 |
 |
 |
 |
|
5 Mayıs 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Ben de "Ortalama Türk'üm" ayol!.. |
İyi haftalar,
Pek sportif bir Pazar günü geçirdim. Hoş sporu ben değil sahadakiler yaptı ama ben de ayakta üç saat dikilip onlara bağıra çağıra eşlik ettim. Ligin bitimine birşey kalmamışken bizim ortanca prensle birlikte maça gittik. Şenlikliydi, güzeldi ama bir o kadar yorucuydu. Şu anda saat 3:30 ve gözlerim kan çanağı. Yani benden bu gecelik hayır yok. Oysa şu Tayyip Bey'in yeni vecizesi "Ortalama Türk" kavramını biraz açayım, anlayayın istiyordum ama dedim ya mecalim kalmadı. İnşallah yarın, yenileri eklenmezse bununla ilgili birkaç kelam ederiz. Şimdilik beni mazur görün. Hepimize az laflı çok işli bir hafta diliyorum. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
HEYBE
Nazım Hikmet bakarken neler hissediyordu, hangi hasretlik duygularıyla hüzünlenmişti ya da yasayamadıklarının hangisine kahretti diye düşünüyordu. Don nehrine bakan sevgilileri süzerek derin hayallere daldı. Nazım'ın baktığı noktadan.
Ne aşklar yaşamıştı yarım kalan, ne sevdalar beslemişti, ölürken bile çınar ağacına gözü açık gitmişti. Ama yılmamıştı, yıkılmamıştı.
Varlığına var olmasına sebep olan tüm etkenleri, sevdiklerini, seviştiklerini hayata dair o güzel hazları tattıran nesnel ve nicel tüm etkenler gözlerinin önünde bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Tepkisiz dona kalmıştı ama Don nehri akmaya devam ediyordu. Ona da ak dercesine.
Gülümsedi, esen tatlı rüzgârın ninnisine fısıldayarak "tüm yaşanmışlıklarımı yaşatılmışlıklarımı seviyorum" sözcükleri döküldü dudaklarının arasından.
Ama gene de çok buruk yanları mevcuttu.
Heybesini seçmesine ya da hazırlamasına şans tanımadı hayat. Var olmasına sebep babası, heybeden ya da heybelerden habersiz yaşadı.
Derin düşüncelere dalmıştı. Tam o esnada "merhaba" diyen bir sesle sıyrıldı bulunduğu durumdan.
Yanlış duymuyordu, Rusya'nın küçük kentinde hem de tanıdık kimsesi yokken biri ona merhaba diyordu. Duymazlıktan geldi. Ses bir daha "merhaba" dedi.
Bu sefer kayıtsız kalmayarak karmaşık duygularla dönerek "merhaba" dedi.
Karşısında, bağladığı eşarbın kenarlarında dışarıya taşan pamuk gibi beyaz saçlar, yüzüne düşen her bir kırışıklık Ararat kadar eski, gözlerindeki ışıltı ise özlem ateşi fışkır damakta olan bir teyze duruyordu. Teyze, bozuk bir aksanla "yanılmamışım" dedi, gözyaşlarına hâkim olamadan uzun bir süre sarıldı. Don nehrine karşı uzun bir süre konuşamadan öylece kaldılar.
"Teyze, kimsin? Türkçe bilebileceğimi nasıl anladın" diye sorarak konuşmaya başladı.
"Ben Türkiye'den ermeni sorunları başladığında Rusya'ya göçenlerdenim. Rus milletinin hepsi sarışındır. Etrafına bir bak tek kara olan sensin." dedi gülerek. Uzun uzun sohbet ettiler. Teyze sordu delikanlı anlattı. Araratı, Haniyi, İstanbul'u, Ahtamarayı ve hikâyesini anlatırken ikisi de hüzünlendi. Ve uzunca bir süre sustular.
Teyze gözlerinin içine bakarak "karasın yağızsın, hoşsun ama çok kederlisin" içini çekerek ,"Benden de betersin evlat" dedi.
"Heybemin ağırlığındandır güzel teyzem" dedi. Teyze etrafına bakınarak heybe aramaya başladı.
"Boşuna arama teyzeciğim yaşadıklarımdan demek istedim" dedi.
Masallardan fırlayıp gelmişçesine şirin, tonton bir o kadarda duygulu olan Rebeka teyze, gözyaşlarına hâkim olamıyor olmakta istemiyordu. Yaşlar süzülürken gözlerinden titrek ve duygulu bir sesle,
"Buralarda memleketinin çayını bulamazsın, güzel bir çayla beraber heybende'kilerini dinlemek isterim kara çocuk" dedi gülerek.
