 |
 |
 |
 |
|
29 Şubat 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : BEN ARTIK RAHATSIZIM!.. |
Merhabalar,
Umutlarım gittikçe tükeniyor. Kalan umudumu besleyecek kar yağmazsa kısa zamanda tükenecek. Neden mi? Gelin biraz dertleşelim. Yaşım icabı 12 Eylül öncesini ve az sonrasını iliklerine kadar yaşayan bir adamım. 12 Eylül'e varan yolu bizzat yürüyerek aştım. İşte o nedenle üniversiteleri önemsiyorum.
Az önce 20 yaşında bir üniversiteli gencin, "28 Şubat, Erbakan'ın hikmetini içine sindiremeyenlerin eseridir." dedi. Ondan önce Nazlı ön adlı islami sosyetik gazetecinin "28 Şubat, Refahyol'un başarısına indirilen darbedir." demesinin hiç anlamı yok benim için ama baştaki lafı eden gencin söylediği ve ona alkış tutanların tasdiklediği çok önemli. Bu çocuklar 28 Şubat sürecinde daha 9 yaşındaydılar. 11 yılda beyinlerine zerkedilen ilacın etkisiyle maalesef şimdi hepsi birer İslam neferi. İşte bizim korkumuz bu ilaç. Açık sözlü bir başka genç yanında oturan başı bezli kızdan artık rahatsız olduğunu söylüyor. Tüm çirkinliklere rağmen, daha bir ay evveline kadar zerre kadar rahatsızlık duymadığına emin olduğum bu çocuk artık ben rahatsızım diyor. Bu işi bu hale getirenler, tırmandırıp bir atom bombası gibi gençlerin kucağına atan iktidar ve destekçisi, hepinize yazıklar olsun. Şimdi başını taşlara vuran Bahçeli, adını aldığı Devlet'in, iktidarın 17.madde yutturmacasıyla oyuna gelmesini içine sindirebiliyor mu acaba?
Tangır tungur Dengir diye bir başkan yardımcısı hukukçu vekil çıkıyor ve gidişattan, kurma YÖK Başkanından şikayetçi olan onlarca rektöre ceberrut diyor. Aynı zat, tüm bu Anayasa değişikliğinin bir oyun olduğunu itiraf ediyor ve mevcut kanunların bezin her yere girebilmesi için yeterli olduğunu söylüyor. Gereğini yapmayanları da kanunlara karşı gelmekle suçluyor. Bakın hele şu nalıncı keseri hukukçuya! Ortada en yüce mahkemenin aldığı karar, 17. madde, türlü içtihatlar varken, o kanunları yok sayın bakın sorun nasıl halledilecek deme cesaretini gösteren bu aymaz aslında ceberrutun dik âlâsı değil de nedir?
Bakın bu soytarıların kaybedecek hiç birşeyleri yok. Aksine bunlar kaotik ortamların yağmuruyla beslenip büyüyorlar. Hepsi birer siyasi obez. Bir kere seçildiler mi yedi cedlerine yetecek mamayı alıyorlar ama gene de doymuyor, istedikçe istiyorlar. Bunları alaşağı etsen de, üstündeki pasağı şöyle bir silkeleyip kaldıkları yerden devam ediyorlar. Olan memleketime oluyor. Bu insanları böldüler, yetmiyor daha da parçalamaya çalışıyorlar. Yarın üniversitede birbirine giren gençleri gördüğümüzde atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş olacak. Yeni bir 12 Eylül'e özlem duyanların ellerini ovuşturmaya başladığını neden göremiyor bu kör beyinliler?
