 |
 |
|
27 Nisan 2007 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Sıra Çağlayan'da!.. | Merhabalar
Siz bu satırları okurken belki de dananın kuyruğu kopmuş olacak. Kuyruk kopunca yerine dikilecek mi yoksa dana kuyruksuz mu kalacak bunu da ilerleyen günlerde göreceğiz. Şu anda görünen o ki, tarihe "367 Vakası" olarak geçecek bu durum hayırlara vesile olacak. Başından beri söylenen "Seçimden Sonra Cumhurbaşkanlığı" tezi hakettiği ilgiyi görecek.
Tayyip Bey'in yerinde olmayı hiç istemediğim gecelerden biri bu gece. Yarın ister miyim? İsterim herhalde. Padişah gibi ülke yönetmeyi kim istemez? Ama bu gece sıkıntılıdır Tayyip Bey. Son 3 günü mütalaa ettiğinde, olanlar keşke rüya olsa diye geçiriyordur içinden mutlaka. Neden mi? Onun nedeni farklı olabilir ama bana göre önüne gelen fırsatı değerlendiremedi de ondan? Ha, bunun farkında mı? Onu da sanmam. Mesela, üçlü olarak son kararı verdikleri o son toplantıya dönebilse, başından beri çıkmayı hayal ettiği Çankaya'nın kendisi için gerçekten hayal olduğunu anladığında, tüm planlarını genel seçimler üzerine yapsa, Cumhurbaşkanlığını iktidarın tekelinden çıkarıp muhalefetin eline vermiş ve "Adayımız Hikmet Çetin'dir" demiş olsa, bundan kim kazançlı çıkardı dersiniz? Ben iddia ediyorum, o bir önceki seçimlerde oy kullanmayan 10 milyonun oyunu garanti, Baykal'a kızıp bir daha oy vermeyeceklerin büyük çoğunluğunu alır ve en az %40-50 oyla iktidara gelirdi. Kaçırdı, çok büyük bir fırsatı tepti. Devlet adamlığı, memleket menfaati için feragat asıl bu olurdu, dava arkadaşına bırakmaya feragat deyip komik olmazdı. Hakkını yemeyelim, iyi ki bu sağduyuyu göstermedi. İyi ki takiyyeyi buralara vardırmadı. O takdirde alacağı medya gazıyla neler yapabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Siz düşünedurun ben bayrağımı şapkamı hazırlamaya gidiyorum. 10 gün önce katılamadığım mitingte olmak için Pazar sabahı Çağlayan Meydanı'ndayım. Daha önemli bir işiniz yoksa "Cumhuriyet İçin" siz de gelin. Pazartesi görüşmek üzere hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Göreceğiz! |
|
Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer'in görev yaptığı süre boyunca 'bir daha görüşülmek üzere' Meclis'e geri gönderdiği (veto ettiği) ve değiştirilmeden kendisine sunulanlardan Anayasa Mahkemesi'ne götürerek iptal ettirdiği bazı yasa tasarılarını ve veto gerekçelerini incelemek, önümüzdeki dönemde bizi nasıl tehlikelerin beklediğine yönelik tesbitlerin bir kez daha açıklıkla yapılmasını sağlayacaktır.
Buyurun birlikte göz gezdirelim. Sayın Sezer'in son beş yılda veto ettiği bazı önemli tasarılar ve veto gerekçeleri:
Kırsal Kalkınma: Kanunda öngörülen yeni kamusal kurumsal yapılanma, ücretleri 'bakan' tarafından belirlenecek sözleşmeli personelle sağlanıyor. Bu kural partizan örgütlenmeye aracı olabilir, devlet siyasallaşabilir.
DGM Yasası: Laik devlet düzenine karşı çalışmalar yapmayı temel amaç edinen teşekküllerin varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Diğer yandan kamuoyunda 'Susurluk Davası' diye anılan davanın, devletin iç güvenliğini ve kamu düzenini doğrudan ilgilendirdiğini göz ardı etmek de olanaksızdır.
Hakimler ve Savcılar Yasası: 'Yeterlilik Sınavı'nın, siyasal tercihlere göre hareket edebilecek 'bakan' tarafından yapılması, 'bağımsızlığı' zedeleyebilir.
