 |
 |
 |
 |
|
9 Mayıs 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Annelerimizin Günü Kutlu Olsun!.. |
Merhabalar,
Bugünlerde moda, AB yetkililerinin demeçlerini, yurtdışı yayınların makalelerini okuyup yorum yapmak. Özellikle AKP yanlısı basınımız yakaladımı sündüre sündüre cılkını çıkarıyor. Benim pek sevdiğim(!) Çandar da onların başını çekiyor. Kimi zaman yargıdan kimi zaman sözde demokrasiden tavır takınıp, bir o tarafa bir bu tarafa mavi boncuk dağıtmaları da hoş oluyor doğrusu. Az önce meşhur Olli'nin bir demecini okudum. Bir sürü şey söylüyor, iyisi de var kötüsü de, amenna. Ama aralarında bir de fahiş hatalar var ki bunu anlamak mümkün değil. Mesela hazret "Türkiye'de aşırı laiklerle, Müslüman demokratlar var." buyurmuş. "Müslüman demokrat" kulağa hoş geliyor değil mi? Bezden gayri demokrasi simgesi tanımayanlara deniyor sanırım. Ya da "Ben de eskiden işçiydim" deyip işçi dövdürenleri kastediyor. Demokratik açılım denince aklına Cumhuriyete hakaret özgürlüğü gelenleri, halkın sağlığını düşünüp(!?) içki ruhsatı vermeyenleri, kurtarılmış bölgelerde padişahlık edenleri "Müslüman Demokrat" kapsamına alıyor olmalı. Ya "Aşırı Laikler"e ne demeli? Herhalde diğerleri müslüman olduğuna göre bunlar gavur olmalı değil mi? Saçmalamışsın be Olli, saçmalamışsın güzel kardeşim. Tabi senin saçmalama hakkın baki ama ya biz burada saçmalayanları n'apıcaz, işte orası muamma.
Siyasete dalıp annelerimizi unutmak olmaz. Başta beni doğurup adam olayım diye sevgiyle yoğuran anneme sonra mevcut ve müstakbel tüm annelere sevgilerimi yolluyor, Anneler Gününü kutluyorum. Sağolun varolun, hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan UYKUSUZ, UYGUNSUZ, UMUTSUZ -5 |
|
Televizyona teslim olmak uykuyu getirmiyor sadece gözlerinin akına oturan kırmızılığın dozunu koyulaştırıyordu. Belki her şeyi geride bırakıp gitmeliydi. Ama nereye? Dağlara çıkmalı insan belki. Nasılsa bir kulübe bulmalıydı. Rüzgârın sesi, tertemiz hava ve o bildik taptaze serinlik belki uykularını geri getirebilirdi. Ya da derin bir derenin dibinde, herkesin çoktan unuttuğu ıssız, eski bir değirmen bulmalı… Bir uyumalı, öyle bir uyumalı ki uyandığında beynim ve bedenim dupduru ve dinlenmiş olmalı.
Ansızın yine o pencereden bahçeye attığı tespih böceğini anımsadı. O böcek ölmüş müdür acaba diye düşündü. Yok be, niye ölsün ki? Çoktan bir taşın altına gizlenmiştir. yada bahçede cirit atıyordur. Beklide sinsice balkona tırmanmış, yeniden eve girmek için fırsat kolluyordur. Sonra kendine güldü. Sanki başka hiçbir sıkıntısı yokmuş gibi birkaç gün önce evin içinde bulduğu tespih böceği aklını kurcalıyordu. Çok sürmez yakında aklını kaçırırdı. Böyle saçma sapan şeylerle takıldığına göre bu gidiş hiç de iyiye işaret değildi.