Ve evinin yolunu tuttular.
Demli çaylarını yudumlarlarken…
"Akrabayız aslında teyzeciğim. Babam kirvesinin kızına âşık. Ama Ermeni kızı Müslüman'a vermezler."dedi. Derin bir iç çektikten sonra…
"Bir kış günü sabahı evden çıkar babam, hayalinde pembe panjurlu evinin sultanı olacak kadınla göz göze gelir. Nutku tutulur, yarını bile kurgulamayan tasasız adam, omuzlarındaki su taşıma kovalarıyla kadını kaçırır. Baba ocağının bir odasına tıkar " ahada size gelin" der. Yazık annem, her genç kız gibi kırk gün kırk gece düğün hayali kurarken, telsiz duvaksız ev kadını oluverir. Ona da heybesiz bir yaşam sunulur.
Gözleri dolmaktaydı, annesinin durumuna mı yoksa kendi talihine mi üzülüyordu bilinmez gözlerinden süzülen gözyaşları arasında devam ederek…
"Sırtında sopa karnında sıpa hiç eksik olmadı anamın. Dile kolay iki düşük sekiz doğum. Yorulduğu anlarda iki gözü iki çeşme " hiç biri de ölmedi sıpaların" der dururdu kendi kendine. Benimde içim erir üzülürdüm. Üzüldüğümü hissettiremedim bir türlü. Hata onlarındı bana sevmeyi sevilmeyi öğretemediler. Heybemi farkında olmadan doldurmaya başlamıştım anlayacağın teyzeciğim."
İçinden ne de hoş bir karşılaşma oldu diyor ve minnettar bir bakışla teyzeye bakarak demli çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti konuşmaya. Teyze konuşmasını bölmek gibi bir niyeti olmadığını hissettirmişti zaten samimi dinleyişiyle.
"Okulda başarılı biriydim. Ders kitapları dışında okuyacağım ilk kitabıma sahip olma şansına yarıyıl tatil ödevi sayesinde sahipleniyordum. Reşat Nuri Güntekin'in Çalı Kuşu romanı. Babam, kem küm "alamam senin neyine" derken avazım çıktığı kadar yahu ben nerden tanırım bilirim, öğretmen istiyor ödevvvvvv diye bağırdım, zorla da olsa aldırdım. Yatarken annem sordu duydum; aynı oda da hepimiz yattığımızdan. "nasıl aldın kitabi, parayı nerden buldun" diye. Babam "borç para aldım" dedi. Heybem aç dev gibi ağzı açık, bunu da yuttu."
Sustu birden. Her ikisi de yaşamışlardı en kötüsünü hayatın ama sulanan gözleri Nazım Hikmet'in kilerinden farksız parlamaktaydılar.
"Gençliğinizde öyle miydiniz bilmiyorum ama gün ışığına hasret tay gibi dizginlerimi koparır, aşka öyle koşardım. Mevzilerimden çıkmış, savunmasızken aşk yakaladı beni zamansız. Yahu gel etme eyleme deli gönül, senin neyine sevdalanmak dedimse de nafile. Bizim deli gönül yaptı yapacağını. Beni de peşinde koşturarak. Sevdalanmaya yelken açtık okyanusa ama takım taklavat olmadan. Küreksiz denize açılanın sonu her ne oluyorsa, İşte bizim deli gönülle sonumuzda aha bundan oldu işte. Bir tek canavar heybeyi doldurmayı becerebiliyorduk."dedi.
Delikanlı anlattıkça teyze can kulağıyla dinliyordu. Delikanlı içini boşatmanın rahatlığını, teyze ise yıllardan sonra oğlunu ve yahut çok sevdiği bir yakınını görmenin sevinci kadar mutluluğu yaşamaktaydılar. Delikanlının anlatacakları bitecek gibi değildi ve devam ederek…
"Asalet, asillik ve de şans sonradan edinilmez. Doğuştan ya vardırlar ya da yoklar. Haksızlıkta etmeyeyim gerçi, yanımdan geçerlerken ya kokusundan ya da kırıntılarından nasiplenmişim. Ama yetmedi. Ben başardıkça yıkanlarım çok oldu. Heybem kıs kıs gülüyordu sanki bana.
