Işıl Özgentürk’ün Büyülü Bir Yolda’sıyla merak ettim İran’ı. Ardından İlber Ortaylı’nın İran’ını okudum. Her iki kitapta merakımı artırdı bu uzak diyara. Kim bilir Acem diyarı ne kadar güzeldi?….
Tahran, Meşhed, İsfahan, Tebriz, Şiraz eşsiz şehirlerdi. Sanatın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bu sokakları gezerken gördüm. Çininin, seramiğin, cam sanatının mekânıydı buralar. Seramikte mine kullanılmaya İran’da başlanmıştı. Bu sanattaki başarı, İran’ın Timur dönemine uzanan, zenginliğinden kaynaklanıyordu.
Tahran
Tahran, muhteşem bir yerdi. Özgürlük anıtında toplanan insanlar fotoğraf çektiriyordu. Gülistan Sarayı’ndaki mozaikler, bahçesindeki güllerle tartışılmayacak kadar güzeldi. Gülistan Sarayı Perslerin Versay Sarayı’ydı. On yedi farklı bölümüyle İran mimarisinden derin izler taşıyordu. Birçok kültürü barındıran bir medeniyete sahipti. Geçen gün gazete fotoğraflarında, tavan süslemeleri ile vitray ve camlarının zarar görmüş olduğunu gördüm. UNESCO dünya mirası için üzücü bir durumdu.
Cennet Bahçesi, çok güzeldi. Gerçekten cennet gibiydi.
Tahran’da bulunan İran Ulusal Müzesi diğer adıyla, Bastan Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaikler dikkatimi çekti. Müze son derece zengindi.
İran’da müze bilinci o kadar gelişmiş ki halı müzesi, cam müzecisi, su müzecisi vardı. Bu zenginliğinde, Persler’e dayanan bir geçmişe sahip olmalarının da önemi vardı.
Tahran’daki Espinas otel, Elburz Dağı’nın eteğinde kurulmuştu. Bir tarafında hâlâ kar vardı. Çarşı merkezi sıcak olsa da etekleri bembeyazdı. Ayrıca kaplıcaları da meşhurdu. Bu tepe panoramik resimler için idealdi.
Fuzuli, Firdevs’i gibi şairler yetiştirmişti bu topraklarda. Bu yüzden eserlerinde geçmekteydi Elbuz Dağlar’ı.
Türkiye- İran ilişkileri
İki kültürü de tanımak gerekir ki toplumların davranışlarını anlayabilelim. Bunda her iki ülkeninde geçmişte ortak noktalarının olması önemliydi. Bu anlamda İran’la aramızda kültür anlamında çok şey ortaktı. Yemek kültürü ve askeri sistem gibi… Yalnız İran’da iki tane ordu vardı. Biri geleneksel İran Ordusu diğeri de ideolojik İslam Devrim Muhafızları Ordusu’ydu.
Sokaklarda dolaşırken liseli bir öğrencinin Türkçe konuşması çok hoşuma gitmişti. Anne tarafının İstanbul’dan geldiğini anlatmıştı. Zaten buradaki kadınların çoğu İstanbul’lu gibiydi. Üniversite mezunu ve çok kibar hanımlardı. Çok dil biliyorlardı. Kütüphaneleri zengindi. Şu an dünyada mühendis yetiştirmede dördüncü sırdaymış İran. Bu gençlerin çoğu da kız öğrenciymiş.
Telif hakları olmadığı için sokakta kitap satılıyordu. Fiyatlar buranın yarısı kadardı. Bu da onların okuma oranını gösteriyordu. Bu kitaplar klasik eserler olduğu gibi Hafız’ın, Şirazi’nin eserleriydi. Benim Türkçe konuştuğumu anlayınca Aziz Nesin’in kitaplarını önüme koymuştu satıcı. Dünya edebiyatından da bilgilere sahiptiler. İran’da çeviriler çok daha düzgündü. Bu anlamda iyi mütercimler yetiştirmişti.
