SAVAŞLAR; TARİHİN KARA LEKELERİ

0
1408

Bugün izlediğim Iwo Jima’dan Mektuplar, ABD ve Japon ordularının Iwo Jima’da karşılaşmalarını ve savaşın sıra dışı yüzünü gösteriyordu. Oscar alan film, savaş ve arkasında bıraktıkları dramı anlatıyordu.

Atmış bir yıl önce savaşta yazılan mektuplar, sıra dışı bir generalin sesi olmuştu.
Onlarca yıl sonra bu ıssız topraklar da çıkan birkaç yüz mektup, Japon askerlerinin ailelerine bir daha dönme ihtimalleri olmasa da yazdıklarıyla onlara ulaşma hikâyelerini anlatıyordu.

Bu askerlerin arasında; Tsuyoshi Ihara, Kazunari Ninomiya, Baron Nishi, Ryo Kase ve teslim olmaktansa intiharı yeğleyen Teğmen Shidou Nakamura’da vardı.
Bütün amaçları Pasifik’in ötesinden gelen devasa Amerikan filosunu yenmek olan bu ordunun komutanı; Tuğgeneral Ken Watanabe’ydi.

Iwo Jima’da neredeyse 7.000 Amerikan askeri ölmüş, 20.000’den fazla Japon askeri can vermiş, 40 gün süren bu mücadele de, Iwo Jima’nın kara toprakları kanla sulanmıştı.

Bu olaya şahitlik ederek, gelecek kuşaklara kalacak tek şeyse; yazdıkları mektuplar olmuştu.

Bu haliyle altmış bir yıl önce Amerikan işgal kuvvetlerine karşı Iwo Jima Adası’nı savunan Japon askerlerinin öyküsünü başarılı bir şekilde bize anlatmıştı Iwo Jima’dan Mektuplar.

Bu eşi görülmemiş taktikleri, çabuk ve kanlı bir yenilgiyi ekrana taşıyansa Akademi Ödülü sahibi Clint Eastwood’du.

İzlediğim ikinci film; Attack On Leningrad ismiyle de bilinen Leningrad Kuşatması’ydı. İngiliz-Rus ortak yapımı film, İngiliz gazeteci Kate Davis (Mira Sorvino) saldırıda yaralanmasıyla başlıyordu. Bir gazeteciyle, haberci bir kadın askerin arkadaşlıklarından yola çıkarak yapılan filmin yönetmeni; Aleksandr Buravskiy’di.

8 Eylül 1941’de başlayan Leningrad Kuşatması 882 gün sürmüş, bir buçuk milyon insan ölmüş ve 27 Ocak 1944 tarihine kadar süren savaş tarihin en kanlı kuşatmalarından biri olmuştur.

Leningrad kuşatması Hitler’in; “açlıklarından ölsünler” sözüyle hatırlanır.

Bu büyük kuşatma Almanların geri çekilmesiyle sonuçlanmıştır.

Savaşın acı yüzü bu filmde de bütün gerçekliğiyle çıkıyordu ortaya. Açlık, yoksulluk, hastalık ve ölüm…
Her savaşta olduğu gibi burada da zarar gören, bombaların altında kalan siviller, kadınlar ve çocuklardı.

Karneyle verilen ekmekler ve kuponla dağıtılan yiyecekler… Yemek bulmak için insanların birbirini kırması…

Öyle ki açlıktan kırılan halk, ölmemiş insanları ve hayvanları diri diri kesip yemeğe çalışıyordu.
Soğuktan donarak ölen insanların nasıl yaşam mücadelesi verdiği, savaşın ne kadar acı bir şey olduğu ve Hitler’in acımasızlığı anlatılıyordu filmde.

Leningrad Kuşatması’nda beni en çok etkileyen şeylerden biri, gazeteci Kate Davis’in bu kadar zorluk içinde, kimsesiz çocukları sahiplenmesi, onların bakımıyla ilgilenmesi, savaştan uzak bir yere götürme çabasıydı. Korkusuzca verilen, çıkarsız bir mücadeleydi onun ki. İnsanlık ölmemiş denecek şeylerdi bunlar.
Üçüncü film Stalingrad’dı. Tarihin en kanlı savaşlarından biri olan Stalingrad Savaşı, bizim için Çanakkale Savaşı neyse Ruslar için de öyleydi. Alman yapımı film, gerçek bir olaydan esinlenerek 2013 yılında yapılmıştı.

