Dağa çıktığımız yolun sağında ve solunda baharın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen piknik alanları görüyorum. Bazısı en iyi hizmeti sunacak insan konforuna uygun lüks piknik alanları, bazısı da gelişi güzel ahşap masalar dizilmiş derme çatma mekanlar. Şuanda pencereleri karanlık olan kafeteryaların kapalı mutfaklarında, havalar ısındıkça neler pişirilecek kim bilir? Kış boyunca kar ve yağmur suyundan nasibini alan çatılar onarılacak, kulübelerde şişen sunta yerler değiştirilip yenilenecek ve tozlanmış renkli minderler yıkanıp müşteriler için hazırlanacak. Bahar mevsiminin gelişi ile yavaş yavaş uyanacak doğanın bereketinde şehrin insanları çoluk çocuk, tüm kış bekleyen bu piknik alanlarına doluşacak, mangal ateşi yakılacak, salatalar hazırlanacak, büyükler hayatın dedikodularına karışırken çocuklar yeşil çayırda top oynayıp ip atlayacak. Zihnimden hızla geçen bu görüntülere bir de uçurtmalar eklenince piknik yapmayı ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Mart, Nisan, belki Mayıs ayı güneşinin çıkması, cildi ısıran soğuk havanın bitmesi ve çayır çimenin iyice yeşerip üşütücü rüzgarın gitmesi için zaman lazım. Şehrin keşmekeşinden kaçıp yeşil doğaya gelecek bu kalabalık misafirler, piknik hazırlıklarının tamamlanmasını ve havaların biraz daha ısınmasını beklemeleri gerekecek. Çünkü karlı dağlara çıkan bu tepeler hala soğuk, üşütücü, o nedenle biraz daha vakitleri var.
Omuzuma dokunan elin hissiyle kızıma bakıyorum. “Anne sıkıştım” diyor. Şaşkınlıkla “Yola çıkmadan önce gitmiştin.” cevap veriyorum. Yeşil gözlerini patlatarak: “Ama yine geldi” diyor. Düşünüyorum, bu dağ yolunda nerede duracağız? “Dikkatimi dağıt” diyor. Ona bir şeyler anlatmak istesem de doğuracak bir kadın gibi sancılandığını görüyorum. Koltuğumdan kalkıp şoför yanında oturan rehbere doğru yavaş yavaş yürüyorum. Rehbere durumu söylüyorum. Şoför, aracı durdurmaya çok da sıcak bakmıyor: “Her yer kapalı” diyor. Rehbere rica edip açık bir yer görür görmez yardımcı olmalarını istiyorum. Otobüsün dar koridorundan yürüyüp yerime geçiyorum.
Orman uzun dev çam ağaçlarıyla dolu. Bu ağaçlar yolun her iki tarafında karşılıklı sıralanmış dalları yükseklerden bazı yerlerde birbirine kavuşuyor, adeta ağaç tünelinin içinden geçiyoruz. Dağa kıvrılarak çıkan orman yolunda artık ne bir ev ne de başka bir yerleşim alanı var. Sonbahardan kalan yaprak öbeklerinin bazı yerlerinde beyazlıklar görmeye başlıyoruz, bunlar kar birikintileri. Beyazlıklar gittikçe artıyor, ağaçların üzerinde birikmiş kar öbekleri gözümüzü dolduruyor. İnsanoğlunun hayatında görmesi gereken güzelliklerden biri de bu olsa gerek. Orman artık bembeyaz. Otobüsümüz sanki karlı bir manzara kartpostalının ortasından geçiyor. Uzun çam ağaçlarının dallarını sarkıtan beyaz kar öbeklerine uzaktan bir kar topu atsam sanki patır patır düşüverecekmiş gibi görünüyor.