İl Özel İdare Yasası: 'Devletin birliği bozulabilir'. Anayasadaki 'tekil devlet modeli' (üniter yapı) gözetilmelidir. Devletin ildeki temsilcileri olan Valilerin yetkileri azaltılmamalıdır.
Gelirler Vergisi: Uygulanacak yaptırımlarda idari yerine adli yargıya yetki verilmesi ve ayrıca yasanın suç saymadığı eyleme ceza uygulaması anayasaya aykırıdır.
Yeni Üniversiteler: Üniversiteler nesnel ve yansız olmalıdırlar, bilimsel özerklik yönetsel özerkliği de içerir; Rektör belirlemesi siyasal iktidar tarafından değil YÖK tarafından yapılmalıdır.
Memurların Yargılanması: Yargılanmada savcılar devre dışı bırakılmıştır. Bürokratların dokunulmazlıkların daraltılması gerekmektedir; tersine başsavcının yetkisinin daraltılması suçlu memurun cezadan kurtulması sonucu doğurabilecektir.
Teknoloji Bölgeleri: Arazi kullanımı, yapı ve tesislerin projelendirilmesi, inşası ve kullanımıyla ilgili ruhsat ve izinlerin yönetici şirket tarafından verilmesi ve denetlenmesi anayasaya aykırıdır. (Anayasa Mahkemesi iptal etti).
Yabancılara Arazi Satışı: Yabancılara arazi satışına ilişkin yasada oranın tesbitine Bakanlar Kurulu'nun yetkili kılınması Anayasaya aykırıdır. (Anayasa Mahkemesi iptal etti.)
Cargill Yasası: (İznik Gölü kıyısında hukuka aykırı olarak kurulan ve ABD'nin açıkça himaye ettiği Cargill Fabrikasına yeniden işletme izni verilmesine yönelik hazırlanan yasa.) Kamu yararı ile bağdaşmıyor, yargı kararlarını etkisiz kılıyor. Ayrıcalık yaratıyor.
Sosyal Güvenlik: Sosyal devlet ilkesine aykırıdır.
Yabancı Doktorlar: Yabancı uyruklulara tam bir serbestlikle doktorluk yapma olanağı sağlamaktadır.
Petrol Yasası: Ulusal Güvenliğe aylırıdır. Üretilen petrol ve doğalgazın ne kadarının ihraç edilebileceği yasada yer almamaktadır, ülke ihtiyaçları gözetilmemiştir.
Vakıflar Yasası: Yasa koyucunun Lozan Antlaşması kurallarını gözetmesi hukuksal gerekliliktir.
Orman Satışı-2-B Yasası: Ormancılıktaki süreklilik ilkesi, ormanların kuşaktan kuşağa kutsal bir değer olarak devredilmesini gerektirmektedir. Ormanlar uzun yıllardan bu yana siyasal amaçlarla kullanılmıştır. Son değişiklik de sorumluların ödüllendirilmesi anlamını taşımaktadır. İmar affına yol açacaktır. (İki kez veto edildi).
Bu 'veto'ları; "Demokratik işleyiş içinde yasama ve yürütmece hazırlanan bazı yasa tasarılarının Cumhurbaşkanınca uygun görülmemesi" şeklinde 'normalleştirmek' mümkün müdür?
İl Özel İdare, Sosyal Güvenlik, Vakıflar, Yabancı Doktorlar, Petrol, Yabancılara Arazi Satışı gibi yasa tasarılarının içerikleri ve iptal gerekçelerini değerlendirdiğinizde, ne düşünüyorsunuz?
Bunların hemen tümünün doğrudan hükümet görüşü olmayıp; AB, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarca talep edilen düzenlemeler olduğunu bilmeyen var mı?
Bu yasa tasarılarının altında imzası olanların; yeni dönemde aynı ya da benzer tasarıları bu kez, 'ulusal ve sosyal devlet' kaygılarıyla yeniden değerlendirebileceğini ve bu kez karşı duracağını bekler misiniz?