Yazık ediyorsun bu memlekete Tayyip Bey, yazık. Bu aralar sesin fazla çıkmıyor, yerine kuklaların takırdıyor. Sustur şunları Tayyip Bey, sustur ki bu işin günahı senin boynuna kalmasın. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan KÖY YOLLARININ TOZLU GÜNLÜĞÜ- 1 |
|
Doğuca köyünden çıkıp Katırlı sırtından Göve yoluna düştüğümüzde gün ortasındaydık. Yerlerde bölük börkçük, alaca bulaca kar vardı. Özellikle orman kuytularında, meşe gölgeliklerinde beyaz adalar gibi duruyordu. Yollar ıssızdı. Ne atlı, ne yaya ne de otomobillere rastlayabiliyorduk. Bir süre sonra alışıyorsunuz. Issızlığın da kendine özgü bir şarkısı olduğunu hissediyorsunuz. İnsanı düşlere götürüyor, resmen anılara boğuyor. Meşelikler Anadolu'nun her yerinde aynıdır. Yumuşak eğimlerden kayalık yamaçlara kadar her yerde aynı sıklıkta ve aynı boydadırlar. Sonbaharda kuruyan yapraklar bütün kış boyunca dallara yapışıp öylece baharı beklerler. İnatçıdırlar. Poyraza, karayele kolay pabuç bırakmazlar.
Saatlerdir köyleri geziyoruz bir tek araçla bile karşılaşmadık. Göve'ye girerken yanımızdan kocaman bir cip geçti. Ankara plakalı kocaman siyah bir şey. Cipin geldiği yere bakınca çelikten bir kule inşa ettiklerini gördük. Henüz yarısını yapabilmişler. Hayır, paraşüt kulesi değil. Cep telefonları için dikilenlerden. Bu köylerde kaç kişi kaldı? Kaç cep telefonu kullanıcısı bu kuleden yararlanacak anlamadım gitti. Ama onlar uyanık adamlardır. Bir bir saymışlardır. Para getirmeyecek hiçbir işe girmez, yaş yere hayatta yatmaz bu adamlar.
Yaza doğru bu köyler yeniden canlanacak. Aynı meşelerin yapraklanması gibi. Hemen hemen her köyde yaz başında kazanlar kurulur. Okulun bahçesinde veya köyün hemen üst başında. Kuzular kesilir, keşkekler kaynatılır. Her tarafa haber salınır. İlçedeki amir memur takımına da özel ulaklar salınır. Dua günü duyurulur. Genelde bu etkinliğe yağmur duası dense de tam olarak bunu karşılamaz. Çünkü yağmur bol da yağsa, kıt da olsa her sene yapılır. Dua veya davet günü dendiğini de duymuşluğum vardır. Genel olarak keşkek günü olarak da dillendirilir. Bundan on yıl önce ilçenin kaymakamı bu davetlerin hepsine sektirmeden katıldığı için kasabalı tarafından ayrı bir unvanla anılır olmuştu. Kasabalının ona yakıştırdığı isim öyle çirkin bir şey değildi. Sadece Keşkekçi Kaymakam diyorlardı.
Bu yakıştırmayı sadece keşkeği çok sevdiği için de almamış. Söylentiye göre sabahleyin karşılaştığı daire amirlerine "Bu gün keşkek var mı." Bu gün hangi köye keşkeğe gidiyoruz? Bürüm'ün keşkeği amma da güzelmiş yahu," tarzındaki muhabbetlerinde bu yakıştırmada etkili olduğu söylenmektedir. Keşkekçi Kaymakam şimdi nerededir? Hangi mevkide ve hangi hizmettedir kimse bilmiyor. Bildiğimiz bir gerçek varsa köylüler kendine yakın hissettiklerine her zaman bu tür yakıştırmaları yapar.
Biraz okumuş yazmış insanımız köyler ve köylülere romantik bir pencereden bakma eğilimindedir. Çünkü onların kafasında köylüler yoksul ama çalışkan, dürüst ve kirlenmemiş, cömert ve bir o kadar da merttirler. Sözlerini insandan, gözlerini budaktan sakınmazlar. Açık söylemek gerekirse benim de böyle bir hastalığım vardır. Birileri çıkıp yanıldığımı gösterse de inadına bu inancımı korumaya çalışırım.