Kızım, elini ileriye uzatıp: “Şurada duralım artık, patlayacağım” diyor. Yerimden fırlıyorum, fena halde sıkışmış kızımı kurtarmalıyım, şoföre önümüzde ışıkları görünen bir yeri gösteriyorum. “Acil durmalıyız, rica ediyorum.” diyorum. Şoför ve rehber, durumun aciliyetini yeni kavramış gibi bana bakıyor. Otobüs şoförü, sanki içinden homurdanıp aracı eski bir kulübe önünde durduruyor. Yolcuların meraklı bakışları arasında aracın orta kapısından kendimizi kar birikmiş yola atıyoruz. Işığı yanan belli ki köfte ekmek satışı yapan kulübenin kapısını açıp tuvaleti soruyorum. Yaşlı adam elinde tabaklar: “Kayak mağazasında” diyor. Anlamıyorum. Bir daha cevap veriyor. Arkama bakıyorum on adım ötede mağaza kapısını görüyorum. Kızım arkamdan geliyor. On adımda artık altına saldı salacak, ne oldu bu çocuğa üşüttü mü ne, diye düşünüyorum. On adım, dizimize kadar karlara girip çıktığımız on adım. Birden ayaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Yanımıza Sivas kangalı cinsinden dev bir köpek yanaşıyor. “Şimdi hiç sırası değil çomar!” diyorum, başını okşayıp geçiyorum yanından. Acele ile mağazaya girdiğimizde iki üç adam şaşkınlıkla bize bakıyor: “Kızım tuvaleti kullanabilir mi?” soruyorum. Cevabı daha almadan kızım erkek tuvaletinin kapısından içeri giriyor. Adamlardan biri: “Orası değil!” dese de kapı çoktan kapanmış içerden su sesleri duyuluyor. Hedefe ulaşmanın verdiği rahatlama ile içimden oh çekiyorum. Soğuk havaya rağmen alnımdaki teri hissediyorum, bakışları üzerimde olan adamlara mahcup bir şekilde gülümsüyorum. Bir anda alçak bir sehpanın üzerinde duran sepeti görüyorum. İçinde paralar ve “Tuvalet 30.TL” yazan karton var. Mahcup ses tonuyla: “Yanıma para almadım, otobüsten gidip alabilirim.” diyorum. Başında saçları azalmış orta yaşlı adam: “Bu sefer bizden olsun.” diyor. Kara bata çıka koşup para almaktan beni kurtaran adama minnetle teşekkür ediyorum. Her ne kadar söylediği cümleyi garip bulsam da bize bu karlı dağın tepesinde iyilik kapılarını açtıkları için içimden onlara dua ediyorum. Kahramanlarım benim, bugün kazancınız bol olsun.
Yol kenarında bizi bekleyen koca otobüse doğru bakamıyorum, yolculara ne kadar ayıp oldu bilmem? Kızımın tuvalette kaldığı saniyeler, bana saatler gibi geliyor. Çünkü kırk kişilik otobüs yolcularını ve durmak istemeyen homurtulu otobüs şoförünü bekletiyoruz. Aracın pencerelerinden meraklı bakışların üzerimde olduğunu hissediyorum, kendimi iyi hissetmiyorum. Ama insanlık hali, şu anda yapabileceğim bir şey yok. Nihayet erkekler tuvaleti kapısı açılıyor, zafere ulaşmanın mutluluğunda iki yeşil gözle bakışıyoruz. Kahramanlarımıza tekrar teşekkür ederek otobüse koşuyoruz. Bizi bekleyen meraklı bakışlarla göz göze gelmeden herkesten özür diliyorum. Anne kız koltuklarımıza oturduktan sonra suçlu gibi suspus kabuğumuza çekiliyoruz.