Orman Satışı, Cargill, Teknoloji Bölgeleri gibi kimi yasa tasarılarının altında yatan 'kayırmacılığı'; 'yasalara karşı gelmiş olanları' koruma ve kollama sonucu yaratılmış olmasını basit bir gözden kaçma olarak niteleyebilir misiniz?
Bu yasa tasarılarının altında imzası olanların; yeni dönemde aynı ya da benzer tasarıları, "Öncekileri ben şaşkınlıkla imzaladım, şimdi ülkenin Cumhurbaşkanıyım, daha dikkatli inceleyeceğim" demelerini ve bu şekilde davranmalarını bekler misiniz?
Kırsal Kalkınma, DGM, Hakimler ve Savcılar, Yeni Üniversiteler gibi kimi yasa tasarıları maddeleri ve veto gerekçelerini yeniden incelediğinizde;
Bu yasa tasarılarının altında imzası olanların; yeni dönemde aynı ya da benzer tasarıları ve hatta bugüne kadar çekinip ortaya koyamadıkları kimi yenilerini bu kez önüne geldiğinde değerlendirirken "Bu partizanca olabilir, laik devlet yapısını zedeleyebilir" diye düşüneceğini bekler misiniz?
Saf, salak, cahil, çıkar düşkünü değilseniz ve ortak amaçlara sahip bulunmuyorsanız;
Ne düşünürsünüz? Ne düşünüyorsunuz?
Meclis'in kararıymış. 'İki günlük' ortak uzlaşı çabasıymış. Artık futbol takımı tutmayacağı için tüm ülkenin temsilcisi olunacakmış! Eşinin giyinmesi ve devlet aleyhine davaları onun bireysel seçimiymiş!
Keşke öyle olsaydı?
Keşke; 'aynı davanın', insanı olma. Başbakanlığı emanet edecek kadar 'güven'. "Hareketi birlikte başlattık" diye adaylığa önerilme. Keşke bütün bunların;
"Bu adamı kullanın, deliğe süpürmeyin" le ilgisi bulunmasaydı.
Keşke bu yasa tasarılarıyla, "ulusal, sosyal, üniter ve laik devlet yapısının aşındırılmasına" bilmeden hizmet verilmiş ve o makama tırmanılınca bu 'davadan' dönülebilecek olsaydı!
Sayın Sezer; sizi büyük bir minnet duygusuyla ve saygıyla uğurluyoruz!
'Ulusal, sosyal, hukuk devleti' olma ya da düşe kalka da olsa bu özelliklerimizi koruma yönündeki en önemli güvenlik sigortamızdınız!
Bakalım 'yangın'dan önce devreye girecek başka sigortalarımız var mı? Kalmış mı?
Göreceğiz!
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan ÇAKI, ÇAKMAK, BIÇAK, TARAK -4 |
|
Yaşar İbrahimof, kışla Almanlara teslim edildiğinden beri uyku uyuyamıyordu. Belirsizlik ve her gün yenisi üretilen korkunç söylentiler sadece onun değil herkesin dengesini bozuyordu. Söylentilerin bir yararı bile olmuştu. Esir askerlerin arasında akıl almaz bir yakınlaşma ve kardeşlik oluşmuştu. Her geçen gün kendilerine dağıtılan ekmek ve tahıl lapasına benzer karavana hem azalıyor hem kötüleşiyordu. Karavana kötüleştikçe ateşli hastalıklar ve ishal artmaya başlamıştı. Başlarına gelmedik bir şey değildi ama artık herkes iyice bite kesmişti. Açlık bazen yakın arkadaşları bile birbirine düşürüyor, dişe diş, göze göz kavgalar patlak veriyordu. Üstelik kavga edenler ayrı bir binaya hapsediliyor, onlara herkesten daha az yiyecek veriliyordu.Yine de kavgaların önüne geçilemiyordu.
Şehre gelen trenler sabaha kadar duman dumana demir rayları inletiyor, dumanlar saçan ve hiç uyumayan çelik devler durmadan dinlenmeden çelikten dişlerini gıcırdatıyordu. Yaşar İbrahimof trenlerden korkmaya başlamıştı. Trenlerin karanlığı ok gibi delen düdükleri onu yatağında zıplatıyordu. Tren düdüklerine gündüzleri bile dayanamıyordu. Çoğunlukla kulaklarını elleriyle kapatıp, binaların kuytularına saklanıyordu. Çünkü herkes trenlerin insanları bir yerlere taşıdığını ve bir daha hiç kimsenin onlardan haber alamadığını çok duyuyordu. .
