KİTAPLARLA GELEN UMUT

0
1233

Fuar demek kimine göre yeni kitaplar, kimine göreyse bedava bir şeyler almaktı. Benim içinse eski dostlarla bir araya gelmek ve kitaplarımı imzalamaktı.
Bu hafta sonu böyle bir fuara mekân oldu CNR.

Kapıların açılmasıyla beraber misafirlerin olduğu salona geçtim. Arapların olduğu salonda Mısırlılar, Suriyeliler vb. diğer ülkeler vardı. Kalabalık olmadan stantlarına gidip sohbet ettim. İlk uğrak yerim Suriye standıydı onlarla memleketleri hakkında konuştum.

Hepsinde aynı tedirginlik ve korku vardı, ne olacaklarını bilemiyorlardı. Basit bir olay gibi başlayan süreç daha ne kadar sürecek, onlar ne zaman ülkelerine dönecek hiç belli değildi. Hepsinde bu bilinmezliğin tedirginliği vardı…

Sonra Mısırlıların olduğu stantta geçtim sohbet etmek için. Hem bilgilerim koyulaşsın, hem de birbirimize olan güvenimiz tazelensin diye.
Onlar da kendi ülkeleri için endişeliydi, iç karışıklıklar tedirgin ediyordu.
Yaptığımız sohbetten sonra eski günlerimi anımsadım.
Bundan yıllar önce Kahire Kitap Fuarı’ndaydım.

Palmiye ağaçlarını andıran sütunların arasından geçerek fuar alanına girmiştim. Fuar alanı neredeyse 200 dönüm bir alan üzerine kurulmuştu. Dünyanın en büyük ikinci fuarı adını buradan alıyordu.

Birinci stant İtalyanların olduğu stanttı. İtalya’nın tarihine ve doğasına hayranlığımdan dolayı ilk olarak onlara uğramıştım.

Sonra Türklerin olduğu stanttı bulmuştum. Benim Türk olduğumu anlayanlar, Arapça kasetler, CD’ler, karnına basınca “Elif” diye konuşan oyuncak bebekler koymuşlardı önüme. Buradaki Arapça kitapların ne olduklarını pek anlayamadım ama Türkiye’deki kitaplardan daha ucuz oldukları kesindi. Zaten fuar olmasından dolayı %30 indirim vardı.

Benim ilgimi çeken şeylerden biri Ümmü Gülsüm olmuştu. Hemen hemen bütün stantlar da Ümmü Gülsüm’ün kasetleri vardı. Mısır’daki bütün dükkânlar da ve arabalar da çalıyorlardı Ümmü Gülsüm’ün parçaları. ‘Şark Bülbülü’nün sesi küçümsenmeyecek kadar güzeldi.

Bu anımı anımsarken gezi boyunca beni yalnız bırakmayan, akıcı Arapçasıyla alışverişlerimde tercümanım olan hocam Turan Koç’u anmadan geçemeyeceğim. O olmasaydı sadece boş boş bakardım, ne Mısır’ın tarihini, ne de Arap kültürünü öğrenebilirdim.

Turi Sina dağında, Arap bedevilerin ‘camel taksi’ sesleri arasında onun desteğini hissetmiştim.
Mısır’da Sina Yarımadası’nda yer alan 2,285 metre yükseklikteki dağa, güneşin doğuşunu izlemek için gece soğuğunda tırmanmıştık.
Turi Sina dağına ondan aldığım cesaretle çıkmıştım. Ve eşi Saadet Hanım o soğukta şalını çıkarıp bana vermişti.

Mısırlı dostlarımla eski günlerden konuşurken, hocam Prof. Dr. Turan Koç ve eşi Saadet Hanımı bir kez daha şükranla anıyorum.
Misafir konuklarla Hama, Humus, Şam, Gize muhabbetleri yaptıktan sonra başka bir etkinliğe doğru yola çıktım. Fuarın bu yılki konuğu Alev Alatlı’ydı.
Alev Alatlı aldığı eğitim, geçmişteki başarıları, kişilikli duruşu ve kitaplarıyla kalbinde yer eden, kalemini her zaman takdir ettiğim, keşke onun gibi yazabilseydim deyip kıskandığım bir yazardı.

