 |
 |
 |
 |
|
17 Nisan 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Yaşlandık!.. |
Merhabalar,
Ağızda yuvarlarken kolay geliyor, altı yıl. Gelin bir de bana sorun. Altı koca yıl, 24 mevsim geçmiş üstünden. 2002 yılının 17 Nisan'ından bu yana paylaşmaya gayret etmişim. İnternet Dünyasında ömür söz konusu olunca, hele bir de amatörce bir yayınsa yaptığınız, ömrü köpeklerin yaşıyla rahatlıkla ölçebilirsiniz. Öyleyse Kahve Molası'nı orta yaşlı sınıfına koymak hiç te garip kaçmaz. Altı yılda başımızdan geçenleri şöyle bir düşünün, az badire atlatmadık, hala da atlayıp zıplamaya devam ediyoruz. Kahve Molası da aslında bu badirelerin ürünü. Bir gece kara kara düşünürken akla geliveren bir fikrin etrafında yeşillenen bir fidan gibiydi başlangıçta. Şimdi rüzgarda ıslık çalan kavaklar gibi şükürler olsun. Sizlerin, okuyarak, yazarak hayat verdiğiniz bu ağacın gölgesinde hepinize yürekten teşekkür ederim. Mütevazi olmanın anlamı yok, yaptığım kolay iş değil. Her babayiğidin harcı da değil. Ama insana verdiklerini ölçecek alet henüz keşfedilmemiş. Sizler yanımda oldukça, sağlığım müsaade ettikçe, bu ağaç büyümeye, dallarında umut yaprakları filizlenmeye devam edecek. Klavye tutan ellerinize, ekrana bakan gözlerinize binlerce kere teşekkür ederim. Ne iyi etmişim de akıl etmişim. İyi ki doğmuşsun Kahve Molası, yolun açık olsun.
Cumartesi gecesi için geç kalmadınız. Bu akşama kadar vaktiniz var. Eğer bizlerle birlikte olmak isterseniz bana bir mesaj atmanız yeterli. Kahve Molası'na hakettiği kadar ömür, size istediğinizden de fazlasını diliyor, hoşçakalın diyorum. Görüşmek üzere.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Sütlü Kahveci : Deniz Marmasan DİRENİŞİYLE SEVDANIN… |
|
Rüyamda lale bahçelerinde, lacivert gecenin koynunda ateşböcekleriyle rakstaydım ve yankılanan adımda, labirentlere yönlendiren buyurgan ses, iliklerime işledi… Gece oldu, gün doğmadı. Gencecikten nisan yağmurlarının diri sızısında seni aradım. Renklerimin peşinden koşarken, beyazlar arttı. Fısıldadın… "Beyazın engin halini sevmezsin…" Engin maviliğinde (D)denizlerin bir tehdit beyaza doğru. "Bir çocuktum, sevmiştim, avuçlarımda aynalar…" Aynalara yansıdığında, küçük bir kızın düşlerinden, kırık bir çift sevdiği rengin çıkartması, gözlerinden akan yaşların kaynağında, yapıştırdığı…
Uçurtmaları vurdukları seherlerde yanık ot kokusu… Ellerinden şekerleri çalınan umutlar, dizginlenemeyen bir infazın zorla tanıkları, sorgusuz sualsiz…
Demlikten tüten buhara karışan tütün kokusunda, tek zenginliğimiz mısralar şimdi… "..Biliyorum sen de mi diyeceksin/ ama akşam erken iniyor mapushaneye/ ve dışarıda delikanlı bir bahar/ seviyorum seni çıldırasıya…"
Yıldızların yorgan, toprağın döşek olduğu saatlerde mesafenin gerçeklik kabul etmediği çözümsüzlükte tartışmasız tek gerçeklik, gözlerin… Uzağı yakın, soğuğu sıcak, ölümü ömür yapan… Ecelimin kuytularından sahili döven dalgalarıma bir kısır döngü şimdi zaman. Sevda sözlerinin zafer çığlıklarıyla donatıldığı tarih çizgisinde adım adım hürriyet.. "Ne Tanrı ne devlet aşk aşk hürriyet.."