Bundan birkaç yıl önce yollarımız yine böyle dağlara vurduğunda otuzunu biraz geçmiş bir köylüyle karşılaştık. Çam ormanlarının iyice seyrekleştiği o ıssız dağ yolunda onu arabamıza aldık. Hoş beşten sonra filanca köye gidiyorum dedi. Zaten yolumuzun üzeriydi, başımız gözümüz üstüneydi ve kimse böyle bir yerde zaten yolda bırakılmazdı. Laf lafı açıp sohbet sürerken konu partiye purtuye gelip dayandı.
Zaten yoldaysanız ve yol da kötüyse ki bizimki öyleydi, "Bu hükümet de yolları yapmadı. Kısmet artık, belki gelecek seçimlerde yaparlar;" muhabbetini kendiliğinden kucağınızda buluverirsiniz. Bizimki de tam böyle oldu. Köylü vatandaş "Her sene seçim olmalı," dedi. "Her sene seçim olmalı ki köylü unutulmasın." Bağımsız milletvekili adayı bilmem kim her gün bir köye gidip kazanlar kurdurmuş ve aş dağıtmış. Öteki vekil adayları da vatandaşın her derdine seferber olmuş. "Annem hastalandı. Para yok pul yok. Sinop'a gittim. Bağımsız milletvekili adayı, fabrikatör …… yol paramı verdi. Yeşil kağıt işini de kaymakam halletti. Meclise, üç milletvekiline de ayrı ayrı gittim. Biri kalacak misafirhaneyi ayarladı. Biri hastaneye yatırma işlerini, öteki de tedavi masraflarını karşıladı. Eee elleri mahkûm. Köyde tam yetmiş oyum var. Boru mu bu? Boşta bulunup "Sen köyün muhtarı mısın yoksa?" diye soruyorum. Yok, muhtar başka bir arkadaş," diyor. Yarım saat sonra onu köyüne bırakıyoruz. Ortada ne yetmiş kişi var ne de yedi hane. Bütün köy İstanbul'a göçüp gitmiş. Sizin anlayacağınız bizimkisi bayağı uyanık. Milletvekili adayları ve meclistekiler bir yana bizim bile sırtımıza binmeyi başardı. Üstelik bize oy da lazım değil. En azından kendi kendimizi teselli edecek bahanelerimiz var. Biz insanlık görevimizi yaptık.
Çok değil bundan yirmi yıl önce bu köyler cıvıl cıvıldı. Eskiden çok tavşan olurdu bu meşeliklerde. Şimdi sadece keklik var. O da tek tük. Binde bir, denk gelirseniz artık…
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Hamdi Topçuoğlu |
BOZDAĞ YOLUNDA
Ege'de bahar böyle geliverir. Hava çok soğuk dersiniz, güneş açar. Bakarsınız ki bademler bayramlıklarını giymiş. Artık tatil günü, evde durmak zamanı geçmiştir. Okullar için hazırladığımız "Doğal Ortamda Eğitim" etkinliklerinin Sart - Bozdağ - Ödemiş parkurlarında inceleme yapmamız gerektiğine göre, bahanemiz de hazır. Biz de zamana uyuyoruz.
Belkahve'ye tırmanmadan az önce yoğun bir duman içinde kalıyoruz. Gözün görebildiği her şey toz kaplı: ağaçlar, çatılar, çitler, duvarlar… kuşlar kanatlarına yağan tozdan uçamaz sanırım buralarda
İzmir, EXPO 2015'e aday. Teması da "sağlık. Bu fuar, bu tür rezaletlerden kurtulmamız için bir umar olabilir.
Geçenlerde BİE üyelerine bir çuval para harcanarak tanıtım yapıldı. Adamlar buraları gördülerse "Sağlık" ın EXPO 2015'e tema olarak seçilmesini her halde kara mizah olarak algılamışlardır.