Esir askerler arasında "Sen olsan bu kadar esiri boşu boşuna besler misin? Öldürürsün olup biter. Herkes önce kendi askerinin ve insanının karnını doyurur." cümleleriyle başlayan sohbetler gün boyu sürerdi. Bütün sohbetler umutsuz, ışıksız, dipsiz kuyular gibi kapkara bir yere varırdı. İnsanlar korkardı ama korkularını da gizlemeye de özen gösterirdi. Hatta birkaç asker belki de bu sohbetlerin etkisiyle intihar bile etmişti. Ölümlerin ardından her gün konuşulan "Halimiz ne olacak?" muhabbetleri bıçak gibi kesiliverdi. Ortalığa iyimser bir hava yayılmaya çalışıldı. Savaşın fazla uzun sürmeyeceği, biraz daha dayanabilirlerse önümüzdeki bahar herkesin evine döneceği konuşulmaya başlandı. Ama bu da uzun sürmedi. Çünkü herkes umut dolu konuşmalar için geleceği dair küçücük bir ışık görmek istiyordu. Her gün yaşam daha da zorlaşıyordu. Bir hafta bile sürmeden bütün hevesler söndü, umutlar soluklaşıverdi.
Bir sabah herkes uykusundayken büyük bir gürültü patırtı kopuverdi. Esir askerler tartaklanarak, sürüklenerek yataklarından kaldırılıp koğuşların arasındaki büyük meydana çabucak toplanıverdi. Yerler karla kaplıydı ve herkes soğuktan olduğu kadar korkudan titriyordu. Alman komutanlar sürekli bağırıyordu.
Çevirmenlikle görevli askerler emirleri Sırpça tekrar edip esir askerlere ikinci bir komutan gibi bağırıyorlardı. Sonra bütün esirler sıraya sokuldu. Kimsenin koğuşlarından bir şey almasına bile izin verilmedi.
Esirler Alman askerlerinin gözetiminde kışladan çıkarıldılar. Sokaklardan insanların şaşkın bakışları arasında geçip istasyona götürüldüler. Bölük bölük ayrılarak tıka basa trenlere bindiler. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. İnsanların gözlerinde kocaman kocaman açılmış, korkuyla birbirlerine bakıyordu. Hiç kimse konuşmaya bile cesaret edemiyordu. Sessizliğin ardından kapıları kapanmadan önce bir esirin sesi duyuldu. "Buraya kadarmış arkadaşlar. Tanrı yardımcınız olsun." Bu cümleler esir dolu vagonda herkesin beklide hiç duymak istemedikleri sözlerdi.
Kapılar kapandı ve tren bilinmeyen bir yöne doğru hareket etti. Tıka basa vagonların havasız ortamında bir gün bir gece yol aldılar. Geceyi ve gündüzü sadece vagonların tahta aralıklarından sızan aydınlıktan anlayabiliyorlardı. Yolculuk boyunca kimse tuvalete gidemedi, Kuru ekmeğe razıydılar ama kimseye bir yudum su bile verilmedi. Öğle üzeri yine karlarla kaplı bir istasyonda indirildiler. Trenden inenleri kendi içinde boyuna, posuna, gücüne, kuvvetine göre gruplara ayırdılar. Bir kısmı yeniden vagonlara bindirilip götürülürken, yarısına yakını o istasyonda bekletildiler.
Yaşar İbrahimof, istasyonda bekletilenlerin içinde bırakıldı. Akşama doğru bir manga Alman Askeri onları alıp iki saatlik bir yürüyüşün ardından kasabanın dışında, etrafı tel örgülerle çevrilmiş onlarca barakanın önüne getirdi. Orada kendilerinden önce gelmiş esirler de vardı. Burada herkesi onar, yirmişer barakalara bölüştürdüler. Dışarıda kar olmasına rağmen barakalarda battaniye bile yoktu. Barakaların içine kocaman sobalar konmuştu ama hiç biri yanmıyordu. İnsanlar kendi nefesleriyle ısınmaya çalışıyorlardı. En azından kapalı bir yerde olduklarından ve barakaların arasında bulunan çeşmelerden kana kana su içmelerine izin verildiği için kendilerini şanslı sayıyorlardı. Trendeki esir askerlerin üzerindeki korku yavaş yavaş dağılıyordu.