Hiç yaşam belirtisi olmayan bembeyaz ormanın içinde nedense bir kuş bile yok. Beyazlığın sessizliği, ara sıra çıkan güneşin kristalleştirdiği ormanın saflığı gözlerimi kamaştırıyor. Karla kaplı ağaç dallarının aralarında ışık oyunlarını görebiliyorum. Ah şu şoförü kandırsam da otobüsü durdursam, tam şuracıkta; ağaçların arasındaki toprağı yararak akan dereden su içsem. Ellerim donar biliyorum. Buz gibi suya dokunmak belki de hayatımın uyuşukluğuna çare olacak, bir avuç suyundan yudumlarken belki de kendime geleceğim. Şifalanacağım, gözlerim aydınlanacak. Bir yudum dağ suyu, kar suyu, akan canlı dere suyu… Gümbür gümbür akıyor “hayat burada” dermişçesine. Derenin hemen yanı başındaki tepede beyaz mermerden yapılmış hayrat çeşme var. Mermeri üstünde adını duymadığım hotel ismi yazıyor. Şehrin insanları, piknik yapmaya gelenler buradan su içiyor, belki de buradan su bidonlarını doldurup evlerine götürüyorlar.
Nihayet beyaz cennetin kalbine ulaşıyoruz, burası dağın zirvesi, kayak yeri. En soğuk ve beyaz yer iken, bulut olmadığı zamanlarda güneşin yüzleri kavurduğu en sıcak yer olmalı. Otobüsten iniyoruz, soğuk hava bir anda ısırıyor burnumuzu ama yine de üşümüyoruz. İnsan boyundan yüksek kar öbekleri, kar küreme araçları ile yol kenarına istiflenmiş. Ama bu kar öbeklerinin rengi gri, çünkü yoldan geçen arabaların bıraktığı egzoz ve çamur karışımı ile kirlenmiş. Ah şu insanoğlunun dokunduğu ulaştığı her şey nasıl da kirleniyor?
Beyaz dağın tepesinde belki de beşten fazla küçük büyük hotel var. Adeta küçük ama modern bir köy gibi burası. Hemen ilerisinde kayak pisti, telesiyej, kayak yapmak için eşya kiralanan küçük dükkanlar ve hotellere ait kafeteryalar. Hepsi de beyaz cennetin varlığını kullanarak gerçekleştirilen ticaret yerlerinden başka bir şey değil.
Tur acentesinin misafirleri için anlaştığı kayak mağazasından kızım için kayak takımı ve kayak elbiselerini kiralıyorum. Kısa bir ders için kayak öğretmeni ile tanışıyoruz, adı Erol. Orta yaşta, yüzü esmerce, tarih öğretmenini andıran ağır başlılıkta iyi bir adama benziyor. Onları kayak pistine doğru uğurluyorum. İçimde yoğun bir duygu var; tüm zorluklarıma rağmen çocuğuma güzel hatıralar bırakacağım için büyük bir mutluluk, evladımın hayatının her alanında bir bilgi sahiplenmesine vesile olmam ve çocuğumun gerçekten de her konuda kabiliyeti olmasının gururu. Bir annenin isteyeceği daha ne olabilir? Gözümdeki ılık gözyaşı damlasını elimin tersi ile siliyorum.
Büyük bembeyaz bir dağın eteğinde, her adımımda kar sesi ile gıcırdayan ayak izlerimin düşüncelerindeyim. Hava soğuk, ama güneşli. Yüksek tepelerden aşağıya doğru kayak yapan rengarenk insanlar, hayatın ilginçliğini bana düşündürtüyor. Değişik hayatlar, kuş gibi oradan oraya uçan insanlar, bir gün burada başka bir gün başka bir şehirde, fakir, zengin mutlu mutsuz, farklı hayat hikayeleri. Biz bile saatler önce sıcacık evimizde uyuyorken bugün beyaz cennetteyiz. Şanslıyız, ama bu şansı da benim yarattığım kesin. Rengarenk insanların belki de şanslı olan çocuklarının neşeli çığlıklarında bu beyazlığı hiç görememiş çocukların olması düşündürtüyor beni. Ah şu benim duygusal yüreğim.