****
Ankara yolu, Ahmetli'ye dek sağında solunda ne kaldığını göstermiyor; öylesine yoğun bir yapılaşma var. Yıllar önce, hafta sonları bu yoldan İzmir'e inerken her kilometrede farklı bir iklim yaşardım. Salihli'de yeşil olan başakların Kemalpaşa ovasında sarardığını görmek, Kemalpaşa'nın kirazından, Dombaylı'nın şeftalisine geçmek az zenginlik değilmiş doğrusu.
Salihli'ye yaklaştıkça sağda solda budanmış üzüm bağlarını gördükçe, birkaç gün önce karşılaştığım Sarıgöllü eczacının sözlerini anımsadım.
- Son yıllarda üzümden çok iyi para kazanıyoruz, demişti eczacı. Pamuk ekiyorduk eskiden. Şimdilerde pamuk tarlaları, üzüm bağlarına dönüyor.
- Bildiğim kadarıyla tütüncüdür Sarıgöllüler, dediğimde.
- Birkaç yıldır tütüncülük neredeyse bitmişti, ama bu yıl iyi para etti tütün. Seneye birçokları tütün dikecek, demişti.
Tam bize göre bir ziraatçılıktı eczacının anlattıkları. Devlet ürün planlaması yapmayınca çiftçi, bir önceki yıl ne para etmişse, onu eker, diker bizde. O yıl da başka bir ürün para eder; o, yine açıkta kalır. Oysa girmeye çalıştığımız AB'de her çiftçi aklına eseni tarlasına ekemez, dikemez. O topraklarda belirlenen ürün buğdaysa buğday eker, mısırsa mısır. Çünkü bu, hem tarlanın verimliliği için, hem de ürünün ilaçlaması, gübrelemesi için zorunludur. Eğer ulusal veya uluslararası pazarda bir sorun doğar da orada üretilen ürün düşünülen değeri bulamazsa, devlet çiftçiyi destekler.
****
Şehirlerarası yollarda dinlenme tesisleri, dünyanın neresine giderseniz gidin, önce temizlik, sonra lezzet ve fiyat açısından değerlendirilir. Yıllardır seyahat ederim. Hâlâ temizlik sorununu çözemediğimizi biliyorum. Ön tarafta yemek satalım diye uğraşır nice anlı şanlı tesis, ancak tesislerinin arka taraflarını çöplük olarak kullanırlar. Oysa benim gibi birçok kişi ön tarafta yemek yemeden önce tesislerin arkasını gezer, tuvaletine bakar.
Bu kez gerçekten çok güzel bir tesis görmenin mutluluğunu yaşadım. Çalışanlarıyla, fiziki özellikleriyle, çevresiyle gönül rahatlığıyla yemek yenilebilecek bir tesis MRT. Salihli'ye gelmişse insan, elbette odun kebabı yemeli. Kuzu etinden, yumuşacık; ama yağsız. Keşke bu tesislerin sayısı daha çok artsa.
****
Beyaz kürkünü giymiş Bozdağ'ın bütün görkemiyle bizi çağırdığını
hissediyoruz. Sapağı dönüyor, dar ve çok dönemeçli yollardan döne dolaşa çıkmaya başlıyoruz. Kış uykusundan uyanmaya hazırlanan ova geride kalıyor. Sağımızda solumuzda kar parçaları. Allahdiyen, Salihli ovasına egemen villalarla doluvermiş son geldiğimizden bu yana. Yolda yoğun bir trafik var.
- Bugün pazar, hava limonata gibi. Bozdağ'da kar yükünü almış, şaşılacak
ne var bunda?