Onları öldürmeyeceklerdi, bunu hissedebiliyorlardı. Şimdi herkes "Öldürmeyeceklerse bizi ne yapacaklar? Neden buraya getirdiler?" sorusunun yanıtını arıyordu. Konuşmalar daha çok bundan sonrasını tahmin edebilmek üzerine yorumlardan oluşuyordu. Açtılar, tam iki gündür bir şey yememişlerdi. Ama neredeyse trendeki korku onlara açlıklarını bile unutturmuştu. Barakanın tabanına serilmiş samanların üzerinde koyunlar gibi birbirlerine sokularak derin bir uykuya daldılar. Korku herkesin psikolojisini bozmuştu. Yaşar İbrahimof gecenin bir yarısında uyandığında üst üste yatan esirlerin neredeyse hepsinin uykusunda bağıra çağıra konuştuklarını gördü. "Tanrım,"dedi, Herkes kafayı mı mı oynattı yoksa?"
Alman askerleri barakaların tahta duvarlarına vurarak bütün esirleri gün ışırken uyandırdılar. Bahçede sıraya dizip saydılar. Artık onlara çevirmenlik yapan askerler de yoktu. Esirlerin çoğu verilen emirlerin ne anlama geldiğini anlayamıyordu. Anlaşılmayan ve yerine getirilmeyen emirlerin yanıtı genellikle esirlerin omzuna veya karnına inen tüfek dipçikleri oluyordu. Bazen yerde yatanı kaldırmak isteyen öteki askerler de aynı şekilde cezalandırılıyordu. Trene bindirildikleri günden beri ilk defa o sabah esirlere sabah kahvaltısı için ikişer tane haşlanmış patates ve biraz da kara ekmek verildi. Sonra sıraya sokulup kamptan dışarı çıkarıldılar. Akşama kadar üzerinden demir yolu geçen bir köprünün inşaatında çalıştırıldılar. Esir askerler çok yorulmalarına rağmen aylarca kapalı tutuldukları kışladan çıkarıldıkları için anlaşılmaz bir mutluluk duydular. İyimserlikleri arttı. Eğer çalışırlarsa, bir işe yararlarsa onları kimse öldürmezdi. Tek bir sorun vardı. Hava çok soğuktu ve birçoğunun giysileri yavaş yavaş zayıflamaya başlayan bedenlerini soğuktan korunmaya yetmiyordu. Ayrıca aç insanlar daha çok üşüyorlardı.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
|
MİNİK KIZINDAN DOĞUMGÜNÜ MEKTUBU
SEDA:
"Ben aslında öyle bir şarkı yazmak isterdim ki
İçinde sen, ben ve sevmek yalnızca
Ninniler söyleyebilseydim
Uyusaydın kollarımda
Öyle bir aşk ki dokunsaydı sonsuza
Bu şarkıyı herkes söylemek isterdi
Ama kimse ayrılığa, ölüme, yağmura dur diyemedi"*
BABASI:
"Bir gün kabalık edersem
Habersiz çekip gidersem
Yalnızlığım sana emanet
Çiçeklerimiz solmasın
Artık kaybetmek olmasın
Anılardan, baharlardan tüket"*
SEDA:
"Günlere bakarsın katı katı
Üzerine çekersin perde
Yoldan geçenler var da
Her akşam gelenler nerde?"**
BABASI:
"Sana kara yazı olur sanma
İnsanın da kaderi böyle
Öyle bir geçer zaman ki…"**
Evet öyle bir geçiyor zaman ki… Her geçen gün daha çok acıtarak, daha çok anı bırakarak. Bugün ikinci kez doğum günümü sensiz kutluyorum. Geçen seneki mektubumda da söylediğim gibi artık hiçbir anlamı yok bugünün benim için. Çünkü sen yoksun. Bizi | | |
|