Kızımı beklemek için tur şirketinin anlaştığı kafeteryaya giriyorum. Oldukça küçük derme çatma bu yerde arka arkaya sıralanmış masalardan hangisine otursam da bana kitabımı sessizce okuyacağım sıcak bir köşe olur diye düşünüyorum. Bir de çay yudumlasam vücudumda gezen soğuk algınlığının şifasını bulacağım. Kendi kabuğuma çekileceğim bir köşe ararken, karşıma gelen sarışın, mavi gözlü ufak tefek kadın: “Hoş geldiniz.” diyor. Nazik davetini cevaplıyorum: “Merhaba, ben tur ile geldim. Kızımı burada bekleyebilir miyim? Bir çay lütfen.” diyorum. Kadın mavi gözlerini patlatarak: “Bütün gün mü?” soruyor. Ne saçma bir soru, diye düşünüyorum. “Evet” diyorum. Kadın, bütün gün masalardan birini işgal edeceğimden hoşnutsuz bir ifade ile: “Bir şeyler yiyip içecekseniz buyurun, oturun ama tüm gün için acentenin yerinde yani üst katta bekleyebilirsiniz.” diyor. “Peki” diyorum. Ama içime sıkıntı basıyor. Önümde saatler var ve bu derme çatma yerde sıcacık bir köşe bulduğum için sevincimi bir kenara bırakıp suratsız kafe sahibinin yanında durmayacağımı biliyorum. Zamanı azdan fazla yayarak bir çay, bir kahve ve su içiyorum. Tuvaleti kullanacağım kapıda elli Türk lirası yazıyor. “Eyvah” diyorum içimden. O kadar da bir şeyler içtim bir de tuvalet ücreti mi ödeyeceğim bu ruhsuz kadına? Yok artık! Bu beyaz cennetin her adımı ticaret. Bir çiş yapmak da elli lira, pes de ne pes? Ama düşündüğüm gibi olmuyor, müşteri olduğumdan ödemiyorum. Lavabodan çıkınca acentenin üst kattaki bekleme yerine çıkıyorum. O da ne? Konferans salonu gibi bir yer. Buz gibi. Sandalyeler peş peşe dizilmiş, saçma soğuk boş ve asla bir bekleme yeri olmadığı kesin. Bu afişte kadın benimle dalga geçmiş herhalde ona gıcık oluyorum.
Atkımı, şapkamı takıp eldivenlerimi giyiyorum, dışarı çıkıyorum. Etrafı gezmek bana iyi gelecek. Beyaz kar üzerinde yürümeyeli yıllar olmuş. Her adımımda özlediğim kar sesi, tıpır tıpr duyuluyor. Her yer çok güzel, nereye baksam bembeyaz. Hotellerin çatılarından sarkan buz parçaları, filmlerdeki gibi görünüyor. Çam ağaçları kar taneleri ile süslenmiş. Havada gri bir renk olsa da ara sıra çıkan güneş, kar tanelerinin ışıldamasına neden oluyor. Tıpkı çocukluğumdaki gibi, içimdeki his çok tanıdık; kar sevinci. Kar taneleri düşüncelerimi anlamış gibi havadan pıt pıt yağmaya başlıyor. İşte beklediğim bu anmış anlıyorum sesle kahkaha atıyorum ve başımı gökyüzüne kaldırıp kar tanelerinin yüzüme ve uzattığım avuçlarıma konmasını bekliyorum. Muhteşem bir his. Soğuk kar taneleri yüzüme konuyor, avuçlarıma konuyor, nasıl da özlemişim? Beyaz bir şenliğin içindeyim adeta.
Rüzgar bir süpürge gibi dağın yüksek tepelerinde kar tozlarını havaya uçuruyor. Kayak pistinin yüksek yerlerinden aşağıya doğru kayan insanlar, beyazlığın içinde rengarenk noktalar gibi görünüyorlar. Kafeterya önlerinde de insanlar çok renkli. Günübirlik kaymak için gelenler, okul grupları, sevgililer, çocuklarını kızak ile kaydıran aileler… Ve benim gibi sadece beyazlığı, kar sevincini yaşamak isteyenler… Etrafta ders veren ve güvenliği sağlayan kişiler var, hepsi de kırmızı giymiş, kar üstünde kırmızı penguenler gibi duruyorlar. Tuhaf ve komik olan ise bu penguenlerin yüzleri güneşten cayır cayır yanmış, koyu tonda fondöten sürmüş gibiler, ha ha ha. Pistte dolaşmak yasak, çünkü her an kayak yapanlardan biri çarpabilir. Ama yurdum insanı bu kurallara uymakta zorlanıyor olmalı çünkü ara sıra uyarı düdüğünü duyunca ihlali anlıyorum.
