylaştığım 'Beni Asla Bırakma' nın ardına izlediğim bir film, son bıraktığım yerden bana yeni, yeniden sorular sordurtmayı sürdürdü.
Film; 'Başkalarının Hayatı'( Das Leben De Anderen), Avrupa'da bir sürü ödülü toparladıktan sonra, en son 'En İyi Yabanci Film' Oskarını da almış bir Alman Filmi.
Yönetmen aynı zamanda senaryoyu da yazmış. İsmini not edelim: Florian Henckel von
Donnersmarck.
Berlini ayıran duvar yıkılmazdan önce; Almanyanın Doğusundaki rejim eleştirisi ekseninde,
iki saate yayılan drama temelde, adı üzerinde bizim dışımızdaki insanların günlük yaşamlarının gözetlenmesine kurgulanmış. Bir yandan iki yıl önceden bir başka ödül rekortmeni, bu kez bir Güneydoğu Asya Filmi 'Boş Ev'i anımsatırcasına, sizin dışınızdakilerin hayatlarını düşünüyorsunuz?
Belki de soruyorsunuz?
Yaşananlar mı gerçek, yoksa hayal edilenler mi?
Bazı diğerleri ise güzelim bir aşk, sevgi filmi, bunun eleştirisi olarak izle(yecekler)mişdir filmi. Aşkın, belki de sanat aşkının nelere kadir olduğunu düşünmüşlerdir.
Oysa bu son filmimiz ilerledikce, kurgu da olsa, son karede bir damla göz yaşı akıtacak kadar bir duygusal yoğunluğu yaratarak, şu 'isimsiz kahraman(lar)' vurgusu, teması öne çıkıveriyor bana göre.
Ne para, ne pul. Ne şöhret, ne çocuklarınızın -doğrudan-istikbali!
Bu dünyaya bir kere gelinir, kabul!
Ama bu;
İnsan olmanın 'hakkını vererek' yaşamaya engel mi?
Efendim? Duyamadım...
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan ÇAKI, ÇAKMAK, BIÇAK, TARAK -1 |
|
Bazı kişilerin yaşam öyküleri gerçeğin ötesine kadar uzanır. İnanasınız gelmez. Dinlerken "Hadi canım sende, beni saf gördü herhalde… Bu kadar da olmaz, bal gibi de sallıyor işte besbelli…" deyiverirsiniz. Zaten dinledikleriniz de akıl alacak gibi değildir. Bir adama bakarsınız, bir de anlattıklarına… " Yok, yok atıyor." diye düşünürsünüz. İşin tuhaf yanı öyküler birbiri içinde eriyip ilerlemektedir. Ne zaman, nerede biteceğini hiçbir zaman tahmin edemezsiniz. Ama asıl hayal kırıklığını onların hepsinin gerçek olduğunu öğrendiğinizde yaşarsınız. O güne kadar mızrak çuvala girmez diyenler sizi kandırmıştır. Karşınızda çuvallar dolusu mızrak vardır. Böylesi yaşamları kelimelerle anlatmak elbette söylenmek istenenlerin meramın yarısının havaya uçup gitmesine neden olacaktır. Henüz o gerçekliği anlatabilecek, hissettirebilecek kelimeler türetilmemiştir. Ustaca kurulmuş cümleler ve özenli seçilmiş kelimeler ilk defa hiçbir işe yaramayacaktır. Zeki olmak bile işinizi kolaylaştırmayacak, sizi çaresizliğin bataklığından söküp alamayacaktır.
Bin dokuz yüz yetmiş dört yazında Manisa'nın Hacırahmanlı Kasabasında her şey kendi bildik halinde akıp gitmektedir. Hatta Ağustosun ilk Cuma günü insanın ensesinde boza pişiren güneş bile çok alışıldık bir şeydir. Sadece yaşlılar çok bunalıyordur. Sıcaklarla baş edemedikleri için bunu pek hayra yormuyorlardır. Kendi aralarında "Ben böyle bunaltıcı hava görmedim. Böyle sıcak olduğunda mutlaka zelzele olur. Çoluk, çocuk demeden hepimizi kırıp geçirir alimallah. İnsanlarda zaten iyice azdı."diye konuşurlar.
Pazaryeri insanı canından bezdiren sıcağa rağmen cıvıl cıvıl insan kaynıyordu. Çünkü bu kasabanın yaşamında her hafta Cuma günü kurulan pazardan başka hiçbir sosyal etkinlik yoktu. O yüzden pazar kurulduğunda kasabalılar tarlaya, bağa, bahçeye bile gitmiyorlar, o günü kendilerine ayırıyorlardı.