Savaşın trajedisini, dehşetini, en gerçekçi savaş sahneleriyle gözler önüne seren filmde, patlayan bombalar, ateş çemberinin içinde kalan insanlar, kopan kollar ve bacaklar vardı. Bu savaştan en çok etkilenenlerse yine kadınlar ve çocuklardı.

Film, savaşın ne kadar kanlı bir şey olduğunu, insanların birbirini nasıl öldürdüğünü ve yine insanın kendi kendine yapabileceği kötülüğün büyüklüğünü de gösteriyordu.
İnsanoğlunun ne kadar acımasız olabileceğini çok iyi canlandırmıştı bize Stalingrad.
Yeter ki insanın içinde yaşayan şeytan dışarıya çıkmaya görsün.

Savaşın canlı tasvirini izlerken o dönemin sosyal olayları ve insanların yaşamı hakkında da bilgi ediniyorsunuz. Bu anlamda sosyometrik bir filmdi de.
Ve Life İs Beautiful, Hayat Güzeldir. En iyi yabancı film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi müzik olmak üzere üç dalda Oscar ödülü kazanmış olan başka bir başyapıt.
İtalya’nın taş binalarının arasında neşeyle başlayan film Nazi tank ve askerlerinin gelmesiyle bir an da kâbusa dönüşüyordu. Yakılan, yıkılan evler, toplama kamplarına dağıtılan insanlar ve bunun bir oyun olduğunu sanan bir çocuk; Giorgio Cantarini.

Küçük bir çocukla, yumuşatılmaya çalışılan film, neşeli olduğu kadar gerçekçiydi. Akıllı espriler ve komik şakalarla çocuklar için oyunlaştırılmıştı.
Bunun yanında başarılı kareler ve insanı düşündüren akılcı fikirlerle de beslenmişti.

Bu film nasıl tanklarla başlamışsa, yine başka bir tankın gelmesiyle son buluyordu. Zaten oyunun sonunda da ödül olarak bir tank vardı. Bu da başka bir kurgu başarısıydı.
Müziklerdeki seçkinlik, araya giren heyecanlı sahneler, duygusallık ve sevginin gücü filmi başarılı kılan diğer unsurlardı.
Filmde, tarih, savaş, yokluk, acı, sevgi, yardımlaşma ve aile kavramları oyunlaştırılarak iç içe verilmişti. Bu anlamda tamamlayıcı bir eserdi.
Sonra Piyanist. Polonya radyosunda çalışan Wladyslaw Szpilman’ın hayat
hikâyesinden yola çıkarak, ustaca yapılmış, başarılı başka bir başyapıt.

Oyuncu kadrosunun başarısı, konunun işlenişi bu başarıyı etkiliyordu. Film için epey bir masraf yapılmıştı.
Bu filmde de açlık, yokluk, insanın bir yemek için yalvartıldığı ve seviyesinin düşürüldüğü acı bir şekilde anlatılıyordu…
Ne yazık ki bunları yapan, kardeşine bu acıları çektiren yine bir insandı. Yine bir âdemoğluydu. Nereden geldiğini, hangi bedenden çoğaldığını bilmezmiş gibi vahşileşen, ruhunu çıkarları için silah tüccarlarında satan âdemoğlu.

Oysaki din; “Sizinle savaşmayanlara zarar veremezsiniz, sivilleri, çocuk ve ihtiyarları incitemezsiniz,” der.
Bu filmleri izledikten sonra ne çok çile çekmişiz tarih boyunca, ne kadar büyük zulümlere, soykırımlara maruz kalmışız, diye düşündüm.
Savaşlarda katledilen down sendromlu çocuklar, toplama kamplarında, gaz odalarında öldürülen insanlar…
Tarihin tozlu rafları bunları ne kadar saklamaya çalışsa da, her gün biraz daha canlanarak geri tepiyorlar sayfalardan.
Hiroşima’ya düşen bombaların sesi yüzyıllar sonra yeniden satırlarda yankılanıyor, Sadako Sasaki’nin çığlıklarıyla kulakları sağır edercesine.
Ve Vietnam’da yaşananlar…

Tarih bu ve bunun gibi birçok kara lekeyle dolu; atom bombaları, savaşlar, katliamlar…
Yapılan hiç bir kötülük gizli kalmayacak, tarih sayfaları arasına saklanamayacak ve insanlık bu ayıpları utançla hatırlayacak.
Ve bunları yapan zalimler, tarih sayfalarında insanlığa hesap verecek, yüzyıllar sonra bile olsa!!

Neslihan Minel

Facebook Yorumları