Tepelerden aşağıya doğru inen yediden yetmişe insanı seyrediyorum. Belki de en küçük dört yaşından başlıyor, yetmiş yaşında olan da var. Kayak yapanları tepeye çıkaran telesiyejin önündeki kalabalığın arasında kızımı arıyorum. Kızımı nasıl bulacağım, etrafıma gözlerimi de kısarak bakıyorum. Kırmızılı hocalardan biri yanıma geliyor. Ah işte Erol hoca! Onu gördüğüme seviniyorum. Şiveli bir dille: “Kızınız yukarda, iyi kayıyor, hatta çok iyi, sorun yok merak etmeyin!” diyor.
“Ders bitti mi hocam?” soruyorum.
“Evet, sürem doldu. Zaten kızınız çok iyi kayıyor. Gelir şimdi tepeden.” diyor.
Teşekkür ediyorum. Kızımla gurur duyuyorum, benim başarılı bir o kadar da şanslı çocuğum, “aferin sana”. İşte onu görüyorum. Lacivert montunun üstünde “ALASKA” yazıyor. Büyük bir ciddiyetle pistte aşağı doğru kayıyor. Cesur yürek, akıllım. Kaskı gözlükleri, eldivenleri, hepsi tamam. Çok afili. Kalbimdeki ses: “inşallah kızına bir gün bu kıyafetleri satın alırsın da kiralamana gerek kalmaz.” Diyor. İnşallah bir gün.
Kızıma el sallıyorum, usulca kayarak yanıma geliyor, mutlu ve cesur. “Ben buralarda olacağım” diyorum. Kasklı başını sallayıp onaylıyor. İyi ki kırmızı montumu giymişim de beni her yerden görüp bulabilecek. Sessizce yanımdan ayrılıyor, telesiyej denilen ters t harfi şeklindeki bir demire tutunup yukarıya tin tin çıkıyor. Bu demir parçasını hem komik hem de tehlikeli bulsam da işe yaradığı kesin, tepeye çıkmak için kolay bir yol. Nereye kadar yukarı gider bilmem ama dağın tepesinde kimse kaybolmaz herhalde? Acil durumlar için jandarma ve jandarmaya ait kar motorları gözüme çarpıyor. Arada bir insanların olmadığı yerden geçip hızlıca dağın tepelerine doğru gidiyorlar. Acaba orda kayak yapanlar, düşenleri mi kurtarıyorlar? Ayağı incinen, düşen olabilir. Motorlu jandarmaların havası da çok fena. Aynı şehir içindeki yunus polisler gibi bunlar da güneş gözlüklerini takmış, kar motorunun son hızıyla bir oraya bir buraya gidip güvenliği sağlıyorlar. Görevleri çok önemli.
Kayak yapanların bazılarında kıyafetler çok ilginç geliyor bana. Cırtlak renkte pantolonlar, montlar giymiş kayakçılar var. Benim en çok hoşuma giden ise başlardaki ilginç kasklar. Ejderha gibi tırtıklı pelüş başlıklar, Viking boynuzları, dinozor kuyrukları, pembe kulaklar, ayı burunlar, “unicorn” dediğimiz at boynuzu, örgü başlar, garip tüyler kasklara giydirilmiş ya da yapıştırılmış. Tüm bu curcuna içinde yüreğime iyi gelen bir şey görüyorum. Kayakçının biri, elinde sıkıca tuttuğu Türk bayrağı ile telesiyeje biniyor, sonra bayrağımızı dalgalandırarak tepelerden aşağıya keyifle kayıyor. Beyazlığın içinde kırmızı rengin gururunu hissetmek bambaşka. “Sana da aferin genç adam!”