Babam, dünya malı adına bizlere bir şey bırakmadı. Ama farkında olmadan iyi çocuklar yetiştirdi. Ya da şartlar onları yoğurdu. Sermaye olarak dört erkek kardeş bıraktı bizi birbirimize. Kızlara nemi oldu? İlk isteyenlerle evlendirdiler. Sonlarını düşünemeden. Yokluk derdine.
Çocuk sahibi olmayı beceremeden çocuklarımda oldu. Yeter artık deme şansımı da kaybettim. Başkaları için yaşamayı da öğrendim. Kendimi unuttum.
Ne doymak bilmez heybeye sahipmişim, görüyor musun teyzeciğim" dedi gülerek.
"Babamın değil ama benim oldukça dolu bir heybem oluşmuştu anlayacağınız."
Teyze bir kez daha çayları doldururken, kendisinden başka gideceği yeri olmadığını anlamıştı. Ama hafiflemişti de.
"Heybesini yaşamadıklarıyla dolduran bir adam, kendisinden başka nereye gidebilir."
Gökhan ÖZCAN
Her şeye rağmen gözlerindeki parıltı, Kaf dağının ardını göreceğim der gibiydi. Uzunca bir sarılmanın ardından bir daha görüşmek koşuluyla ayrıldılar.
* Mezopotamya'nın toprağıyla yoğrulmuşuz, dünya'nın neresinde olursak olalım tanırız birbirimizi. Ahmet Arif üstadın dediği gibi "Havva anan dünkü çocuk kalır yanımda, ben Anadolu'yum."
İdris Kenç idriskenc@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          1 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kaç kez doğurur insan kendini?
Kaç baharda yeniden merhaba der içinde büyüyen umuda?
Kaç cemre düşer insan hayatına soğuk sessiz kıştan sonra?
Kaç çınar yaprağına yazabiliriz öyküsünü hayatımızın ve kaç güneş görürüz başımızın üstünde yükselen?
Nasıl bir hayat sizinkisi? Bu saydıklarımdan kaçını anımsıyorsunuz ya da fark ederek yaşadınız? Yoksa yaşamınız size dayatılan binlerce ezberden ibaret, fark etmeden geçip giden film karelerine mi benziyor. Hangisini yaşamak isteriz? Daha da önemlisi bunlardan hangisi biziz?
Her yeni güne yeni bir güneş doğduğunu gören mi, kafasını kaldırmadan önüne bakarak yürüyen mi?
Aslında biz başımızı kaldırmasak da yukarı, baktığımız gri kaldırımlardan, güneş yine doğar beklemeden bizi.
"Güneşin doğmasını ayrıcalıklı kılan bizim onu görmemizdir".
Her yeni gün biz istesek de istemesek de doğan güneş gibi her birimizin yaşamına onlarca güneş doğar, cemreler düşer, insan doğurur durur kendini yeniden bilmeden- bazen de bilerek-…
Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldığınızda, unuttuğunuzda patronun size bağırdığını, hep ıskalayan iş anlaşmalarını ve eve gelirken boğuştuğunuz trafiği, yalnızca nefes aldığınızda; yaşamınızın kışlarını hatırlayın, bitmek bilmeyen gecelerini hatırlayın. Her birinden sonra bir şey olmuştu, evet bir şeyler olmuştu kış bitmiş, geceler güne dönmüştü. Biz farkına varsak da varmasak da zamanını dolduran her şey gibi kışlar da geceler de nihayete ermişti. Yaşamımıza cemreler düşmüş, yeniden güneşler doğmuştu. Biz bunları yalnızca ve yalnızca başımızı kaldırdıysak baktığımız gri kaldırımlardan o zaman görmüştük. Görüp görmemiz çok da önemli değildi belki her acı kendini bitirip çekilmişti içimizde bir yerlere kimi zaman kılık değiştirmiş "güç" olmuştu, kimi zaman başka bir şey .
Sonra bir gün bi şeyler olmuştu ve yine kış, yine acı yine aynı şey… "Yo hayır" derken siz çoktan başlamıştınız aslında ne kadar şansız olduğunuzu tekrarlamaya. Acılar bitmezdi karanlıktı her şey hep hep hep bizi bulurdu.
