ZENGİN BİR SEMPOZYUMUN ARDINDAN

0
1181

Yazın gelmesi ve havaların ısınmasıyla beraber insanlar kendini dışarıya atmaya başladı. Bu havalarda yapılacak o kadar güzel şey vardı ki; kimi parklarda, bahçelerde otururken kimi de benim gibi sokaklarda dolaşmayı tercih ediyordu.

Kalabalık ortamlardaki insanları gözlemlemek en büyük hobilerimden biriydi. Bu anlamda pazarlar, fuarlar, festivaller vazgeçilmezimdi.

Farklı kesimlerden insanları bulabileceğim bu yerlerde birçok kişiyi ve olayı aynı anda gözlemleyebiliyordum. Özellikle alışverişlerde pazarlık yapan insanları, farklı dilde konuşan satıcıları.

Hızla göç alan şehrimiz birçok kültürden insanı barındırıyordu, buna farklı ülkelerden gelenler de eklenince kültürlerin dağılımı daha da çeşitleniyordu.

Geçen pazarda gördüğüm Özbek çocuk, onun yanında saat satmaya çalışan Afrikalı, hemen yanında Arapça konuşan Suriyeli başka biri… Bir anda kendimi yabancı bir ülkede sandım.

Bir de Türkçe adı altında konuşulan farklı şiveler vardı. “Apla, apla” diye konuşan çocuklar, “ne gadak güzel bak” diye ürünü satmaya çalışan esnaf. Sabahın erken saatinde “ıscak, ıscak” diye simidini öven simitçi.

Ve her sabah otobüslerde farklı insanlarla karşılaşmak.

İstanbul şartlarında her gün en az bir saatimizi yolda geçirirken kimse kimseye bakmıyordu. Her gün aynı saatte, aynı otobüse bindiği insanları tanımıyordu. Dikkatle baksa duraktaki kişilerin hep aynı insanlar olduğunun farkına varacaktı. Hatta aynı kişinin daha önce yanına oturduğunun da.

Her kesimden insanların olduğu bu araçlarda kimse kimseyi tanımıyordu. Bazen bir saat yan yana oturduğu kişinin kim olduğunun farkına bile varmıyordu. Zaten herkesin elinde telefon olduğu için kimse kimsenin umurunda da değildi. Herkes de umarsız bir iletişimsizlik vardı.

Bazen yer kavgaları ve ayağıma bastın gibi bağrışmalar olsa da her gün aynı macerayı yeniden yaşıyorduk.

Farkında olmadan yaşadığımız bu hayat bazen bizi yorsa da yaşıyor olmak ve her sabah yeniden dünyaya uyanmak güzel şeydi.

Ben de hafta sonu insanları gözlemlemek ve Osmanlı İstanbul’u adlı sempozyuma katılmak için 29 Mayıs Üniversitesi’nin yolunu tuttum.

İstanbul’un geçmişine dair birçok konunun işlendiği sempozyuma akademik anlamda ünlü birçok kişi katıldı. Bunlar medyadan da tanınan isimlerdi.

Eski İstanbul’un yangınları, ekonomisi, mimarisi, gündelik hayatı, külliyeleri, vakıfları vs. hakkında söyleşiler yapıldı.

Bunlar arasında en çok dikkat çeken; kahvehaneler ile sarkık bıyığını çekiştirerek yürüyen ünlü kahveci Kirkor Efendi oldu.

O dönemde insanların, denizcilerin, yolcuların kaldığı yerlermiş kahvehaneler. Mesela uyumak için iskemle kiralar, geceliğine beş kuruş verirlermiş.

Yazarlar buraya Karagöz oyunu izlemek ve insanlarla konuşmak için gelir, onların anılarıyla beslenirmiş, Pier Loti’de bu yazarlardan biriymiş.
Bunları duyduktan sonra aklıma Mozart Cafe geldi.

Avrupa’daki en önemli kültürlerden biriydi kafeler. İnsanlar evlerde değil, kafelerde buluşuyordu. Bu yüzden her sokak başında sardunyalar içinde farklı konsepte düzenlenmiş cafeler vardı. Viyana’daki en ünlü kafelerden biri de Mozart Cafe’ydi. Burası Avrupa kültürünü temsil eden en güzel mekânlardan biriydi.

Sempozyumda kahvehanelerden sonra beni etkileyen diğer konulardan biri de İstanbul’un sahafları oldu.