Beyaz cennetin tüm bu şamatasını seyrederken yağmaya başlayan kar, içimdeki çocuğu çıkarıveriyor. Yüzümü gökyüzüne kaldırıyorum, lapa lapa yağan kar taneleri önce alnıma, sevincimden sesli kahkaha atarken açık duran ağzıma, burnuma konuyor. Eldivenlerimi çıkarıp yerde biriken kar tanelerini avuçluyorum, soğuğu hissediyorum. İçimdeki mutluluk, çocukluk hatıralarıma uçuveriyor. Bulgaristan’da kış mevsimindeki çocukluğum, yeşil demir kızağımız, karlı gecelerin ardından tüm gün yokuş aşağı kayışımız… Derin bir özlem… Uzun zamandır görmediğim beyazlığın büyüsünde, avuçlarımda kristal kar tanelerinin o saflığı, soğuk varlığı, ne tatlı bir his? Yaşanması gereken, bir ömürde azıcık da olsa yaşanması gereken, çocuğa yaşatılması gereken saf duygu. Gökyüzünden yağan küçük kristallerin ne muhteşem bir şey olduğunu, hatta öyle ki her bir kar tanesinin farklı yapıda olduğunu bilmek… Kusursuzluk… Mevsimlerin bilincinde yağan kar tanelerinin kusursuzluğunda tanrının varlığını düşünmek. Belki de bunu görebildiğimize şükretmek?
Boğazımın ağrısı bu güzel düşüncelerimi alıp götürüyor. Sıcak bir şeyler içmeliyim. Güneşin ara sıra ısıtmasına rağmen hareketsiz duran vücudumun üşüdüğünü hissediyorum. Pistin önünde sıralanan kafeteryalardan birine yürüyorum. Şapkamı çıkarıp usulca ahşap kapıyı itiyorum. Yerler, tavanlar, masalar ve dekorasyon her şey ahşap, kendimi İskoçya’da bir dağ evinde hissediyorum. İskoçya’yı andırma sebebi ise ahşap pencerelerin üzerlerinde boğum boğum asılı kırmızı ekose perdeler var, İskoç desenli perdeler. Ortada büyük bir kuzine eksik, odun sobası da olur ama yok. Modern ahşap masaların etrafında dinlenen kayakçılar, onları bekleyen aileleri, bir şeyler içip sohbet edenler. Kendime pencere kenarında yer buluyorum, gözlerim kalabalığın içinde. Sıcak bir çay yanında limon dilimleri, boğazıma iyi gelecek. Sipariş veriyorum.
Kafeteryanın dışında pencere önlerinde masalar var. Masaları ve oturanları yağıştan korumak için yapılmış çatıya büyük elektrikli ısıtıcılar asılmış. Dışarda oturup kayak yapanları izlemek isteyen misafirlere kaliteli hizmet sunmak bu olsa gerek. Ben de şimdi bu hizmetten yararlanan insanları izliyorum. Birbirini tanıyan insanlar aynı masada oturmuş, büyük şampanya kovalarından çıkardıkları şişeleri bardaklarına doldurup günün tadını çıkarıyorlar. Kahkahalar, sohbetler, hayatın en şaşasını dibine kadar yaşayan zenginler. Yapma şişirilmiş dudaklarından, boyalı röfleli saçlarından, parmaklarındaki taşlı altın yüzüklerden, simsiyah takma kirpiklerinden, boyalı uzun takma tırnaklarından kim oldukları anlaşılıyor. Gülümsemelerinde bile yapma porselen dişler ortaya çıkıveriyor. Bana oldukça sahte görünen bu insanları izlemek, gerçek olmayan bir hayatın yabaniliğini gösteriyor. Zenginliğin içinde ucuzluk diye düşünüyorum. Kayak pistinde kızımı görmek için gözlerimi kısıyorum, ALASKA yazısını arıyorum. İşte orada, pembe pantolonlu kayakçının arkasında, kendinden emin kayıyor. İçim rahat, çantamdan şiir kitabını çıkarıyorum. Birdenbire küçük bir çocuk sesi kulağıma geliyor. Ne güzel de İngilizce konuşuyor. Dediklerini anlıyorum, basit