Bana göre o yıllarda pazarın en renkli kişileri destan satıcılarıydı. Boyunlarına birer teyp asarlar, kollarının altında gazete tomarı gibi destanlarda gezerlerdi. Destanlar genellikle mavi ve siyah renkli mürekkeple basılır, üzerindeki fotoğraflarda ne olduğu pek anlaşılmazdı. Teypten son ses acıklı bir öykü, basit bir ezgiyle sokağa kalabalığa akardı. İnsanlar yirmi beş kuruş verip gazete gibi o acıklı öyküleri alır, kahvelerin saçak altlarındaki gölgelerde çay eşliğinde okurlardı.
O Cuma günü pazaryerinde satılan destanlarda Topal Osman ve karısının acıklı hikâyesi anlatılıyordu. Zaten acıklı olmayan öykülerden destan da olmazdı. Teypten yükselen nağmeler önce Topal Osman'ın yaşını, kaşını, gözünü, boyunu, posunu, evini ve geçim durumunu anlatan cümlelerle başlıyordu. Sonra da faciayı ele alıp… Topal Osman Zekiye'yi kesmiş. Resmen karısını kesmiş adam, hem de baltayla. Karısı kan gölü içinde yatan Osman'ı evinin bahçesinde, Zekiye'nin ölüsü başında ağlarken bulmuşlar. Oysa o güne kadar kimse onların kavgasını bile duymamış.Birbirlerine kötü söz bile söylemezlermiş. Sadece çocukları olmuyormuş. Bilinen tek dertleri zaten buymuş. Neden karısını kestiğini kimse anlayamamış. Çünkü adam karısını çok seviyormuş. Jandarmalar alıp karakola götürmüşler. Elleri kelepçeyle giderken bile hala Zekiye için ağlıyormuş. Onu neden öldürdüğünü kimseye söylememiş. Mahkemede sıkıştırmışlar ama nafile, ağzından tek bir sözcük bile çıkmamış. Hâkim kalemini kırıp idam cezası kesmiş. Ölüme mahkum edildiği halde o yinede sesini çıkarmamış.
Bu destanlar gerçek mi uydurma mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey insanları ağlatmak için yazıldıkları. Neden insanlar Gediz Ovasının ortasındaki bir küçük kasabada ağlamaya bu kadar müptela, neden bu acıklı hikâyelere bu kadar düşkündüler. Bunu da hiçbir zaman öğrenemedim.
Pazaryerinin belki de destancılardan daha renkli kişileri sadece bir kez gelip bağıra çağıra ıvır zıvır satan işportacılardı. Onlar pire ilacını bile bir mucize gibi satmayı, alıcılara sunmayı iyi bilirlerdi. Tezgâhlarının başına insanları toplamaya yarayacak her zaman ilginç bir yöntem bulurlardı. İlgisini çektikleri insan sayısı arttıkça iyice yüzsüzleşirler, tam bir şaklaban olurlardı. Kırılmaz cam bardaklar, leke çıkarıcılar, cam, teneke yapıştırıcıları, el feneri, bir kaçı bir araya getirilmiş tükenmez kalem, tarak, çakı, çakmak gibi ürünler satarlardı. Her zaman tezgâha koydukları ürünleri etraflarına topladıkları kalabalığa batan geminin malları ve bedava diye yuttururlardı. Genelde sihirli ürünler alıcının elinde tılsımını yitirir, hünerini gösteremezdi. Sonradan sadece kocaman bir kazıklandım duygusu yaratmak dışında pek bir işe yaramazdı. Yıllar sonra onları kentlerin sokaklarında gördüm. Hemen hemen hepsi çok başarılı bir sokak oyuncusuydu.
O gün öğle üzeri Gençlik Kulübünün önünde, işportacı tezgâhı etrafına toplanmış insan çemberine benzer bir kalabalık oluşmuştu. Kalabalığın ortasında her zaman görmeye alışık olduğumuz uyanık satıcı yerine bir yabancı duruyordu. Uzun saçları, tişörtü, sandaletleri ve kot pantolonuyla bir hippiye benziyordu. Adam kan ter içinde kıvranarak bir şeyler söylüyordu. "Liebet Yaşar İbrahimof heir? Wer erkennen Yaşar İbrahimof?" sözlerini durmadan tekrarlıyordu. Etrafını saran kabalalık bu acayip yabancıya ilgiyle bakıyordu. Birisi "Bu adam gâvur yahu."dedi. "Bu adam gâvur, deli değil…" Cavit Efe kalabalığa bağırdı. "Biraz açılın beee, Adam zaten bunalmış. Ayı mı oynuyor, ayıp." Kalabalık çemberi biraz genişletti.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Pi Sayısının Daha Kısa Yoldan Bulunması |
|
Kim derdi ki yıllar sonra; hem Matematik katsayım yükselsin hem de Mühendislik krizim tutsun, breh breh diyorum kendime. Bilgisayar denen malum işin içine gömülünce ortada ne Matematik kalmıştı ne de Mühendislik. Dinozorus bilgisayarlardan da emekli olunca; hava ayaz mı ayaz misali bir Danışmanlık türküsü tutturmuş yürüyordum. Ve işte bu ara duyar duymaz bir ampul yanıverdi ve matematiksel olarak duygulanıverdim. Elbette bana bu yükselen duyguları yaşatan, hatta bu duyguları ortaya çıkartmama neden olan adı sanı duyulmamış yazara teşekkürlerimi bir borç biliyorum. Ne kadar doğru bilemem ama Enis Roman imiş değerli yazarımız. Tam bir cinlik yapmış yazar Enis, yaza yaza P'yi yazmış, altına da Enis demiş, bunu yazan Tosun misali. Bir de BÜYÜK mü BÜYÜK bir dedikodu salıvermiş ortalığa üstelik küsüratına varasıya dek :
P'nin boyu 32.5 imiş.
