DEMİRCİLİK FOTOĞRAFLARI-2

0
1399

Kaçan balık iri olurmuş. Komşuda pişen balık da lezzetli kokar. Elbette herkesin balık hikâyesi vardır. Balıkçılar da öteki avcılar gibi yalan söyler. Beni yalana bunlar alıştırdı. Bunlarla tanışmadan önce ben böyle değildim yemin olsun. Bahara doğru ne palamut kalır ne lüfer. Torik veya kofana buralara hiç uğramaz. Bunların anlattığına bakarsan çapariye sekiz kofana birden girmiş. Misina koptuğu gibi balıklar denize elbette. Böyle böyle beni de yalancı yaptılar. Toriği, kofanayı geçtim ben artık orkinos tutuyorum. Hem de oltayla. Hemingway’in ihtiyar balıkçısı görse aklını oynatır. Yalanla boş mide dolmazmış. Ama boş akıl hiç itiraz etmiyor. Hadi be amma da attın. Bu kadarına da pes yani diyen yok.

Bahar henüz gelmemişti. Ovada değil ama yamaçlarda, karşıki tepelerde alaca alaca karlı yerler görünüyordu. Havalar birazcık ısınır gibi olmuştu. Güneş yüzünü gösterince insanın kanı canlanıyor, yaşam sevinci tazeleniyordu. İşte böyle bir cumartesi günü balığa gitmeye karar verdik. Ekip sağlam, takım güçlüydü. Ökkeş Hoca bizi Kadet Steyşın arabasına bindirdi. Azıcık tuz aldık, bolca etmek… Tavamız yoktu sanırım. Kırda bayırda tavayı kim ne yapsın. Tava alsak un ister, yağ ister. Olmadı soğan ister, ister babam ister. Avcılık işi hiç bana göre değildir. Genelde düşler büyük, gerçekler miniciktir. Kırk tane tavşan vurulacağı hesaplanır, elde tek bir bıldırcın vardır. Bizde en az on kilo balık tutacaktık. Ben yine de ekmeği fazla aldım. Yavan da yesem, tuza katık etsem bile hiç olmazsa aç dönmem.

Ökkeş Hoca’nın bir de arkadaşı var. Ufak tefek bir adam… Boyunun yarısı kadar bıyıkları var. Birlikte ava falan gidiyorlar. Köyümüzden birisi ama adını bilmiyorum. Malatya yoluna çıktık. Sohbet ediyoruz. Dereden, tepeden, balıktan, ipten kazıktan… Boş avara laf işte. Serpme olta falan görmedim. Benden önce Adem Hoca sordu. Balığı nasıl tutacağız? Dereye dinamit atacakmışız meğer. Aklım başımdan uçup gitti. Jandarma tesadüfen yolumuz çevirse. Bizi dinamitle yakalasa. İşimiz de elimizden gider, aşımız da. Şakası yok çok korktum. Benden başka kimse de korkmadı. Dinamit sakat iş, Nasıl atılacak falan, gibi sözler ağzımın içinde yuvarlanıyor. Yarısı da yutup boğazımda kaybediyorum. Sen dert etme. Biz bu işin ustasıyız, dediler. Nerden ustası olacaklar? Taş ocağında, madende mi çalışmışlar? Yalan söylüyorlar. Araba asfalt yoldan ayrılınca biraz korkum geçti. Çünkü bizi buralarda kimse durdurmaz. Öğretmeniz deyince de bizden kötü bir şey umulmaz. Bu köyleri ve yolları bilmiyorum. Çünkü ilk kez geçiyordum. İkizpınar, Yalakköy tarafına geçmiş olabiliriz. Arabayı köyde bıraktık. Arabayı ve bizi gören gençten biri yanımıza geldi. O köyün öğretmeniymiş. Ama nasıl insana hasret anlatamam. Bizi görünce gözleri ışıl ışıl oldu. Etrafımızda çırpınıp duruyor. Bize bir şey yedirecek, içirecek. Meğer eşi de o köyde öğretmenmiş. Düşük tehlikesi olduğu için aylardır yataktaymış. Ve anladığımız kadarıyla birkaç ayı daha varmış. Evine gitmeyi, misafiri olayı istemediğimizi ona kırmadan söyleyebilmek için epey ezildik büzüldük. Onu da peşimize takıp bir yamaçtan dere boyuna indik. Hiç susmuyor. Anlatacak ne kadar çok şey birikmiş içinde.

Çok değilse bile dere boyunda bir kilometreden fazla yürüdük. Yerlerde hala parça parça kar vardı. Buralara henüz baharın nefesi değmemişti. Dere hayli kabarmış, yatağından taşmış, bulanık akıyordu. Yürüyüşümüz kocaman bir kayanın yanında sona erdi. Dere bu kayanın altında girdaplanıp dönüyordu. Derin olduğu her halinden belliydi. Oysa ben dinamiti merak ediyordum. Şeklini, şemalini, fitilini, çimento torbasına benzeyen kağıdını filmlerde görmüştüm. Ökkeş Hoca cebindeki naylona sarılı dinamiti çıkardı. Gerçek bir dinamit lokumunun üçte biri büyüklüğünde falan olmalıydı. Üst kısmına fitil sokulmuş bir kapsül yerleştirip yeniden naylona sardı. Ağırlık yapsın, dibe batsın diye naylon torbanın içine de irice bir tas koydu. Sonra bize derenin şurasını ve burasını taşlayın dedi. O hazır dinamitle kayanın başında ekliyordu. Derenin kıvrıldığı kısmının alt ve üst kısımlarını taşladık. İşin mantığında balıkların gelip kayanın dibine sığınmalarını sağlamak vardı. Taşlamayı bırakıp oradan uzaklaştık.