Daha önce başka ülkelerin sokakların gördüğüm insanlarla, burada karşılaşmadım. Israrcı satıcılar, yakandan düşmeyen gezginler yoktu. Zaten onlar da bunu bildiği için üstüne basa basa biz Farsi’yiz diyorlardı. Yani onlardan farklıyız. Gerçekten sokakların temizliği ve insanlarının kültürüyle farklı bir yerdi İran.
Yezd
Unesco Dünya Mirası Listesi’ndeki şehir, kutsal bir yerdi. Bu yüzden Tanrının lütfu! diye geçiyordu.
Yezd Camii’nin önünde akşam çocuklar konser veriyordu. Işıkların arasında çok güzel resimler çekiliyordu. Bu alanda oturup, falafel yiyerek insanları izlemek çok güzeldi. Burada insanlar akşam sokağa çıkıyordu. Her yerde olduğu gibi çay, kahve ve nargile kültürü vardı. İnsan manzaraları izlenebilecek en güzel yerlerden biriydi kahvehaneler. Onların her konuşması bir hikâyeydi.
Yezd’e tatlı suyu kaynakları vardı. 2700 kilometre gibi büyük bir uzunluğa sahipti. Suriye’nin güneybatısındaki Golan Tepeleri’ni de cazip kılan da suydu.
Yezd çöllerinden safari yapılıyordu. Film çekimleri için uygun mekânlardı bu yerler. ATV araçlarıyla safari yapıyorlardı. Ya da arabaya dört kişi binerek geziyorlardı. Dönüşte her tarafınız kum içinde kalıyordu. Tatil dönüşü ayakkabılarımın içinden kum çıkmıştı. En kötüsü de fırtınaydı. Bir anda çıkıyor ve bütün çadırları uçuruyordu. Çölün en büyük özelliği katalog çekimlerine mekân olmasıydı. Ünlü markalar buraları reklam çekimi için kullanılıyorlardı.
İran’da dinlerin çeşitliliği dikkatimi çekti. Zerdüşt dininin yaşandığı tapınaktaki ateş hâlâ yakılıyordu. Zerdüştlük inancında; Ahura Mazda; İyilik Tanrısı’ydı. Kötülüğün efendisi Ehriman’dı. Güneş tanrısının adı da Mitra’ydı. Alt taraftardaki salondan dinin uygulamaları hakkında fotoğraflar içeren kitapları alabiliyorsunuz. Bu anlamda sağlam bir kültürel kimliği sahipti Zerdüşt Tapınağı.
Dakhme-Sessizlik Mezarları… Sessizlik Kuleleri, ölülerin bırakıldığı yerdi. Akbabalar gelip insan bedenini yiyorlardı. Bu yapmalarının nedeni toprak ve su kirlenmesiydi. İnsan bedenînin toprağı kirleteceğini düşünüyorlardı.
Bu toprakları gezerken: “Sen ey sürü!…” diyen, Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin; Böyle Buyurdu Zerdüşt, kitabı akılıma geldi. Kuleden inerken kendi kendime; “Böyle Buyurdu Zerdüşt!” dedim.
Tebriz
Tebriz,‘Tebrizli Şems’in doğduğu yerdi. Halılarıyla meşhurdu. Çini sanatıyla ünlü bir yerdi.
İsfahan
Selçuklu ve Safaviler döneminde başkentlik yapmış bir şehirdi. Moğol baskınlarında kurtulan şehir başka bir güzeldi.
Zayende Rud Nehri, dünyanın yarsı denen İsfahan’ı ikiye bölüyordu. Akşam ışıkları altında 33 kemerli köprü, şehri muhteşem gösteriyordu. Sabah koşuya çıkanlar, nehir kenarında dinleniyordu.
İsfahan’daki Mescidi Şah, 1628 yılında Şah Abbas tarafından yapılmıştı. Otuz üç metre yüksekliğindeki çinilerle, kakmalarla süslenmişti. Çifte minaresindeki renkli çiniler, motifler küçümsenmeyecek kadar güzeldi.