İşte bu anında yaşamımızın, gören ve görmeyen gözün, farkındalığın ve ezberin ayrımlarıdır yerimizi belirleyen. Yaşamda tek bir acı yoktur elbette. Tıpkı tek bir kışın olmadığı gibi. Güneşe varmayan gece, cemre düşmeyen kış sonu da yoktur. Farkımız düşen cemreyi, doğan güneşi görmektir. Ah bi kaldırabilsek başımızı şu gri kaldırımlardan…
Aslı Omurtak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Mustafa Murat Kaygusuzer |
"Ekmek-SİZ Yiyin Oğlum, Kızım"
Ekmek oldu 0, 75 YKR( yeni Kuruş), eski para ile 750 Bin Lira. Hatta İstanbul'da lüks bir semte oturuyorsanız 1 YTL, eski para ile 1. Milyon Lira. Zaten simit de 0,40 YKR.
Haydi Bakalım…
Eskiden yâda hala öyledir anneler, 'Ekmeksiz ye oğlum, hadi kalmasın tabağında' gibi söylemlerle çocuklarının daha fazla yemek yemesini isterlerdi. Bundan sonra artık 'Tamamen duygusal' olarak söylenmesinden korkuyorum.
İşin esprisi bir tarafa, artık şaka değil ekmek: 0,75 YKR. Bizim için bir kültür bir gelenek olan ekmek artık pahalı. Lokantaya gidip az çorba söyleyerek iki ekmek yediğimiz günler artık uzak.
Biz her gün ülke olarak 12 milyon, yılda 2.6 milyar ekmeği çöpe atarken hiç 'ahh' demezken, şimdi ekmek alırken 'ahh' diyeceğiz. Peki, bu işin insanlık boyutu, birde bunun doğa ve politika boyutu var. Peki, bunların yansıma ne konuda oluyor; 'buğday' konusunda.
Yukarıda ne dedik 2,6 milyar ekmeği çöpe atıyoruz dedik.
Ne kadar buğday tüketiyoruz yılda; 18 milyon ton.
2007'de ne kadar ürettik, 16 Milyon ton.
ABD Tarım Bakanlığı Yabancı Tarım Servisi raporu ne diyor, Türkiye 2008'de en fazla 15,5 milyon ton üretim gerçekleştirebilecek diyor. Yani rekoltenin düşmeye devam edeceği sinyalini raporla ABD veriyor. Bu arada Türkiye buğdayı kimden alıyor ABD'den!
Türkiye ürettiğinden daha fazla tükettiği için buğday ithal etmek zorunda. Bu yıl yapacağı buğday ithalatı 500 Bin ton. Türkiye bunu elindeki buğdayla kaliteli buğdayı karıştırmak için değil ihtiyacı olduğu için alacak. Türkiye Buğdaya en son ne zaman İHTİYAÇ duymuştu 1954 yılının sonunda. Yani Demokrat Partinin şaşalı yıllarının sonunda. DP iktidarı döneminde yaşanan kuraklıklar Türkiye'yi 300 Bin ton buğday ithalatına itmişti. Bu da DP iktidarının sonu olmuştu. Çünkü Türkiye gibi bir ülke için buğday ithal etmek, ekonomi modelinizin iflası anlamına geliyordu. Turkishtime dergisi buğdayı işlediği kasım sayısında o zamanı anlatan kitapların bunu yazdığını söylüyor.
İşte bundan tam 53 yıl sonra TMO (Tarım Mahsulleri Ofisi) 500 ton buğday ithal edeceğini açıkladı. Bu açıklamanın ardından ABD Chicago Futures piyasasındaki Mayıs buğday fiyatı 72 sent yükselerek 12.95 dolar ile tavan yaptı. Haydi Bakalım…
Burada ithalat 500 ton ile sınırlı kalmayacak. Çünkü Bakanlar Kurulu TMO'ya 1,1 milyon ton ithalat yetkisi verdi.
Kuraklık, kuraklığı tetikleyen yanlış çevre politikaları, yanlış ekonomi ve tarım politikaları. Bunun sonunda buğdayda dışa bağımlı Türkiye.
"Ekmeksiz Yiyin oğlum… Pardon oğullarım, kızlarım"
(Not: Veriler için kaynaklar; www.ntvmsnbc.com , Turkishtime Kasım 2007, www.tmo.org.tr )
Mustafa Murat Kaygusuzer
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
|
YALNIZLIK
Kulaklarımda sesizlik çığlıkları,
Dört duvar arasında ben…
Gördüğüm düşümde yalnızlık,
Yalnızlık içinde ben…
Gözlerim dalmış uzaklara,
Ne gelen var ne giden…
Meltem Albayrak
Yazdırmak için tıklayınız.
|
| |
| |