anlaşılır cümleler. Bir çocuğu anlatıyor, kayamadığı için düştüğünü anlatıyor ailesine. Anne ya da baba yabancı olabilir, arkamı dönüp bakamıyorum. Biraz sonra çocuk ve babası yanımdan geçiyor, ardından da bakıcısı olmalı ki bildiğimiz Asya kökenli kısa boylu yuvarlak yüzlü çekik gözlü bir kadın. Babanın tok sesi duyuluyor: “Haydi gel kar topu oynayalım” diyor, hep birlikte dışarıya çıkıyorlar. Baba kesin Türk, uzun boylu, iriyarı ve yaşı elli beş civarı. Kar topu yapıp çocuğa uzatıyor. Çocuk renkli eldivenleri ile kürek tutmuş, kar birikintilerini oradan oraya taşıyor. Bakıcı da gülümseyerek seyrediyor. Anne, arka masamda konuşmalarından anladığım üzere iş görüşmesi yapıyor. Onu dinleyemiyorum, gözüm pencereden dışarıda, küçük çocuk ve geç yaşta baba olan adamda. Çocuk mutlu. Babasıyla kar kürüyor. Top yapıyor. Çatıdan sarkan buz sarkıtlarını babadan koparması için debeleniyor. Biraz eğlendikten sonra yeniden içeri giriyorlar. Arka masamdaki sesleri duymamak mümkün değil, bir şeyler atıştırmak için garsona sipariş veriyorlar. Annenin de Türk olduğunu anladığımda çocuğun akıcı konuştuğu yabancı dili beni şaşırtıyor. İki zengin iş insanının sonradan doğan güzel kızları, özel okullarda öğrendiği dil ile şimdiden hayata hazır. Birdenbire Türkçe babasına ısrar ediyor: “Ben limonlu çay istemedim ben şeftalili istedim” diyor. Çocuğun isteği hemen yerine getiriliyor. Ben şiir kitabından seçkiler okurken, montlarını giyip dışarı çıkıyorlar. Anneye bakıyorum, hayal ettiğim kadından eser yok. Kısa boylu, vücudu dolgun, yaşı geçkin, çok da güzel olmayan biri. Estetik cerrahlarının elinden geçtiği uzaktan bile anlaşılıyor, dudaklar ördek gibi ileride, yüz hatları iyice gerilmiş, gözlerin nereye baktığı belli değil. Ama kısmet işte, ya da para parayı mı çekiyor bilmem?
Güneş açıyor, kar taneleri parlıyor ve kafenin içindekiler kafenin dışındaki masalara yerleşiyor. Gençler geliyor uzun taburelere oturup kahkahalarla sohbet ediyorlar. Ayaklarındaki kar ayakkabıları yürüdüklerinde ahşap zeminde sanki odun parçalama sesi gibi çıkıyor. Tak tak tak. Gençlik, şanslı gençlik. İçimden “Bu günlerinizin değerini bilin” diyorum. “Doğduğunuz aile ile ne kadar şanslı olduğunuzu?”
İki genç kızın sohbetini dinliyorum. Yurtdışı seyahatlerinden bahsediyorlar. Biri Viyana’yı beğenmiş, biri beğenmemiş. Konuşma tarzları o kadar geveze ki paranın varlığı ile yaşam şartları onları birer nazlı yaratık haline getirmiş. Babaları iflas etse nasıl bir yaşamın içinde debeleneceklerinden haberleri yok. Açlığın, yokluğun, hani derler ya ekmeğin fiyatını bilmeyen genç nesiller! Bunlara topluca zorunlu askerlik yaptıracaksın. O yapma uzun tırnakları toprağın içine girsin de görsünler. Balkan ülkelerinde kadınlara zorunlu tutulan askerlikte ki bu Komünist dönemi zamanlarındaydı, kadınlar aşı yapmaktan dikiş dikmekten, çamaşır yıkamaya, yara pansumanından tut silah kullanmayı öğreniyorlardı. Hayatımızda her şeyden bir parça olsun bilgimiz olmalı. Bu gördüğüm kızlar hangi ülkede ne yesem ne giysem derdinde, adeta sahte bir zaman yaşıyorlar. Oysaki gerçek bir hayat var, onlara bunu da öğretmek gerek.