Prangalanan masallarımdaki zinciri kıran bir gökkuşağı, kalbime iliştirdiğin… Sonucunu kestiremediğim turkuaz çelişkilerde, 'nakarat gibi yağmur'dan kalan bir miras, çakırındaki hüzün ve hüznüne temel gönül ağırlığın.. Sana meyilli baharlarımda bir imbat… Körfeze yerli coğrafyalar, karabatakların, uçuş yönündeki tahmin, ertesi günün bulutundan haberci. Göç yollarının yorgun döngüsünde körfeze çarpan alkol kokusu, dizelere muhtaç.. "Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin/ sen ülkemizin yaz geceleri gibisin/ saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında/ beni unutma/ ah saklı gülüm/ sen hem zor hem güzelsin/ şiirlerimin ılıklığında açmalısın/ sana burada veriyorum/ hayata ayrılan buseyi/ sen memleketim kadar güzelsin/ ve güzel kal…"
İsyanlarla doldurduğumuz gençliğimizin vurgun yediği sularda bir deli sevda, tıka basa renk, ağzına kadar rüzgâr, toprak ve güneş… Kalemlerin doldurduğu soluklarımızda korkusuzca ölmek eylemi, akşamsefalarına nazaran… "Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz…" Kelebeklerin saçtığı yazlarla bir mevsim kuşatması sol üst köşeye doğru…
Birlikte öğrendiğimiz yaşam, çok yönlü ama tek olan, tüm yönleriyle yaşanmadığında yaşam olmayan yaşam, renklerinin her tonunu kalbime işlediğin yaşam, sevdayla, zaferle, umutla ve daima… Daima "bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla…"…
Temmuzun kavuran sıcaklığında, sabaha karşı gözlerimin önündeki çaamşır ipiyle ve direnişiyle sevdanın…
Deniz Marmasan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Kahveci : Zühre Meryem Kaya Ben Böyle Şey Gördüm! (6) |
|
… Ellerimde martılar, gözlerimde toprak bereketi, saçlarımda çiğ damlalı bir rüzgâr serinliği… Uzak topraklar değil düşlediğim; bu memleketin toprakları yürüdüğüm, yürüyeceğim… Nefes almak kelimesinin anlamlı olduğu tek diyarda doğdum, burada hayat buldum, yine burada memada ermek isterim.
Televizyonla birlikte yeni bir kelime daha girmişti hayatımıza, reyting. Anlamını kimse merak etmedi. Kalburüstü bir tabirle reyting, en çok izlenen programların diğer adıydı. Bana kalırsa dibin dibi demekti, reyting. Silinmeye, silikleştirilmeye çalışılan bir gençlik, sündürülmüş hayatlar silsilesi… 'Kaybetmek' kelimesinin anlam bulduğu tek eylemdir reyting. Yani ne kadar onur, utanma, benlik, ahlak, hayâ kaybedersen o kadar şereflisin o kadar da reytingli…
Açık konuşmak gerekirse bu yazı serisini yazarken çok üzüldüm. Televizyon hakkında yazdıkça yazılacakların listesi uzadı. Liste uzadıkça TV'nin bizden aldıkları canımın içini eze eze yazılarımda şekil kazandı.
Hayatı okumak, okuyabilmek çok önemlidir. En sevdiğim kitaptır 'Simyacı'. Orada hayatı okumayı öğretiyor yazar. Bir kuşun kanadından, bir renkten, bir buluttan, rüzgârdan, seslerden hayatın bize sinyaller yolladığını ve eğer onu okuyabilirsek hayatta alacağımız kararların doğru kararlar olacağını ve bizim dünyayla olan bütünlüğümüzün tamamlanacağını anlatıyor. Eğer dünyayla bütünleşmek değil de ondan uzaklaşmak gibi bir yolda ilerliyorsanız bu sadece sizi değil tüm dünyayı ilgilendiriyor.
Hayatı okumak çok önemlidir ve görülüyor ki; çalışarak, üreterek, paylaşarak, yaraları sararak ve yaraları azaltarak yaşamak denklemine her geçen gün biraz daha uzak düşüyoruz. Doğaya duyulan özlem, çocukların utanma duygusu, kadınların analık duygusu, erkeklerin bağlılık duygusu, dost sohbetler… Yitirilmiş ömürler gibi bir bir kayboluyor ve her geçen gün hayat biraz daha siyah beyazlaşıyor. TV'den aktarılan renkler her geçen gün biraz daha renksizleştiriyor hayatımızı.
Giden gidiyor beyler! Artık bu gidişe dur deme zamanı geldi de geçiyor. Elinizi vicdanınıza koyun ve "Gelecek nesilleri alenen canavarlaştıran bu insanların yaptığı yıkıma, neden seyirci kalıyoruz?" sorusunu, kendinize bir sorun.
"Televizyon izlemeyi sevmeyen, kendi büyürken televizyonu vakit kaybı olarak görüp hayatından uzak tutan, onu küçülten ve küçümseyen gençler ellerini kaldırsın. "Oooo sayımız baya fazla. Ne o korktunuz mu? Bence de korkmalısınız.