Kırkoluk'a varmadan bir dönemeçte duruyoruz. Gözüme ta ötelerde boğazın arasından bir mavilik çalıyor. Bilmez miyim orayı:
- Bakın, diyorum çocuklarıma , ben öğretmenliğe ilk o maviliğin bir kıyısında başladım. O boğazdan Demirköprü Barajı'na çıkar, baraj gölünü izleyen yolun tozunu yuta yuta giderdim Köprübaşı'na. Gediz, Murat Dağları'ndan başladığı yolculuğunda toprağı, meşe kütüklerini yüklene yüklene gelir, o mavi gölde biraz soluklanır, sonra bir daha düşer yollara; bu gördüğünüz ovaya aş, ekmek ola ola gider Ege'ye. Bu, binlerce yılın ulu suyu, son otuz yılda Menemen ovasında zehre dönmüşse, biz lanetlenmeyi çoktan hak etmiş bir kuşağız.
- Paranın dünyada ilk kez Sart'ta kullanılmasını nasıl yorumlarsın, diye soruyor oğlum gülerek.
****
Bozdağ kasabası bir vadinin içinde sıkışıp kalmış. İnsan kendisini İsviçre'de sanıyor. Yolun sağında solunda piknikçiler kartopu oynuyor. Biz de iniyoruz arabamızdan. Karda ayak seslerini duymayalı ne de çok olmuş… Uzaklaşıyorum insanlardan. Aklımda, sırtında, 30-35 kilo yükle eşkıya peşinde koşan Mehmetçikler var. Kaçı daha önce karda yürümüştü, kardan adam oynamıştı ki…
Bozdağlı kamburu çıkmış bir adam, ineğinin ipini tutmuş evine gidiyor. Selam veriyorum.
- Yiyecek yok, ne yapalım. Ta güney yakada kar erimiş. Orada otlattım biraz, diyor.
Ne söyleyeceğimi merak bile etmiyor. Belli ki üşümüş; yürüyor yoluna.
Kar, kimine eğlence, spor; kimine eziyet; işkence…
Gölcük'ten Ödemiş'e inerken Muzaffer Sarısözen'in buralardan derlediği bir türkü dolanıyor dilimize:
Mezarımın taşı Bozdağ'a karşı
Üstünün toprağı, gözümün yaşı
Çakırcalı'yı vurdular akşama karşı
Uyan anam uyan gör neler oldu
Karıncalı dağ başı kan ile doldu…
Nedenini bilmeden ya da bilip de söyleyemeden, nakaratı bir ağızdan döne dolaşa söylüyoruz.
Hamdi Topçuoğlu egerem@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Takıntıdan mı sakınsak, Sıkıntıdan mı yakınsak ? |
|
Geçenlerde konuşuyoruz, konu döndü dolaştı geldi takıntılara. Saymaya başlayınca "Ne çok takıntım varmış !" diye bunaldım... Bunalınca sizi de kapsama alanına aldım... Tek başına takılmanın ne akıntıya ne de takıntıya faydası var. Sizlerle birlikte belki yüreğim bile dayanır takıntıya, belki de kürek bile çekeriz akıntıya...
Yıllar önce; bu paragraf ile başladığım "Akıntıya KÜREK Takıntıya YÜREK Dayanmaz"
http://www.kahvemolasi.com/sayilar/20040305.asp#sesen
başlıklı yazımda anlattığım TAKINTI sayısının, yılların AKINTI sayısına paralel olarak artacağına dair en ufak bir kuşkum yok idi. Yazıda; özet olarak sıkıntısız 6 takıntıdan sözetmiştim. Kaldığım yerden devam ediyorum...
Takıntı No : 7
Yer : Banyo
Konu : Unutulan Bornoz
Sözüm ona yıkandım ama bir tuhaf KAŞINTI, unutmuşum bornozu. Hele bir de evde kimse yok ise. Şimdi kara kara ve sırılsıklam biçimde küvetten çıkabilmenin, yollarda kaymadan bornozun yanına varabilmenin hesabını yap, offf of ! Acep kuruyana kadar beklesem mi ? Genel tuvaletlere El Kurutma Makinası, evlere Çamaşır Kurutma Makinası yapan kafalar neden Duş Kurutma Makinası yapmazlar hiç anlamış değilim. Duşları var ama düşleri yok işte ..!