Önümdeki masanın sohbetleri kulağımda. Bugün can sıkıntısından dedikoducu mu oldum ne, hani kitabımı açıp okuyacaktım? Şu anda canlı bir kitabın içinde olduğum çok açık. Farklı hayat hikayeleri, bambaşka insanların ağızlarından bana sunulurken, yazılmış bir kitabın var olan satırları beni ne kadar heyecanlandırabilir? Dinliyorum sesleri, sözcükleri, belki istemsiz kulağıma gelenleri? Kızıl saçlı kadın görüştükleri bir aile hakkında eşine anlatıyor: “Valla Ahmet, ben bir daha onlarla yemeğe falan gitmem ayol! Görmedin mi menüyü ne çok incelediler. Sonra da bir çorba söyleyip karınlarını doyurup öyle gittiler. Cimrilikten ne yapacaklarını şaşırmışlar.” Ben bu sözlerden anlıyorum ki birlikte gittikleri yemek buluşması fiyasko çıkmış. Yani zengin kadın başka varlıklı bir aileyi yargılıyor. Para var ama yemiyorlar, menüdeki yemekler çok pahalı gelmiş olmalı ki sadece çorba içip gidiyorlar. Pes doğrusu, o paraları nereye götüreceklerse? Ben orta halli yapımla bile şunu düşünüyorum, hayat kısa yemek gerekirse yenilecek, gezmek gerekirse gezilecek. Burnuma kadar parfümü gelen bu kızıl saçlı kadına hak veriyorum.
Artık vakit dolmak üzere. Limonlu çaylar eşliğinde okuduğum şiirler, şiirlerimin arasında dinlediğim dedikodular, insan hikayelerinin görüntüleri ile zamanın dolduğunu kızımın yanıma gelmesi ile anlıyorum.
Hava kararmadan kayak pisti boşalmaya başlıyor. Herkes evine, hoteline gidecek, beyazlığın üzerinden el etek çekilecek. Beyazlık yeni bir gün için kendisiyle baş başa kalacak. Kayak alanı kayak yapanlar olmadığı için belki de kaşıntıdan kurtulup gece rahatlayacak.
Artık güneş görünmüyor. Akşamın serinliği, gittikçe kararmaya başlayan hava bizi üşütüyor. Eşyalarımızı teslim edip otobüsümüze yürüyoruz. Dağların tepelerindeki rüzgara uzaktan sesleniyorum: “Hey deli rüzgar, dağ tepelerindeki karı savurup duracağına gel yanıma da koklayayım seni! Serinlet yüreğimi, güzel geleceğimizin haberini ver bana. Ve hadi söyle, yine gelir miyim bu beyazlığa?”
Dağda bir gece geçirmek ne kadar güzel olurdu kim bilir? Pencereden uzun uzun yağan kar tanelerini seyretmek isterdim. Tıpkı çocukluğumun karlı kışlarında yaptığım gibi. Ama tek fark hotel yerine bizim köy evimizin olmasıydı. Bir de evin ortasında içinde yanan kuzine ve üzerinde fokurdayarak tıslayan çaydanlık… Bir çocuğun saatlerce pencere önünde yağan kar tanelerini seyretmesi ne garip değil mi? Ben seyrederdim, çünkü o zamanlar bizim tek oyuncağımız, her mevsimiyle yaşadığımız doğaydı.
Nevriye Gürel
2026






