BİR MİNİK EL

0
3576

Üç gündür bilgisayarın başına defalarca oturmama rağmen iki sözcük yazmak gelmedi içimden.

Dünyanın en muhteşem yazısını yazsam ne değişecekti ki?

Rıza Bey Apartmanı yeniden ayağa mı kalkacaktı?

Doğanlar apartmanında yiten canlar geri mi gelecekti?

Kalan ömrünü engelli olarak geçirmek zorunda kalan İzmirli kardeşlerimin engelliliklerini mi engelleyecektim?
Yaşadığı yeri tanımayan; yaşadığı çevreyle barışık olmayan, kendi dışında ne varsa tepe tepe kullanmayı yaşam biçimine dönüştürmüş bir toplumun genlerine mi dokunacaktı yazım?
Hayır hayır!..

65 saat…
3 gün 3 gece ve üstüne 3 saat daha ekle.
Beton yığınları arasında…
Karanlık, ıssız…
Aç, susuz…

Şimdi kendisine uzanan eli tutan minik elden daha büyük ders ne olabilir ki bana?
Bu, belki bir kelebeğin kanat çırpışı.
İnanıyorum ki o minik el imbatları rüzgârlara, fırtınalara
dönüştürecek; köhnemiş beyinleri; sevgisiz kalpleri sarsacak.
Yıllar önce, değerli dostum Öner Gövsa anlatmıştı:

Bir İngiliz dostunu İzmir’de ağırlamış. O yıllarda, denizi doldurarak yenice açtığımız Mustafa Kemal Bulvarından Konak’a doğru dönerlerken konuğuna;
– Ee, İzmir’i nasıl buldunuz, diye sormuş.
Tam da Susuz Dede önlerinden geçiyorlarmış. İngiliz parmağıyla oradaki bir avuç yeşilliği işaret ederek;
– Çok güzel, çok güzel; ama orayı unutmuşsunuz, deyivermiş.

Öner kardeşim, yetkililer kentlerimizle ilgili akıl almaz kararlar alırlarken bizim yaptığımız gibi biraz şaşkın; ama daha çok mahcup, susmuş.

Yazık ki özellikle son 50-60 yılda bütün kentlerimizde olduğu gibi İzmir’de de “unutulmuş yer” bırakmadık. Nerede yeşil gördüysek saldırdık. Ne ova dinledik, ne bağ bahçe; ne dere; göl; ne deniz ne alüvyon bildik, ne kayan zemin… Varoşları gecekondularla doldurduk. Sonra oturup imar affı bekledik. Çünkü politikacılarımızın bir oy için şehirleri bile satacağını iyi biliyorduk.
Bu ülkede köşe dönmenin en kestirme yollarından biri de gecekonduculuk değil miydi? Gecekonduları yıktık; apartman kondular yaptık. Sözüm ona kasabalarımız kent oldu; köylülerimiz kentli…
Üç gün önce 100’e yakın canımızı aldırdığımız topraklar Bornova değil; burun ovaydı. Bu ovada, daha düne dek artık tohumlarını bile zor bulduğumuz kınalı bamyalar yetişirdi.

Balçova değil; balçık ovaydı yerin adı; daha düne kadar üzüm bağları, narenciye bahçeleriyle doluydu o küçük köyün çevresi. Yarım asır içinde tarih oluverdi hepsi… Eee kolay mı; milyonluk mega kent oluyordu İzmir.

Geliniz masalı anlamak için makarayı biraz daha gerilere saralım.
Ahmet Haşim’in Göl Saatleri’nde;

Kenarı âba dizilmiş sükun ile bekler
Füsunu mâna dalan pür hayâl leylekler
Dizeleriyle anlattığı leylekler Halkapınar’daki azmakların kıyılarında bekleşen leyleklerdir. Haşim,
“Akşam yine akşam yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam.”

derken de Halkapınar esinlerini dizelere dökmüştü.

Artık ne Bornova çayı var, ne Halkapınar deresi, Diana hamamları ise çoktan tarihe karışmıştı.

Melesigenes; Meles’in oğlu olarak anılan Koca Homeros; hani bugün yaşasaydı ve vadisinden aşağılara baksaydı. Acaba şaşırıp susar mıydı bizim gibi. Yoksa kör gözleriyle gördüğü manzaralar karşısında yeni bir destan mı yazardı?

Bence o destanın gerçeğini bugün 3 yaşındaki Elif bebe yazdı:
3 yaşında hayata tutunma savaşının destanıydı bu. Yalnızlığa, açlığa, susuzluğa, yokluğa direnmenin destanıydı.

İzmir, umudun da öncüsüdür. Bilelim ki o minik el, artık İzmir’in simgesidir.

Bize düşen o minik ellerin böyle bir acıyı bir daha yaşamamaları için İzmir’i yeniden inşa etmek olmalıdır.

Hamdi Topçuoğlu

Facebook Yorumları