Onu uykulara hasret eden bu psikolojinin nedeni öyle önemli bir şey değildi. Son zamanlarda yaşamında belirgin bir değişiklik olmamıştı. Hatta her şey öylesine aynıydı, her günü birbirinin fotokopisi gibiydi. Geçen hafta eski karısı aramıştı. Ama bu öyle önemli bir şey değildi. Ne zaman başa çıkamadığı bir durum olsa zaten hemen telefona sarılırdı. Artık karısının bu hallerine çok alışmıştı. Osman eski karısı Duygu ile üç sene önce boşanmıştı. Evlilikleri boyunca süren tartışmalara ve kavgalara son verebilmek için başka bir çözüm bulamadıkları için anlaşarak boşanmışlardı.
Duygu başından beri hep zor bir kadın olmuştu. Azıcık aşım, kaygısız başım diyerek geçinmeye çalışmamıştı. Hep daha fazlasını istemiş, memur aylığı ve yaşantısıyla mutlu olmayı başaramamıştı. Kavgalar genellikle alınan-satılandan ve duygunun taleplerinden kaynaklanmıştı. Kadın sürekli bir barut fıçısı gibi olurdu. Her zaman kavgaya hazır… Sık sık perdeleri, mobilyaları eskidi diye beğenmez, değiştirmeye kalkışır. Osman bunların üstesinden gelemeyince de senin annen bana şöyle dedi, kardeşin böyle manalı baktı diye sudan bahanelerle kavga çıkarırdı. Zaman zaman sorunları çözebilmek için konuştular, tartıştılar, anlaştılar ama yine de kavgaları sonlandıramadılar. En sonunda Duygu kendisi Osman'a boşanma teklif etti. Osman da zaten canından bezmişti. Aldıkları kararları bir türlü uzun zaman sürdüremediler. Bitmesin, olmasın diye Duygu'yu ikna etmeye de çalışmıştı ama başarılı olamamıştı. Çaresiz birlikte mahkemeye müracaat edip anlaşarak boşandılar. On iki yaşındaki oğulları annesinde kaldı. Osman oğlu ile istediği zaman görüşebiliyordu. Ama bu uzun sürmedi. Duygu oğlunu da yanına alarak biraz da sanki Osman'ı cezalandırır gibi İstanbul'a gitti.
Duygu her zaman oğlanı bahane ederek Osman'ı telefonla arar. Her zaman seninki yine şöyle yaptı diye söze başlar. Sonra da onlarca şikâyetini sıralar. Bu oğlan onu bir gün ansızın kalpten öldürüverecektir. Duygu bu öyle kolay ölür mü? Kedi gibi yedi canlıdır. Bu tavrından Osman Duygu'nun kendi yaşamından tamamen çıkmak istemediği sonucunu çıkarır, bu kadın hayatta beni rahat bırakmaz diye düşünürdü. Boşanmayı kendi istememiş olsa belki onu anlayabilirdi. Çünkü her şeye rağmen evliliğin en azından çocuk için yürütülmesi gerektiğini düşünen Osman'dı.
Oğlan öyle problemli bir çocuk değildi. Okuldan bir saat geç geldiği için, ödevlerini yapmadığı için, kız arkadaşı olduğu için, ayakkabısını patlattığı için bile Duygu sürekli oğlunu babasına şikâyet ederdi. Her telefondan sonra kalkıp İstanbul'a gitmeyecekse Osman bu sorunlar için ne yapabilirdi? Düzelir, o daha çocuk, biraz büyüsün bak gör o zaman diyerek Duyguyu telefonda teselli etmeye çalışırdı. Sözlerinin para etmeyeceğini de bilirdi ya.
Ama onu uykuya hasret koyan bu sorunlar değildi. Yaşamında onlarca küçük küçük sıkıntısı vardı. Bunların bir kısmı zaman içinde kendiliğinde çözülecek, bir kısmı ile ise çözebileceği şeylerdi. Uykusuzluğunun gerçek nedenini kendisi de tam anlamıyordu. Ama anladığı bir gerçek daha vardı. Bu şekilde daha uzun süre yaşamını götüremezdi. Çalışamıyor, uyuyamıyor, yemek yiyemiyor ve aklını bir türlü toparlayamıyordu. Beyni sürekli bazı düşünceler üretiyor ve onların peşine takılıp gidiyordu. Tam uykuya yaklaştım diye düşündüğünde beyni bütün kapılarını açıp özgürce koşturmaya başlıyor, uçsuz bucaksız denizlere yeniden yelken açıyordu. Bu gece de uyumayı başaramazsa sımsıkı tutunduğu başka bir çözüme başvuracaktı.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Hamdi Topçuoğlu |
ANNEMİ ANLAT, DEDİM KALEMİME
Mademki okul yüzü görmemesine karşın seni, hayatımın vazgeçilmezi kıldı ve onun sayesinde tutuyor elim seni:
"Annemi Anlat, Dedim Kalemime."
