8 C
İstanbul
17 Mart 2026, Salı
spot_img

Bir Ömür Nasıl Yaşanır?

Basit düşünen insandan bir şey çıkmaz. Toplumu kalite arayan insan bir yere götürür.

İlber Ortaylı

Zamansızlıktan okumaya geç kaldığım kitaplardan biriydi. Kronik kitaptan çıkan öğreti kitabı, insanın anlam arayışını ararken seyahat ve müze gibi sanat konuları hakkında bilgiler veriyordu. Bu kitabında, izlenecek filmler ve okunacak kitaplar listelenmişti. Gezilecek yerler bütün detaylarıyla anlatılmıştı. Ben kitabını okumadan önce, belirttiği filmleri izlemiştim: Baba, Hayat Güzeldir, Romeo ve Juliete gibi. Buraların tarihi hakkında bilgi edindikten sonra yola çıkmıştım. Floransa’ya bayılmıştım. Arno Nehri’inin üzerinden geçerken Dante’nin de buradan geçtiğin bilmek bana mutluluk vermişti. Napoli’de Pavarotti’nin sesini duymuştum Venedik’te Vivaldi’nin. Toskana’da Bocelli’nin Love in Portofino’sunu ruhumda hissetmiştim. Roma’daki Aşk Çeşmesi, diğer adıyla Dilek Çeşmesi, aktif olarak çalışıyordu. İnsanlar Pegasus’u andıran heykelin içine para atıyordu. Amaçları buraya geriye dönmekti. İspanyol Merdivenlerinin yanında, Eski Gemi Çeşmesi vardı. Yine Collezyum alanında irili ufaklı başka çeşmeler de vardı. Roma’daki her çeşme harikaydı. Kısacası Roma demek çeşme demekti. Meydandaki Pantomimce çiçekçi, İspanyol Merdivenlerinin önündeki atlı faytonlar, en çok da arenaları sevmiştim. Özellikle de Collezyum’u. Gerçekten de yaşanacak bir yerdi Roma! Zeliha Berksoy, Şerif Mardin, Tilda Kemal, Güler Yücel gibi bu güzel insanlarla oturmak ne büyük şanstı. Hele Yaşar Kemal, şansların en büyüğüydü. Herman Hesse’in Boncuk Oyunu, benim de en sevdiğim kitabıydı. Kaplıcada Bir Konuk, Siedra, Borkırkurdu’da lise yıllarında okuduğum diğer kitaplarıydı. Borkırkurdu’ndaki karakteri kendime yakın hissetmiştim, o yıllarda.

Daha önce İran’la ilgili Devamend Yayınlarından çıkan kitabını okumuştum, Oltaylı’nın. Gerçekten de İran’ı anlattığı gibi bir yerdi. Edebiyatı sınırsızdı. Küçücük çocuklar bile Sadi Şiraz-i’yi, Ömer Hayyam’ı tanıyordu. Mesnevi’yı Farsça yazılmıştı. Firdevs-i’nin Şehnamesi, Hafız Şiraz-i’nin Divan’ı sokaklarda satılıyordu. En önemlisi de Mesnevi o bile satılıyordu. Mesnevi’nin Farsçasını almıştım Şiraz’dan. Farsça çok zengin bir dildi. Tarihi, kültürü zengindi doğu topraklarının. Perslere dayanan geçmişi vardı Acem diyarının. Rıza Pehlevi, sanata önem veren biriydi. Her zaman operaya, tiyatroya giderdi. Pehlevi dönemi aydınlanma dönemiydi. İnsanlar bize anlatıldığı gibi cahil değildi. Kadınların çoğu üniversite mezunuydu. Onlar her alanda çalışıyordu. Isfahan; dünyanın yarısı demekti. Işıklar altında çok güzel oluyordu Isfahan akşamları. İnsanlar köprünün ışıkları altında oturuyordu. Nakş-ı Cihan Meydanı’nda atlar koşturuyordu bir uçtan bir uca. Persepolis, küçümsenmeyecek kadar büyük bir alandı. Sıcağın altında kazı yapan kadın arkeologlar vardı. Elburz Dağları, Zerdüşt Tapınağı, Sessizlik Kuleleri tarihin gizli tanıklarıydı. Suriye ayrı bir güzeldi… Halep Çarşısı’ndan gümüşler almıştım, Hamidiye Çarşısı’ndan ipekler. Şam’daki tren istasyonunun önünde kara bir tren vardı, hüzünlü. Halep Kalesi’ne çıkmıştım kavurucu sıcakta. Burada gezerken Refik Halit Karay’ın kitapları gelmişti aklıma. Gurbet Hikâyelerinde yazdığı öyküleri hatırlamıştım; ‘Halas halas’ diye biten…