Onun eserlerini didikleyerek okudum ve her okuyuşumda tarihle ilgili çok şey öğrendim. Bunlardan en çok beğendiğim; “Hatırla! Geçmişin Geleceğindir” kitabıdır.

Bu kitapta müthiş zekâsı, yaratıcı disiplini, çalışkanlığı ortaya çıkmıştı Alev Alatlı’nın. Dana sonra diğer kitaplarını hayretle, kızarak, kıskanarak, seve seve tekrar tekrar okudum. Yazarın yaptığı tespitler, konu analizi ve çıkardığı sonuçlar mükemmeldi.

Öğrencilere tavsiye edebileceğim eğitim öğretim misyonu olan kaynak kitaplardı bunlar.

Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi geçmişimiz geleceğimizdi.

Bir insanın ne olduğuna, gelecekte ne yapacağına karar vermek istiyorsanız geçmişine bakın! Bu yaşa kadar ne yapmış, neler yaşamış, hayat çizgisi nasıl?

Yaşamımda bu felsefeyi benimsediğim için arkadaş olmadan önce geçmişine bakarım, geçmişi nasıl? Neler yapmış?

İnsanın geçmişi geleceğine ayna tutar.

Bir insanla arkadaşlık yaptığım zaman kültür anlamında bana ne katacak ona bakarım, beni eksiltecek mi, yoksa yüceltecek mi?

Sırf muhabbet olsun deyip “dakkam var” diye saatlerce konuşup, dedikodu yapan, boş şeylerle enerjimi çalan insanlardan hoşlanmam. Bir de sırf meraktan her gün kapımı çalan komşulardan.
Bunlar zamanınızı çalan, hayatınıza virüs gibi girip hiç fark ettirmeden sizi yavaş yavaş tüketen insanlardır.

Bu anlamda Mevlana’nın: “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” sözüne aynen katılıyorum.

Alev Alatlı’nın programından sonra daha önce tez danışmanlığımı yapan hocam Doç. Dr. Mustafa Otrar’ın yanına gittim. İlk şiir kitabı; ‘Demli Şiirler’i imzalamak için gelmişti.

Üniversiteden, eski öğrencilik günlerinden başlayan sohbet uzadı ve konu yazmaya geldi. Edebiyatla, şiirle alakalı çok şey konuştuk… Özellikle de şiirin yok olmasından, insanların şiiri sevmemesinden ve şiir okuyan insanların azlığından bahsettik.

Oysaki şiir edebiyatın anasıdır, özüdür. Duyguların demlenmiş halidir. Şiir yazmak için his gerekir, duyarlılık gerekir, ince bir düşünme ve kalp gerekir.
Bütün yazarlar şiirle başlar. Yazmak kolaydır ama şiir yazmak zordur. Çünkü az kelimeyle çok şey anlatmanız gerekir. Fazlalığı, israfı kabul etmez şiir.
Yazmanın esrarıyla, duyguların gizemi birleşince şiirin gücü ortaya çıkar.
Louis Aragon’nu, Anna Ahmatova’yı, Furuğ Ferruhzad’ı, Pablo Neruda’yı
Charles Baudelaire’i yıllar sonrasına taşıyan şiirdir.

Onun kitabını görünce sevindim. Böyle değerli şairlerin olması beni ümitlendirdi.
Hala şiir yazan birilerinin olması, şiirin yüceliğini ve bakiliğini gösteriyordu. Ve şiir sevgisinin bitmediğini…
Bu vesileyle 21 Mart Dünya Şiir Günü’nüzü kutluyorum.

Salondaki öğrencilerin çokluğu ve okuma sevinci beni mutlu etti.

İnsanların okumaya, araştırmaya, düşünmeye olan merakının bitmemesi gençlere olan güvenimi tazeledi…

CNR’de yapılan reklamlarla ve katılımcı sayısındaki artışla Tüyap’a yetişmişti. Bunu stantlardaki kalabalıklardan ve okuyucuların meraklı bakışlarından anlıyorum.

Buradaki kalabalık bana umut verdi, geleceğine dair büyük bir umut!!

İnanıyorum ki; gelecek günler çocukların gözlerindeki ışıltı kadar parlak ve güzel olacak…

Neslihan Minel

Facebook Yorumları