IZGARA (Et-Kurban Bayramı)

0
5193

Tam olarak nerden geldiğini anlayamadım ama gün batarken evin terasını pirzola kokusu sarıyor. Birkaç kez bakındım ama göremedim. Hayır, hayır ekmeği alıp komşunun mangalının başına gitmeyi falan düşünmüyorum. Canım çok çekti, mis gibi koktu da falan demeyeceğim. Zaten çok güzel de kokmuyor. Fakat sesler, kokular, görüntüler insanın aklını tetikliyor. Tamamen unuttuğunuzu sandığınız olayları ve insanları anımsıyorsunuz. Ve arkadaşlarla yapılan yaramazlıklar baldan tatlıydı. Dayak yiyeceğimiz garanti bile olsa yapacağımızdan, edeceğimizden geri durmazdık.
 
– Gözlerim yandı, hay anasını sattığım dumanı. Nereye kaçsam hep yine bana geliyor.
– Kümesten yumurta çalmışsın sen.
– Yok, yemin billah çalmadım. Kimin kümesinden?
– Sizinkinden…
– Bizde kümes var da…
– Duman hep yumurta çalana gidermiş. Öyle derler.
– Kim demişse yalanı sallamış işte…
 
Üç çocuk ateşin başında bekliyordu. Üçünün de ellerinde çomağın ucuna takılı
birer parça et vardı. Ateşin başında olmayan iki arkadaşları daha vardı. Onlar çalı çırpı toplamaya gitmişlerdi. Onların etlerine de ateşin başında kalanlar göz kulak oluyordu.. Çomağın ucunda ateşe uzatılan etler simsiyah is ve kül içindeydi. Çocuklar artık iyice sabırsızlanmaya başlamışlardı.
 
İlyas ile Tevfik nefes nefese kucakladıkları iki demet pamuk çırpısıyla ateşin başına döndüler.
– Etleri çekin, şu ateşi güzelce harlayalım. Ateşte et pişmez. Yalaz vurur acı olur. Közde pişirmek lazım. Yavaş yavaş içini çekerek..
– Ooo ölme eşeğim ölme. Yonca ekilecek, büyüyecek, biçilecek. Onlar yanıp bitinceye akşam ezanı bile geçer.
– Ateşin üstüne tutma bak. Zehir gibi acı olur. Yiyemezsin. İslenir.
Davut’un sabrı tükendi. Çomağın ucundaki etin ucundan ısırdı. Dudakları yandı ama sesini çıkarmadı. Gazete kâğıdına sarılmış tuzdan alıp etin üzerinde gezdirdi.
– Pişmiş galiba, dedi. Hem de mis gibi olmuş…
– İçi kırmızı gibi…
– Öyle göründüğüne bakma, çok güzel pişmiş.
– Ben iyice pişmeden yemem. Kanlı kanlı güzel olmuyor.
 
Her kurban bayramında komşuların getirdiği etlerin birazı kavruluyor, birazı haşlanıp yahni yapılıyordu. Izgara yapmak gibi bir alışkanlık yoktu. Üstelik ızgara bereketsiz olur. Haşlama gibisi var mı? Suyuna ister kaşık çal, istersen ekmeğini ban.
 
Önce kapı kapı dolanıp bayram harçlığı toplamaya gittik. Sonra bakkaldan mantar, çata pat, kız kovalayan aldık. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar gazoz içtik. Ben portakallı severim. Bekir karasını… Her bayram aynı şeyler. Gün itmeden sıkılmaya başladık. Evden et çalıp ateşte pişirme fikri Bekir’den çıktı. Zaten hep acayip işler onun aklına gelir. Arkadaşlar da hemen tamam dediler. Tamam, olmasına tamam ama anam bana dışarda pişirip yemek için et vermez ki. Her bayram öğleye doğru teyzemlere gider, birkaç saat kalırdık. Şansım yaver gitti. Henüz dönmemişlerdi.
 
Mutfaktaki bakır sininin örtüsünü kaldırdım. Bütün etleri karıştırıp avuç içinden büyükçe bir parçayı en yağsız yerinden kestim. Anlaşılmasın dile sinidekileri düzeltip üstünü örttüm. İstasyonun orda buluştuk. Herkes evden çaldığı eti sanki sözleşmiş gibi gazete kâğıdına sarmıştı. Bekir hepimizden daha akıllı çıkmış, tuz almayı da akıl etmişti.
 
Üzerimizde bayramlıklarımız vardı. Yeni gömleklerimiz, pantolonlarımız, ilk kez bayram sabahı giydiğimiz çoraplarımız ve gıcır gıcır ayakkabılarımız. Daha işin başında pantolonlarımız kül içinde kaldı. Sürülmüş tarlaya çırpı toplamaya gidenlerin çorapları ve ayakkabıları artık yeni değildi. Hadi etten haberleri olmadı diyelim ayakkabı ve pantolonlar için evde akşama kesin azarlanacaktık. Belki de yanında birkaç tokat da hediye… Bir iki tokatla kurtulmaya razıyım da “senden adam olmaz…” ile başlayan uzun uzun paylanmak canıma okur.
 
Pamuk çırpısı koruna yatırılan etleri tutan eller yandı. Dudaklar, dişler, ağız yandı. Üfleye püfleye etleri dişlerimizle asılarak, kopararak yedik. Hiç birimizde biraz soğusun diye beklemeye sabır kalmamıştı. Sıcak etlerin yağı önce ellerimize süzüldü. Sonra gömleğe, pantolonlara damladı. Gömleklerin kol ağızları yağdan, isten simsiyah oldu. Akşam olmasa, eve hiç gitmesek ne güzel olurdu. Ama her gün illa ki akşam oluyordu.
 
Ben bayram günü hatırına dayak yemedim. Ama ezbere bildiğim cümlelerle azarlandım. Et pişirip yedik, dedim. Ama evden çaldığımı söylemedim. Arkadaşlar getirdi… Erdinç’i biraz hırpalamışlar. Dövmediler, diyor ama gözünün altında azıcık morluk var. Üsteledik ama söylemedi. Şimdi olsa kapıya çarptım falan derdi. Neyse oldu olacak, kırıldı nacak… Küllü de olsa, isli de olsa onlar hayatımız boyunca pamuk çırpısında pişen o isli etler kadar lezzetlisini yemedim. Keşke bir de ekmek olsaydı…
 

Eylül 2020 – İzmir
Seyfullah

Facebook Yorumları