Ökkeş Hoca dinamiti attı. Ben yeri göğü inleten bir ses bekliyordum. Zaten korkudan derenin epey uzağına gizlenmiştim. Belli belirsiz bir ses geldi. Patlamadan daha çok sudan büyük bir kabarcık yükselmişti. Hemen dereye koştuk. Bir dakika bile geçmeden balıklar baygın olarak önümüzden geçmeye başladılar. Kar suyu buz gibiydi. Kimse suya girip balıkları toplamak için hevesli değildi. Bu suya giren kesin hasta olacaktı. Yine de Adem Hoca ile ben dayanamadık. Suya girdik. Her biri bir kilodan daha büyük balıkları alıp derenin kıyısına fırlattık. Dere zaten mevsim itibarıyla kar suyu akıyordu. Suya giren kısımlarımız hiçbir şey hissetmiyordu. Azıcık sığ bir yere gelince suyun üstünde kalan bacaklarımı ateş gibi yanıyordu. Ben daha önce Nisan ayında buz gibi denize girmiştim. Su pınarlarının çıktığı gözelerde yüzmüştüm. Ama derenin suyu bambaşka bir soğuktu. Bıçak gibi etimizi kesiyordu.

Arkadaşlar üşüdüğümüzü görünce kocaman bir ateş yaktılar. Isındık ve kurunduk. Sonra da köze tuttuğumuz balıkları yatırdık. Beş, altı kişinin yiyeceğinden çok daha fazla balık vardı. Ama yola çıkarken birlikte bir söz vermiştik. Balıklar kesinlikle tutulduğu yerde yenilecek. Eve götürmek yok. Doyduk, tıkandık. Bazılarının sadece kuyruğuna yakın en kılçıksız yerlerini yedik. Özellikle Adem Hoca ile ikimiz arkadaşlardan intikam alır gibi yedik. Çünkü onlar suya girmemişti. Biz de girmeseydik zaten tek balık yiyemezlerdi. Tamam dinamit, araba, kılavuzluk payları vardı. Ama payları öylece suyun yüzünden geçip giderken kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Arabamızı bıraktığımız köydeki arkadaşa kalanları verdik. En azından eşi yemeliydi. İki canlı biri için kim cimri davranabilir ki? Sonuç ne mi oldu? Hiçbir şey olmadı. Balıkların birazı ziyan oldu. Ben ilk defa yasa dışı bir adam oldum. Ki bundan hiç mutlu olmadım. Dinamitle balık avlamak nedir yani. Adem Hoca ile ikimiz ertesi gün hasta olduk. Eşim bana bir hafta baktı. Adem fukarasının eşi de, bakacak kimsesi de yoktu. Yalnız başına sümük çekip ateşler içinde iyileşmeyi bekledi.

Not: Belki mazeret değil ama o yıllarda insanların doğaya ne kadar zarar verdikleri, çevre, ekoloji, doğal yaşam zinciri gibi kavramlar bilinmiyordu. Yaptığımız yanlışı sadece yasal bakımdan sıkıntılı bir durum olarak görüyorduk. 1990 yıllardan sonra çevre bilinci gelişti. Tabi ki çok geç kalınmıştı. Türkiye doğal kaynaklarının önemli bir kısmını yok etmişti. Sonraki yıllarda dev projelerle Haliç ve İzmir körfezinin temizlenmesi ile ilgili çalışmalar yürütüldü. Burada da şöyle bir ironi vardır. Sanayi atıkları ile doğayı kirletenler daha sonra da temizleme projelerini gerçekleştirdiler. Çünkü sadece onların elinde bu projelere yetecek finansmanı sağlayacak kaynak vardı. Hem kirletirken hem temizlerken çok büyük paralar kazandılar. Ülkemde hala büyük şirketler bazı ünlü kişileri çevreci diye etiketleyip destekliyorlar. Televizyonlar çevre ile ilgili programların içine dünya kadar reklam döşüyorlar. Çevreyi sevin ama tüketmeden durmayın. Oysaki her üretilen madde belli bir karbon salınımı gerektiriyor. Çok tüketirseniz çevreyi zaten kirletmek zorundasınız. Topyekün ve geniş katılımlı çevreci etkinlikler devlet düşmanı kabul ediliyor. Ve hiç kimse savaş nedeniyle yok olan doğal yaşama veya güzelliklere sahip çıkabilecek cesareti gösteremiyor. Çünkü pabuç çok pahalı… Önemli olan vatanı sevmek… Ormanlar, akarsular, yaban hayatı olmasa da olur.

Bursa
Mart 2018

Seyfullah