Ellerimde martılar, gözlerimde toprak bereketi, saçlarımda çiğ damlalı bir rüzgâr serinliği… Uzak topraklar değil düşlediğim, bu memleketin toprakları yürüdüğüm, yürüyeceğim… Nefes almak kelimesinin anlamlı olduğu tek diyarda doğdum, burada hayat buldum yine burada memada ermek isterim.
Not: Bu yazı serisini yazarken bu kadar uzayacağını düşünmemiştim ama sıkıldım. Acıtılmış hissettim kendimi ve yazılacakların birçoğu uzağıma düştü! TV'ye yazılacak o kadar uzatılmış, eksiltme temelli acılar vardı ki. Daha fazla tahammül edemedim.
Okuyan ve anlayan yüreklere selam olsun!
Zühre Meryem Kaya z.meryemkaya@gmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Düşünmüyorum öyleyse neyim?
Türkiye'de genç olmak biraz riskli bir durum, ipte yürüyüp cambaz olmamak gibi. Eğitim sistemi dediğimiz olgunun sadece sınavlara hazırlamak için olduğu ve akabinde aslolanın öğretim olduğu ortaya çıkmıştır. Kendini başarılı sayma kıstasının sınavlara endeksli olduğu bir gençlik yetiştiriliyor ve ülkenin geleceği olmaları bekleniyor. Bir sınav düşünün, belirli bir sürede sana öğretilenlerin sınandığı, genç yaşında dönmek zorunda bırakıldığın bir viraj ve her yanlışında cezalandırılıyorsu. Hani doğru hata yaparak bulunurdu? Yalan. Bu sistem içinde doğru diye birşey yok. Hepsini atlattın diyelim, ya tercih fiyaskosu? Yaşın onyedi ise ne yapmak istediğine değil ne yapabileceğine göre yönlendiriliyorsun, eğer birden çok yeteneğin varsa, ki bu herkes için yüksek bir olasılık; daha az zamanda daha çok gelir elde edebileceğini seçmeye yönlendiriliyorsun (bir bakıma zorlanıyorsun). İşte tam burada bir kopma noktası var hayaller ve gerçekler arasında. Yapmaktan zevk almadığı bir meslekte insan ne kadar mutlu olabilir ki? Bir gün geri dönüp baktığında kendisine nasıl hesap verebilir? Bunca zaman yaşadım da ne yaptım sorusunun cevabı ne olur? Öğrenmeyin demiyorum ama sizi diğer canlılardan ayıran düşünme özelliğinizi göz ardı etmeyin diyorum. Bir düzen kurmayın demiyorum ama düzeni siz kurun ki hayatınızın bir anlamı olsun diyorum. Tüm bunlar bir paradokssa, çıkış noktası düşünmektir diyorum. Geçen beş asırlık sürede "Düşünüyorum öyleyse varım"a ne oldu? Gerçek değilmiydi? Yoksa düşünsel evrimde bu basamağı atlamak insanlara zor mu geldi bilemiyorum; ama bildiğim birşey var ki, düşünmekten uzak geçirdiğiniz herzaman bu yetinize ihanettir. Sorgulamaktan korkmayın, düzeni sorgulayın, yaşama amacınızı sorgulayın. Yaşamak için değil kendinizi bulmak için yaşayın.
Herşeyin başı para olmuş,
ne diyeyimki ben size.
Merdivendir diye tutturmuşsunuz hayat,
dümdüz bir yolun üzerinde.
Oğuz Genç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Kahveci : M.Nihat Malkoç CANSUYU YAZILAR |
|
Yazmak bir tutkudur kaleme bulaşanlar için… Yazmadığınız, üretmediğiniz zaman huzursuz olursunuz. Her gün en az bir sayfa yazmak rahatlatır sizi. Şayet hiç yazamamışsanız o günü kayıp zaman olarak değerlendirirsiniz. Yazmayı bir tutku olarak gören ve ömrü boyunca kalem oynatan yazarlardan birisi de Trabzon'da doğan, burada büyüyen ve burada yaşamaya devam eden; daha çok yerel değerlerimizi, kültürel kaynaklarımızı ortaya çıkaran değerli araştırmacı-yazar Mustafa Yazıcı'dır. O; zamanının çoğunu okumakla, araştırmakla ve edindiği birikimleri geniş kitlelere aktarmakla geçiren bir kitap dostudur. Bugüne kadar yazmış olduğu eserlerin sayısı altmışın üzerindedir. Yazmayı planladıkları da cabası…
Araştırmacı-yazar Mustafa Yazıcı aslında bir eğitimcidir. Kayseri İslam Enstitüsü'nü bitirmiş, devlet okullarında yıllarca öğretmenlik yaparak çocuklarımızın millî ve manevî değerlerine bağlı insanlar olmaları için çırpınmıştır. O, örgün eğitimin yanında yazarlığıyla, kitaplarıyla da yaygın eğitim faaliyetinde bulunmuştur; eserleriyle halkı eğitmiştir. Onun kütüphanelerimizdeki birbirinden kıymetli eserleri okuyuculara yepyeni ufuklar açmaktadır.