Şöyle en cafcaflısından "Oha !" diyesim geldi ama KÜÇÜK kalıverecek diye vazcaydım. Herhalde; enini, boyunu ve yüksekliğini de hesaba katmıştır deyip ayrıştırmaya karar verdim. Aklıma geldi, derhal telefona sarıldım, bizim Edi'yi aradım, gerçi söylediklerine biraz darıldım ama şu sözleri ile de yüreğime bir parça su serpti :
"Üzülme yahu, sen ihtiyarsın, kontenjan yazar kadrosundan KM'nda yazmaya devam et, ama roman felan yazmaya kalkma, ciddi baraj problemi yaşarsın, kih kih ..!" dedi.
- "Sen de tanıdığım Edi'ler arasında en pis kaşarsın !" deyip çat diye kapadım telefonu sırıtan yüzüne karşı.
Türkler üzerinde yapılan araştırmalarda ortalama 14 cm. çıktı diye ortalık ayağa kalkmıştı ama sümenaltı ettikleri dosyalardan ( araştırmacı yazarlık anlayışıyla ) asıl sonucun 13.11 olduğunu duymuştuk. "Halk yeterince üzüldü, 14'e yuvarlayalım bari !" sözleriyle de epey avunmuştuk. Taa ki; bu .P.., etmeseydi işin içine. Torpil yapıp, eni de olsa olsa 6.28 olur dedim. Geriye kalan ve genellikle h ile ifade edilen yükseklik kavramı var bir de. Yıllardır bunun h olması, hatta "haş" biçiminde okunmasına yeterince illet olduğumdan hazır elime fırsat geçmişken değiştireyim. Üstelik fazla klasik ve elastik bir konu, dolaylı yoldan da olsa ilgisi var gibi geldi nedense.
Her ne ise; h olacağına S biçiminde adlandırmanın adı duyulmamış yazara formülasyon açısından daha anlaşılır gelecektir diye düşündüm. Cinlik varsa hinlik elbet olacaktır. Maksimum yükseklik; olsa olsa boyu kadar olur, boyundan büyük olamaz ya dedim yine farazi olarak ve 13.11'de ona pay bıraktım. Bıraktım faraziyeyi, geçtim riyaziyeye ve hesaplasak da mı saplasak, hesaplamasak da mı saklasak diye başladım kara kara düşünmeye. Riyaziye hocalarımız önce bilinenleri alt alta yazmamız gerektiğini salık verirlerdi, yazalım bakalım :
P = 13.11 cm.
ENİ = 6.28 cm.
S = 13.11 cm.
Haybeye toplamayın, 32.5 cm çıkıyor ve "Oha !" demek zorunda kalıyorsunuz gereksiz yere.
Buraya kadar yazdıklarıma; "Gebermeyesice SENİ" deyip dil çıkarttığınızı da farzettim.
Onu da formüle edecek olursak; S x ENİ : P
Şimdi de bilinen değerleri formülde yerine koyarsak; 13.11 x 6.28 : 13.11
13.11'leri pay ve paydadan sadeleştirirsek...
Sonup olarak 6.28 gibi pok küpük bir değer pıktığını hayretle farkettim, pük kadar bişey yani. Henüz P'yi okuyamadım ama Ç'yi P yapan dilimi keseceğime;
"Yazarın santimetrajlarına göre bu olsa olsa iki tane pi eder" fikri bir anda dank edince kafama, pi'leri tekrar tekrar yazacağıma Türk örf ve adetlerine uygun olarak kesip attım yarısını...
"Yere düştü yarısı, yarısından fayda yok, kaç gel gece yarısı..." dememişler boşuna !
2
Buyrun size 3.14
Pi değil de nedir yani ?
"Daha kısa yolu vardı da neden öğretmediler sanki ? Hay aklınla 32.5 yaşa P'nin yazarı" dedim ve 30'undaki bu yazıyı önce Mart'ın 31'ine sonra da Nisan 1 balığına taşıması için "Kaşarsın" dediğim Edi'ye; "Kimbilir, okuduğunda belki de şaşarsın" mesajıyla iliştirip yolladım.
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
|