"İçinden geçenleri abartmadan, tüm annelerin hakkını teslim ederek söyle ki tüm anneler, 'Anneler Günü'nde kendilerinden bir parça bulsun sözlerinde."
Bunca yıllık ömrümde, annemin kalbini bir kez bile incitmemiş olmanın övüncüyle:
"Haydi, durma! Geç olmadan ölümsüzleştir içimden geçenleri" diye buyurdum kalemime.
****
Kim, ona seksen yıllık ömrünün en güzel meyvelerini sorsa, tereddütsüz: "Üç oğul, yedi torun, bir de küçük torun" der, diye yazdı kalemim ilk tümcesini. Sonra da ekleyiverdi: "Ama çocuklarının başkasının bağında bahçesinde gözü kalmasın diye, binlerce fidanı, eşiyle el ele vererek meyveye dönüştüren de odur."
Ömrünü, çorağı bitek yapmaya; taşlı tarlalarda cennet bahçeleri yaratmaya adamıştı. Ne yazık ki ağaçları meyveye durduğunda, bağları üzüm dolduğunda devlet, bağını bahçesini elinden alıvermişti. Acısını içine akıtmıştı da "Ne bilsin onlar bir fidanı yeşertmenin sevincini" deyip de yürümüştü yoluna. Altmışından sonra yeni kıraçlarda, yeni fidanlara can suyu vermişti. Bir asrı çoktan devirmiş şu taş evin avlusu, hâlâ onun sayesinde şebboy, mercan köşkü, fesleğen, gül, karanfil… kokularıyla karşılar gelenleri.
***
Sen, çocukluğunda sık sık hastalanırdın. Bütün gün tarlalarda çalışır, geceleri başında nöbet tutardı. Dağlarca'nın:
"Üfleme bana anneciğim korkuyorum,
Dua edip geceleri
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi vücudumun bir yeri.
...
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum,
Ağlıyorsun, nur gibi.
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış
Fakat değnekten atım nerede,
Kardeşim su versin ona, susamış."
dizelerine ilk okuyuşta vurulmanın nedeni buydu. Oysa sen onun ağladığını hiç görmemiştin.
On bir yaşında, yatılı okul sınavını kazanıp ayrılmıştın baba evinden. Tatillerin birinde sevgi arsızlığın tutmuş:
- Sen beni sevmiyorsun, demiştin.
Şaşırmıştı.
- Arkadaşlarımı, anneleri okula uğurlarken ağlarmış. Senin, benim arkamdan ağladığını
hiç görmedim, diyerek sürdürmüştün arsızlığını.
Saçlarını okşamış:
- Seni okula gönderemeseydim ağlardım. Keşke tüm anneler, çocuklarını benim gibi
okullara gönderebilse. Sen de kardeşlerin de benim sevincimsiniz. Dönüşü olan ayrılıklara ağlanmaz, demişti sana.
Yıllar sonra dönüşü olmayan bir yolculuğa göz pınarları kuruyana dek ağlarken görmüştün onu. 26 yaşındaki torununu bir serseri polis kurşunu kalbinden vurunca; onun da kalbine sonsuz bir acı yuvalanmıştı. Hele yargı, o polise gereken cezayı vermeyince kanayanı bir türlü dinmemişti. Bugün bile yasını, ağıtlarını duyurmaz sevdiklerine; ama bağlar, bahçeler; dağlar, ovalar; avlular, odalar tanığı onların.