İsfahan’daki en büyük meydan Şeyh Lütfullah Cami’nin olduğu Nakş-ı Cihan meydanıydı. Bu camideki mozaikler, dünya listesine girmişti. Meydanlar içindeki en büyük meydandı ve 17. yüzyılda yapılmıştı. Bab-ı Ali (Ali Kapu) ismini bizden almıştı. Buradaki meydanda atlar koşturuyordu. Meydanın etrafında halı, kilim gibi hediyelik eşya satan yerler vardı. Akşam olunca seyyar satıcı kadınlar, evde dokudukları kilimler satıyorlardı. Kirmanşah dokuması eşyalar da vardı.
Aralarda onlara has tarçın, tatlı, sumak, bakla, lavaş satan yerler vardı. İpek halılar, kapalı çarşıya göre ucuzdu. Deve derisinden çantalar, ayakkabılar vardı. Kehribar buradaki önemli taşlardandı. Taşlarını renkli gücü burada da kendini gösteriyordu. Bunun yanında barok çizgiler de vardı. Nasıl Avrupa’da ikisi de varsa burası da öyleydi. Dünya üzerindeki kültür kaynaşmasına güzel bir örnekti İsfahan.
Eski binalarını koruyan, tarihine sahip çıkan insanlarıyla, Roma’yı anımsatıyordu İran. Bu sokaklarda gezerken Kolezyum’da, Siena’da dolaşır gibi oldum. Roma’daki insanlar 300 yılık binalarda nasıl yaşıyorsa, onlar da eski binalarında yaşıyorlardı. Roma kültürünün saygısı Acem’lerde de vardı. Bu yüzden olacak birçok turist buraya geliyordu. İnsanların aradığı tarihti, saygıydı, sevgiydi.
İsfahan’da farklı dinden insanlar kardeşçe yaşıyordu. Kendine ayrılmış mahalleri vardı. Çulfa, Ermenilerin olduğu mahalleydi. Sabahın erken saatinde açık olan Aziz Vank Kilisesi, gayet güzel ve bakımlıydı. Bahçesinde dolaştıktan sonra küçük dar sokaklarında dolaşmıştım. İran’da doğu kültüründen etkilenerek toprak rengi evler yapmıştı. Boya pek kullanılmamıştı.
Burada tarım ürünlerinden nar meşhurdu. Sonra bakla vardı. Baklayı haşlayıp tuzluyor sonra da baharatla zenginlik veriyorlardı. Sokaklarda çay satılıyordu. Yalnız demlikleri bizimkinden farklıydı. Bitki çayı içiyorlardı. Şeker, çubuk şeklindeydi, çayda eritiliyordu. Burada hormonlu gıda yoktu. Bunu daha önce başka ülkelerde de görmüştüm. Bu her şeyi mevsiminde tüketmek olduğu gibi kanser oranının da düşük olması demekti. Bu yüzden olacak meyvelerin içinden kurt çıkabiliyordu.
Faloodeh, belki de ilk şerbetli tatlıydı. Buğday nişastası ve gül şerbeti ile yapılan tatlı çok meşhurdu. Meşhed’den toplanan safran, neredeyse her şeye konuluyordu.
Kalaycılar, nalburlar, demirciler, halıcılar bu meydandaki en meşhur dükkânlardandı. Buradaki esnaf dürüsttü, arkandan koşturmuyordu….
İran ve sanat
Farid Farjad, Kemanı ağlatan adam, olarak bilinir ve dünyanın en iyi keman virtüözlerinden birisidir.
Hümayun’da Tahran’da doğan İranlı müzisyendir. Hümayun Şeceryan (Homayoun Shajarian) diye tanınır. İstanbul’da CRR’de hayranlarıyla bir araya gelmişti yıllar önce.
Film alanında, önemli eserler veren İranlı yönetmen Mecid Mecidi, Cennetin Rengi’yle ödül almıştı.
Cennetin Çocukları, Yakın Plan izlediğim diğer filmlerdi. İran film festivalinde kalabalık oluyordu salonlar.