Sahaflar, anılarını anlatırken eskiye dair çok şey paylaştı; fotoğraflar, pullar, kartvizitler, imzalı ve iplik dikişli kitaplar, gazete kupürleri vs.
Konuşmacılardan Prof. Dr. Ali Birinci yıllarca kitap biriktirdiğini ve bu kitaplardan kütüphane kurduğunu anlattı.

Sonra da sahafların İstanbul’daki dağılımının en çok Kadıköy, Ortaköy, Beyoğlu’nda olduğunu söyledi. Bunlardan en meşhurları Kadıköy’deki Akmar ile Beyoğlu’ndaki Aslıhan Pasajı’ymış.
Bir de Beyazıt’taki kitapçılar vardı tabii “Çınaraltı Sohbetleri”nin yapıldığı. İnsanlar eskiden kargo şirketleri olmadığı için hamal tutarak kitapları evlerine taşıtıyormuş. El yazması kitapları bulmak çok zormuş, bu yüzden değerliymiş. İbrahim Müteferrika matbaayı getirmek için uğraşırken birçok engelle karşılaşmış. Gerici zihniyet; “günah, Allah’ın işine karışılmaz” diye rasathaneyi nasıl yıkmışsa, matbaa içinde aynı tavrı alıp, gelmemesi için her türlü engeli çıkarmışlar.

Beyazıt’a uğradığımda İbrahim Müteferrika’nın heykelini görünce o günleri düşünür, üzülürüm…

Sahaflara uğrayanlar ne kadar öğrenci olup sınava hazırlık kitapları alsa da kitap kurdu olan insanlar da vardı benim gibi yaşları ne olursa olsun durmadan okuyan. Roman, hikâye, deneme ne varsa hepsini…

Sahafların konuşmasıyla eski kitapları hatırladım… Tommiks, Texas, Cin Ali… 32 sayfalık formalardan oluşan ortası telli kitapları. Okul kütüphanesinden ödünç aldığımız günleri. Sırtında numarası olan, on beş gün için verilen çizilmesi, yırtılması yasak olan kitapları. Bu kitaplar çoğunlukla klasikler olmakla beraber, muhakkak dikişli ve ciltli olurlardı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı kitaplar beyaz kapaklı olup, bütün kütüphanelerde bulunurdu. Bir de ansiklopediler vardı, onlar evlere verilmez orada bakılırdı. Şimdi o kitaplara bitpazarlarında rastlıyorum. Artık internette her şey var diye onları hurdacıya satıyor ya da çöpe atılıyorlar.
Bu yüzden eskicilerde çok değerli şeylere rastlayabiliyorsunuz.

Sahafların kâğıt arkeoloğu olduğu bu zamanda, benim de kitap kurdu olarak gitmediğim, tanımadığım sahaf kalmadı. Özellikle Aslıhan Pasajı’nda o kadar çok arkadaşım var ki! Akşama kadar oturup kitapların kokusunu almak çok hoşuma gidiyor. O ortamda insan bambaşka bir âleme gidiyor.

Sonra konuşmacılardan Prof. Dr. Haluk Oral devam etti sohbete. Kendisi matematik profesörü olmasına rağmen şiir meraklısıymış. Hayatını edebiyata, kitaplara adamış bir matematikçi. Bu bana şaşırtıcı gelmedi. Mehmet Eroğlu da, Nobel edebiyat ödülü alan Orhan Pamuk’ta edebiyatçı değildi. Hatta edebiyatının duayeni olan tartışılmaz ismi Kafka bir avukat yine Rus edebiyatının babası Dostoyevski de inşaat mühendisiydi.

Bu yüzden matematik profesörünün şiir yazmasına şaşırmamak gerekiyor.

Ve İstanbul’u yıkan afetler… Tarihle beraber kitapları yok eden savaşlar, depremler, yangınlar. Özellikle de yakılan kitaplar…

Sonra Moğollar döneminde bütün şehrin kitaplarla beraber yok edilmesi.

Daha önce gördüğüm, büyüklüğüne hayran kaldığım, İskenderiye kütüphanesinin Sezar’ın askerleri tarafından yakılması.

Savaşlar sadece insanları öldürüyor gibi görünse de aslında onunla beraber kocaman bir tarihi de yok ediyordu. Kentleri, müzeleri, yazılmış eserleri…

Sempozyum hem konuları hem de zengin konuklarıyla bana çok şey kattı.
Eski anılarımı tazelerken insanoğlunun nereden nereye geldiğini bir
kez daha gördüm.

Öğrencilerin duyarlılığı ve kalabalığın dikkatli merakı beni çok mutlu etti ve gelecek günlere olan umudumu tazeledi.

Neslihan Minel