***
Bir çift öküz, iki üç koyun, üç dönüm tarla sahibi olmanın varsıllık sayıldığı yıllarda bir
üvey anne, bir üvey baba evine gide gele büyümüştü.
Annesi: "Bir gözüm gördü, bir gözüm görmedi. Ölürsem kimseler tutmaz elinden" deyip
on beşinde gelin etmişti. Çeyizi bir şişe zeytinyağı, bir eski yatak ve yorgandı.
Yok, deyip yakınmamış, el açmamıştı kimselere. Gecesini gündüzüne katmış, başkaları bir çalışırken o üç çalışmıştı.
İsli ocakları üfleye üfleye tutuşturmuştu yuvasının ateşini.
Ona buna bakarak dikiş dikmeyi öğrenmişti ayaksız dikiş makinesinde. Onca işin gücün arasında dikişle aile bütçesine katkıda bulunmaya bile zaman yaratabilmişti. Oysa en ağır tütün işçisi oydu, köyde. Yılı on iki ay, günü yirmi dört saat değildi onun. Kuyulardan sırtında sular çekerek yıkardı tütün katranlı giysileri. Çocuklarına yamalı giydirmiş; ama asla kirli giydirmemişti.
***
Okul sıralarına oturmamıştı. Ondan bundan öğrenmişti okumayı yazmayı. Bu yüzden harfi harfe, heceyi heceye tam çatamazdı. Bulup buluşturduğu dua, masal ve öykü kitaplarını uzun kış gecelerinde gaz lambasının ışığında yüksek sesle heceleye heceleye okumaya başlar:
- Ah, güzel gözlerim görmüyor, gel hele bak şuna, derdi.
O hecelerken sen de hecelerdin. Bu sayede daha beş yaşında söküvermiştin okumayı.
Ağabeyinin bir ipe bağlayıp boynuna astığı kalemler, mini minnacık kalınca annen, sana:
"Al, bu senin olsun!"derdi. İkimizin ortaklığı böyle başlamıştı.
Annen: "Oğlum, ne güzel yazıyor" demez; "Kalem, eline ne çok yakışıyor" derdi sana.
Okul yılların başlayınca annenin "göz bahanesi" daha da sıklaşmıştı.
- Gel oğul, oku da anneciğin öğrensin. Cahillik kötü. Bana bu öyküyü okursan bak, sana
ne vereceğim!
Gittiği bir konuklukta kendisine sunulan bir pembe beyaz halka şekeri veya lokumu
yemez, bu oyunları için alıp getirirdi.
"Tamam öyleyse, okuyacağım. Gece evimize girmesin diye akrep ve yılan dualarını öğreneceğim."
"Meleklerin, evimizi kötülüklerden koruması için yatağa yatınca " Yattım sağıma, döndüm soluma.." diye başlayan duayı da okuyacağım. Ama sen de bana masal anlatacaksın."
Asla, hayır, demezdi. Masallar anlatırdı sana. O an uyduruverirdi birçoklarını. Hansel ve Gretel onun diline "Tan Tan Kabecik" olup nasıl düşmüştü, çözebildin mi bilmem"
Zamanı geldi, gelinler geldi evine. Ama o "kızım" dedi hepsine. Kimselerle kıyaslamadı onları. Hâlâ bin bir emek yetiştirdiği sebzeleri, meyveleri "Ona çok verdi, bana az demesinler" diye kendi elleriyle vermez:
"Girin, bahçeye, ihtiyacınız neyse alın!" der onlara.
"Seksen yıllık ömründe bir lokmasını yemedi devletinin. Ne yaşlılık maaşı istedi, ne oyunu sattı bir torba kömüre, bir kilo toz şekere."
***
Her akşam yatarken, altmış beş yıldır hiç küsmediği, küstürmediği; ağır söz duymadığı, söylemediği soluk yoldaşıyla helalleşen annem, sana, bugün senin, desem, güler geçer:
" Sizin sağlıklı ve mutlu olduğunuz her gün, benim günümdür" dersin.