Mustafa Yazıcı Hoca'nın eserlerinin çoğu araştırma-inceleme ağırlıklıdır. Fakat onun makaleleri, denemeleri, hikâyeleri ve şiirleri de vardır. Değerlendirmeye çalıştığım elimdeki kitap "Cansuyu Yazılar" adını taşıyor. Söz konusu kitap Mustafa Yazıcı'nın hikâye, makale, anı ve denemelerini içine alıyor. Yazar bu kitaptaki yazılarını "Cansuyu" sıfatıyla vasıflandırıyor. Bu kitap belli bir yayınevi tarafından yayınlanmamış. Yazar, eserini kendi maddî imkânlarıyla bastırmıştır. Kitap 96 sayfadan meydana gelmektedir. Eserin ön ve arka kapağında kitabın yazarının bugüne kadar yazdığı dergiler ve kendi yayını olan kitaplar yer almaktadır. Bu dergi ve kitaplar arasında kıymetli yazarımız Mustafa Yazıcı'nın bir portresi de bulunmaktadır. Yazıcı, kitabının ilk sayfasında "1947'li Yıllardan 2000'li Yıllara Cansuyu Yazılar" başlığı altında yazılarıyla ilgili şu mühim açıklamayı okuyucuyla paylaşmaktadır:
"Sadece yeni dikilen fidanlara can suyu verilmez. Tutmaya yüz tutmuş yeni fikirlere, körpe ruhlara, taze gönüllere de cansuyu verilir. Bizim bu yazılarımız da böyle cansuyu hükmündeki yazılardır. Okuyuculara mutlaka yepyeni güçlü enerjiler kazandıracaktır. Fakat insanları paraya, mal mülk ve çıkarlara değiştirenler bu cansuyundan nasipsiz kalarak kendi kendilerini kurutmaya bizzat kendileri sebep olduklarını fark etmeyebilirler."
"Cansuyu Yazılar" yazarın "Sunuş" yazısıyla başlıyor. Kitabın ilk yazısı, yazarı tarafından hikâye olarak nitelendirilse de gerçekte deprem hakkında yazılmış bir deneme-hikâye karışımı eser olarak karşımıza çıkıyor. Yazar bu yazısında Trabzon'dan Gölcük'e göç eden bir ailenin deprem felaketiyle dağılışını anlatıyor. "Deprem Altında Bile Açan Güller" adlı bu yazı, aslında "Deprem Hikâyeleri" adlı bir yarışma için yazılmıştır. Kitabın ikinci yazısı "2000'li Yıllarda Nasıl Bir Trabzon" adını taşıyor. Bu yazı da Trabzon Belediyesi'nin düzenlediği bir makale yazma yarışması için kaleme alınmış; bu eser, yazarına yarışmaya katılan yüz eser arasında o zamanın parasıyla yüz milyonluk birincilik ödülü kazandırmıştır.
Kitaptaki "Amerikalıların Trabzon Boztepe'den Çıkartılışı" adlı enteresan anı yazısında 1955'te Amerikalıların Boztepe'de radar kurmaları, buraya yerleşmeleri, halkımıza tepeden bakmaları, alay etmeleri anlatılıyor. Bu hadiseyi bilmeyenlerin sayısı çoktur. Yine bu anıda Amerikalıların 'av' adı altında hayvanları öldürüp orta yerde bırakmaları anlatılıyor. Bu anı bana Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun benzer içerikli "Güvercin Avı" hikâyesini hatırlattı. Orada da düşmanlar Kuşbaz Hüseyin'in güvercinlerini zevk için öldürüyorlardı.
Kitap içerisinde yer alan "Kitap Odam" adlı yazı bir yazarın gizli dünyasının kapılarını aralar niteliktedir. Burada yazar kendi dünyasından kesitler sunmaktadır okuyucusuna. Kitapta Yazıcı ile tütün üzerine yapılan bir röportaja yer verilmektedir. Diğer bir yazıda yazar, kendi köyü olan Akyazı'nın uyanışını anlatmaktadır. Ardından "1947'li Yıllardan 3000'li Yıllara" adlı öyküyle eserini tamamlamaktadır. Eserin yazarı Mustafa Yazıcı'yı kutluyorum.
M.Nihat Malkoç mnm61mnm@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          1 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
|
| |
| |