Nişabur’lu Feridüddin Attar ile Ömer Hayyam gibi büyük şairler de bu topraklardan çıkmıştı.
Şirazi’nin ve Hafız’ın mezarları ziyarete açıktı. Fakat bunlar ağlayanların yeri değildi. Müziklerin olduğu insanların çocuklarıyla geldiği yerlerdi. 21 Nisan “Sadi Günü” olarak kutlanıyordu.
Şirazi’nin kabrine giderken kitap dolu heykel gördüm. Bu da onların okumaya verdiği önemi gösteriyordu.
Füruğ Ferruhzad, kadın kimliğiyle var olma savaşı vermiş öncü kadınlardan biriydi. Kitaplarındaki duygusallık, ona zayıflık veriyor gibi düşünülse de o verdiği savaşla, ne kadar dirençli olduğunu göstermişti. Onun ki kadın olmaktan öte, anne olma, ben olma çabasıydı. Yaptığı “Ev Karadır” filmiyle Almanya’dan ödül almıştı.
“Dinle! Karanlığın esintisini duyuyor musun. Ben bu mutluluğa yabancıyım ben umutsuzluğuma tutkunum.” diyen Füruğ Ferruhzad’ı saygıyla anıyorum.
Yine Tahran doğumlu İran edebiyatının ünlü ismi Sâdık Hidâyet: “Kör Baykuş” eseriyle birçok edebiyatçıyı etkilemişti. 1977 yılında Varlık Yayınları’ndan çıkan kitap, kült eserler arasına girmişti.
Tebriz’li Samet Behrangi’nin, Karabalık kitabı hâlâ beğenerek okuduğum kitaplar arasındaydı.
Tus’da Firdevs’in türbesi vardı. Milleti için uğraşmış, dilini geliştirmek için çabalamış Farsça’nın dışına çıkmamaya çalışmıştı.
Mesnevi Farsça yazılmıştı. Ferüdüttün Attar’ın Kuşdili’de Farsça yazılmıştı.
Dilin önemi…
Dil o kadar önemli bir unsurdu ki; Türkçenin Sırları’nda Nihad Sâmi Banarlı, bunu çok iyi anlatmıştı: “Milletlerin olduğu gibi, kelimelerin de târihi vardır. Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle doymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle tamamıyla milli bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlâtlar, artık o kelimelere düşman kesilemezler.”
Oktay Sinanoğlu’da: Bye Bye Türkçe ile dile getirmiştir Türkçe hassasiyetini.
“Türkçem ses bayrağım” der, Dağlarca bir şiirinde.
“Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir” der Yahya Kemal Beyatlı…
Fransa’da dili korumak amaçlı kanun çıkarılmıştır…
İranlılar da halk diline sahip çıkıyordu. En cahil insan bile Farsça eserleri tanıtıyordu. Satıcılar önünüze koyup şiirler okuyordu. Ömer Hayyam’ın şiirlerini herkes biliyordu. Türbesinde yas yerine müzik vardı. Buradan CD’leri alabiliyorsunuz. Özgün müziklerdi. Ruhunuzu dinlendiriyordu.
“Düşünce göklerinin baş konağı: sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı: sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki varlığın tek kaynağı: sevgidir sevgi.”
Diyen Ömer Hayyam’ın türbesi ziyaretçi akınına uğruyordu. Sevgiyi savunan şair, bu günleri görseydi ne derdi kim bilir?
İran’ın ünlü eseri Şehname’nin şairi Firdevs’i bu emperyalist savaşı görseydi, nasıl anlatırdı kim bilir?…
Persepolis
Persepolis, tek başına gezilmemesi gereken bir yerdi. Yunan esintileri taşıyan yerde, kavurucu sıcağın altında akşama kadar gezmiştim. Nemrut’tu hatırlatan yer, Alacahöyük havasını da taşıyordu. Kumdan taştan heykellerin arasında çalışan arkeolog grubu vardı. Bunların arasında Türkçe konuşan bir kadın da vardı. İstanbul ismi onları heyecanlandırdı. O sıcakta çadır kurmuş çalışıyorlardı. Burası iyi rehber eşliğinde akşama kadar gezilmesi gereken bir yerdi. Persepolis sadece taşları değil, uygarlığında izlerini taşıyan, çok büyük bir tarihi barındırıyordu.