Kahire, karmaşık trafiğine rağmen gerçekten güzeldi. Mısırlıların, Maya uygarlığına dayanan geçmişi vardı. Saat, yazı, takvim gibi şeyleri onlar bulmuştu. Kahire Müzesi’ni gezmem bir günümü almıştı. Lahitler, mumyalar o kadar büyük bir yerdi. Piramitleri anlatmama gerek yok. Zeytindağı’nı Falih Rıfkı Atay’la daha çok sevmiştim. Ne kadar yazarsam yazayım bu büyük insanın gazeteciliği anlata anlata bitmez. Gözleme dayanan kitapları savaşı anlattığı kadar, zekâsını da açığa çıkarıyordu. Onun anlatımları yüzünden Zeytindağı’nın her toprağı benim için daha bir kutsaldı. Adım adım gezdiğim çorak topraklar, kıraç rengiyle kocaman bir tarihi beslemişti. Kudüs’ün her tarafı açık hava müzesi gibiydi. O alanda bulunan taş evler, dar sokaklar… Film karesinin içine düşmüş gibi oluyorsunuz. Zaman makinası sizi yıllar öncesine götürüyor, kutsal topraklara…

Bir Ömür Nasıl Yaşanır bilinmez? Bir dede bir baba edasıyla sohbet eder gibi konuşmuştu Oltaylı; duygu dolu ve samimi. 15-25 yaş buluğ çağıydı, problemli bir dönemdi. Gencin arayışlar içindeki çalkantılı dönemiydi. Öğrenciler kişilik arayışıyla uğraşıyordu. Ayrıca zekâ olarak da kendini geliştirebileceği en verimli yıllarıydı. Kültürel anlamda da enerjisinin, merakının yoğun olduğu dönemdi. Kendini geliştirebilmesi için zamanının olduğu yıllardı. İleride entelektüel ve saygın bir insan olmak isteyen öğrencilerin bu süreci iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Bu yaşlarda aile çok önemliydi. Aile, çevre bunun yanında da okul, çocuk gelişimini doğrudan etkileyen faktörlerdi. Bu yüzden yirmi beş yaşına kadar çok sıkı çalışmak gerekiyordu. Özellikle üniversite yılları ve yurt dışı şansı açısından çok önemliydi. Erasmus gençler için fırsattı. İleride saygı duyulacak lider olmak isteyen bireylerin, yurt dışı şansını iyi değerlendirmesi gerekiyordu. 25-40 arasındaki süre iş hayatıyla geçtiği için yıpranma, yaşlanma başlıyordu. Özellikle finans ve sağlık gibi sektörlerde çalışmak ve yoğun mesai insanları yıpratıyordu. Kişiliğin oturmaya başlamasıyla beraber hafıza yaşlanıyordu. İnsanların kendi talihini arama çabası yerini yılgınlığa bırakıyordu….

‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’ İnsanın anlam arayışı, sınav kaygısı gibi konularda öğrencilere kılavuzluk ediyordu. Kimseyle kıyaslamadan kendiyle yarışarak olgunlaşmak demekti. Tabii ki eşitliksizlerin olduğu ülke koşullarımızda bunu yapmak zordu. Zaten asıl iş, zor olanı başarmak değil mi?

‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır düşünmek lazım.’ Fikri kitap olduğu kadar öğreti de olmuştu. İnsanın hayata bakış açısını değiştiren, aynı zamanda ufkunu açan ve fikrini zenginleştiren, gezmek, görmek ve yazmaktır.

Sohbet tadındaki bu nasihatnameyi özellikle gençlerin okumasını tavsiye ederim.
Kalemine sağlık, ilmin daim olsun Sayın çok değerli İlber Oltaylı.

Bir ömür böyle yaşanır!!!!

Fatih caminin avlusundan taşan kalabalık bir insanın değerini anlamamız için yeterliydi. O yaşadığ hayatın hakkını vermiş arkasında büyük eserler bırakarak sonsuzluğa ihtikal etmişti.

Dün İlber Hoca bir ömrün nasıl yaşanması gerektiğini bir kez daha göstermişti. Hem de hiç unutamayacağımız bir şekilde!!!….

Neslihan Minel

Facebook Yorumları
Önceki İçerik

Diğer Yazıları

Bizi Takip Edin

232BeğenenlerBeğen
114TakipçilerTakip Et
349TakipçilerTakip Et
2,400AboneAbone Ol
- Reklam -

En Son Eklenenler