Kalemimin dediklerini okusan:
"Ben de ötekiler gibi sadece anneliğimin gereğini yaptım. Her anne, en az benim kadar annedir" dersin biliyorum.
Bana bu dünyaya bir canlı sunan tüm annelere saygıda kusur eylememeyi yarım asır önce öğretmiştin; ama demeden nasıl geçerim:
Düşünen beynim,
Duyumsayan kalbim,
Çizdiğim hayat yolum,
Beni var edenim,
Benim annem sensin.
Hamdi Topçuoğlu egerem@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen dayaN(T)ma |
|
Memleketlerden memleket beğeneceksin. Örneğin; ABD'yi arkana alacaksın, bir dediğini iki etmeyeceksin. Hatta; onların akıllarına bile gelmeyeni cinlik edip onlara hazır tepside teklif edeceksin. Sonra güzelce sırtını verip dayaNacaksın. Kimseyi dinlemeden aklına estiği gibi "tasarı" adı altında dayaTacaksın. Karşı çıkan olursa; "milli irade" ve "özgürlük" gibi kavramlarla kafa bulandırıp yine dayaTacaksın. Baktın işin içine hukuk karışmaya başladı, bu kez AB'ne ( Barroso'nun borusuna, Lagendik'in dandik dundik açıklamalarına ) dayaNacaksın.
Hukukun üstünlüğüne karşı "demokratikleşme" palavralarını dayaTacaksın. Ve fakat kime dayaNdığını ve kime dayaTtığını iyi bileceksin. Emekçiye, emekliye, çiftçiye sırtını verip dayaNırsan nasıl kafa tutacaksın AB'ye, ABD'ye ? En iyisi onları tenhada kıstırıp tekme-tokat-cop, tazyikli boyalı su-sis bombası-biber gazı ne varsa elinde; burunlarından fitil fitil getirecek şekilde dayaNırsın. Yoksullaştırıp bir torba erzağa muhtaç ettiğin insanlara ise; canın ne isterse dayaTırsın.
"Borsa şıkırında" dersin, "Bizim neden 1 lot bile hissemiz yok ?" diye sormazlar...
"Ekonomi tıkırında" dersin, "Öyleyse niye satıyorsunuz ?" diye kafayı yormazlar...
"İstikrar bozulmasın" dersin, ince eleyip konunun üzerinde fazla durmazlar...
Oy uğruna bir torba erzak yollarsın, yoksulluklarını yüzünüze vurmazlar...
"Eve kapaN(T)ıp 3 çocuk doğurun" dersin, alkışlarlar...
Nasılsa bu 3'ünden 2 tanesini emekli etmeden göndereceğin için SSGSS ( Sağ Salim Gelebildinse Sevsinler Seni ) adı altında "Sosyal Güvenlik reformu yapıyoruz" diye dayaTırsın, inanırlar...
GSMH ( Gayri Sahi Milli Hasıla ) hesabıyla oynarsın, "Kişi başı geliriniz arttı" dersin, kredi kartına dayaNıp borçlanırlar...
Velhasılı; dayaTmanın ön şartı dayaNmadır. Önce; bir yerlere dayaNacaksın, sonra dayaTacaksın. Yani; dayaNdıkça dayaTacaksın... Kısaca;
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
vataN uğruna haraç mezaT,
haydaN gelmiş gibi huya saT ..!
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
zaN altındaysa eğer o zaT,
LaN üstünde ona buna çaT ..!
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
haN şaşkın hancı tezaT,
insaN içinde ihaleye fesaT ..!
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
caN aşkına değmez mi matbuaT,
canaN dediğin değişken mevzuaT ..!
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
fermaN misali demeçlerden demeç patlaT,
şaN yürüsün de varsın olsun demecin içi bayaT ..!
dayaN, dayaT..
dayaN, dayaT...
da, da, da.....
KapaTmaya dayaNarak; "KapaNmak özgürlüktür" diye dayaTabilirsin...
KapaNmayı dayaTarak; "KapaTmak hukuk dışıdır" diye dayaNabilirsin...
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
| |