Tarihin kara lekeleri savaşlar…
“Tarihini bilmeyenin coğrafyasını başkası çizer.”
Timsal Karabekir
On yıl süren İran- Irak savaşından sonra her tarafta insan resimler vardı. Bunlar savaşta ölen şehitlerin fotoğraflarıydı. O kadar çoklardı ki… Benzin, su parası gibiydi. Zaten Ortadoğu’nun yıllardan beri çektiği sıkıntı petrol yüzünden değil miydi? Tatlı su yüzünden değil miydi? Bunun için insanlar kendi kanıyla beslenen savaşlar yapmıştı. Devrimleri halkın kendi çocukları yapmıştı.
Kabirlerin başında farklı farklı insanlar vardı. Kimi oğlu kimi amcası kimisi de babası için gelmişti… Bu savaşta ne çok kişi ölmüştü, ne çok çocuk yetim kalmıştı. Zaten hangi savaş acısız olur ki?
Kazananı asla belli olmayan savaşlardı bunlar. Ve bu savaşlarda yaşananların hiç biri masal değildi.
“Oysaki emperyalist güçler, barış için gelmiyorlardı, özgürlük getirmiyorlardı. Onlar yeraltı ve yerüstü kaynaklarınız için geliyorlardı.”
Ve çocuklar…
Hiroşima’da, Vietnam’da, Ortadoğu’da katledilen çocuklar…
Vietnam’da yedi milyon insan katledildi. Bir kız çocuğu ağaca asılı bulundu…
Sizin hayatınız ne kadar önemliyse, onların hayatı da o kadar önemli değil miydi?
(War Chilld: Savaşta zarar gören çocuklar için kurulmuş bir yardım kuruluşudur. Silahlı çatışmalardan etkilenen çocuklara, psikososyal destek, eğitim ve koruma sağlayan bir kuruluştur.)
İsfahan’da da okullar vardı. Çocuklar bahçede oyun oynuyordu. Yabancı birini görmenin coşkusuyla el sallıyorlardı. Hepsinin gözlerinde aynı ışıltı vardı. Sanırım yeryüzünün değişmeyen tek ümidi bu çocuklardı.
Geçenlerde bayramlık giyemeden ölen 170 kız çocuğunun yıldızlı ümitleri bulutlara ulaştı…
“Yedi yaşında bir kızım. Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu…”
“Çocuklara kıymayın efendiler… Bulutlar adam öldürmesin… Büyümez ölü çocuklar…” Nazım Hikmet
Son Kale Türkiye….
Türkistan’dan bize ne? İran’dan bize ne? Ortadoğu’dan bize ne?
“Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım, çünkü ben sosyalist değildim.
Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim.
Sonra beni almaya geldiler, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Friedrich Niemöller
Son söz
“Bir mızrağı ya da oku belli bir mesafeye kadar atabilirsiniz. Bunların etkisi sınırlıdır. Oysa bir kelimenin, bir yazının, bir düşüncenin nereye varacağının sınırı belirsizdir.”
Nizamülmülk
Bu savaşlarda PEN üyesi yazar ve şairler katledildi. “İyi geceler…” diyen Hiba Kemal’de bunlardan biriydi.
Bu katliamlar sadece bölgesel değil, küresel bir dünya savaşıydı. Petrol, ekonomi, gıda, su savaşıydı. Savaşın global bilançosu, kendini yavaş yavaş hissettirmeye başladı.
Etrafımızın emperyalist düşmanlarla dolduğu, Ortadoğu’nun ateş çemberi içinde olduğu bu günlerde; Allah devletimize zeval vermesin diyorum!…
Yakın zamanda barış ve huzur dolu günlere kavuşmak dileğiyle!…
Neslihan Minel