Takıntı No : 8
Yer : Memleketin herhangi bir yeri
Konu : Pazar Bulmacası
Cumhuriyet'in Pazar Bulmacası mutlaka zamanında alınmalı ya da zamanında markete telefonla sipariş edilmeli. Saatler ilerledi mi ya Cumhuriyet kalmıyor ya da Pazar Bulmacası. Sonrası bir büyük SIKINTI. O market senin bu market benim dolaş dur, bir de "Kalmadı Abi, zaten az geliyor" dediklerinde kudur !
Takıntı No : 9
Yer : Pendik/Yalova Hızlı Feribotu
Konu : RTE
Hızlı feribota için her daim bir BAKINTI halindeyim. Ya feribotun üstünde RTE yazıyor ise ? Kimbilir hangi dalkavuğun aklına geldi yaşayan birinin adını feribota vermek ? Bir de alakası olur insanın. Piri Reis olsa, Barbaros Hayrettin olsa, kısacası denizle ve/veya denizcilikle ilgili bir isim olsa, neyse ..! "Bir sonraki feribotun saati kaç ? Yok, yok vazgeçtim, bu feribota binmeyeyim, nasılsa aynı dümenin suyunda değiliz"
Takıntı No : 10
Yer : Sanal Alem
Konu : Facebook
Davet etmeyin beni Facebook'a, sinir oluyorum yahu ! KASINTI hali ile; Üniversite arkadaşlarımla görüşüyorum, Lise arkadaşlarım var görüşüyorum. Hatta; İlkokul arkadaşlarımdan bile görüştüklerim var. Son tahlilde; "Canan'ı bulmak için Facebook dışında bir metodu olan var mı ?" diye sormadan geçemedim.
Takıntı No : 11
Yer : Genel
Konu : Scrabble'de iğrenç harfler gelmesi
Bu tam bir YAKINTI hali ! Nasıl olur da benim gibi kelime hazinesi geniş, bulmaca kültürü müthiş bir adama böyle iğrenç harfler gelir de 3-5 puanlık kelimeciklerden bir adım öteye geçemez hali yani. Oturduğumuz yerleri mi değiştirsem ? Dur bakim, bir de sol el ile taşları çekeyim en iyisi... İğğğkkk ! Oynamıyorum ya ..!
Takıntı No : 12
Yer : Salon
Konu : Fenerbahçe'nin maçını izleme
Geçen gün galip geldiğimiz maçta üzerimde ne vardı ? Kısa pantolon. Yok, o değildi, onu bunu bilmem, Bursa 2 tane taktı o kısa pantolonla bir daha asla giymem. Yine geç kaldım, yedik işte golü ..! Daha 4.dakika be, ayıkla şimdi princin taşını. Bu kez YIKINTI olacak herhalde, dalga dalga geliyorlar. Kül tablası sağda mıydı solda mı ? Mutfağın hangi ışığı yanıyordu ? Yok, olmuyor bir türlü 1-0 yenik kapattık ilk yarıyı. Kupadan eleneceksin alt tarafı, dünyanın sonu mu ? Değil elbette, 24 senedir kupaya hasretsin zaten ve fakat bir umut kirlide buldum ve değiştirdim siyah uzun donumu. Sevilla'yı yenerken balkon kapısı açık mıydı ? Gooool ..! Aslanım Gökhan, 1-1 oldu, işte, artık kıpraşma en iyisi eniŞTe. "Hasssxxx, lem buna da kart mı gösterilir be ?" dedim masayı yumruklarken. Şarap döküldü üzerime, değiştirmem lazım siyah uzun donumu. 90 dakika bitti, 4 dakika uzatma verdiler, hemen çıkardım, "Bu saatten sonra birşey olmaz nasılsa !" dedim ve o golü adeta ben yedim. "Hasssxxx ...!"
Takıntı. Takın.. Tak... Takma... Ne tak, ne takma... Veya; ister tak, ister takma...
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
| |