KIRIK SÖZCÜKLERİN KRALİÇESİ

0
1567

Tıpkı bu günkü gibi bir yaz sıcağında kaybetmiştik onu tam yedi yıl önce.

Onu hep kırık kalpli hüzünler kraliçesi olarak anımsarım. Çünkü şiirlerinde yarım kalan bir unutulmuşluk, kırgınlık ve bitmeyen bir hüzün vardır. Bu yüzden kırık kalpli sözcüklerin kraliçesidir o. Nasıl Emily Elizabeth Dickinson romantik, alıngan bir şairse, gizemli kelimeleriyle beni etkilemişse Didem Madak da özellikle Pul Biber Mahallesi’yle aynı şekilde etkilemiştir.

Madak, şiirlerinde sorunlarını dile getirdiği gibi geçen zamanla da alay
etmektedir. Bazı kelimeleriyle hayatı yerden yere vururken bazen de “Pardon diyorum ayağıma bastığında dünyaya” diyerek dünyayla dalga geçmektedir.

“Şapkadan tavşan çıkaran şairler okulundan atılmış, ” diyecek kadar kinayelidir anlatımı.

Onun şiirlerinde kadınlar merkezdedir. Kimi zaman onları eleştirirken kimi zaman da kendisiyle, annesiyle bağlantılar kurar. Kadınlık sanatı, kadınlık sorunları dizelerinde hep vardır. Bir dizesinde “Kadınlar paskalya yumurtaları gibi süslüydü” der.

Başka bir şiirindeyse;

“Dünyaya bir kadın eli değse Zeyna!
Tozlar havalansa…”
der.

O her haliyle şiire âşıktır. Satılarında bir iç hesaplaşma vardır. Nasıl geçmişle hesaplaşıyorsa şiirle de hesaplaşır. Bir yarıştır, bir varış noktasıdır şiir onun için. Bu yüzden
“Şiirde tam pansiyon kalıyorum.” diyecek kadar şiirle meşguldür.

Kelimelerle, şiirle hep savaş halindedir. Doğru sözcüğü yakalamanın hevesiyle onlarla bir güzel oynar. Onunki savaş olduğu kadar bir aşktır da kelimeleri yakalayıp satırlara yapıştırma aşkı. Bu av oyunu bazen yorar bazen de;

“Kelimelerin mezarında gece bekçisiydim.
Dirilecekleri günü bekledim.”
diyecek kadar sabırlı kılar.

“Sözler alışveriş torbaları gibi
Gitgide taşınmaz olur Efendimiz.”
der sözcüklerin ağırlığını vurgulamak için.

“Cümle kapısının önünde kelimelerle beş taş oynuyorum.” Derken aslında kendi hayatını anlatır. Kelimelerle olan savaşını ve cümle kapısında tuttuğu nöbeti. Bu her şairin yapacağı bir şey değildir tam mesaiyle kapı önünde beklemek.

Ve onun hüzünlü hayatı…

“Minör hayatların majör depresyonu,”

“Hüzün sektöründe bir fiil yirmi üç sene görev yaptım.” diyen şairin gerçek hayatı da öyleydi.

Nasıl şiirlerinde kırık notalar, yarım kalmış hüzünler varsa gerçek hayatı da öyle bitmişti. Yarım kalan umutlarını sırtına almış gitmişti, bizi hüzünler içinde koyarak.
“Ah”lar Ağacı’nı yazan bu güleç kadın 24 Temmuz sıcağında ardında sonbahar yaprakları bırakarak kırk bir yıllık bir yaşamdan sonsuzluğa yürümüştü…
Hastalıklı ve zorunlu bir göçtü bu… Ama bizden koparamadı kaderin gücü… Geçen yıllara inat o hala aramızda… Ve hüzünler kraliçesi olarak yaşıyor, yaşamaya da devam edecek…
Ben ona yüreğimden gelen kırık bir şiirle sesleniyorum şimdi;

“Esma markalı terlik giymiş kadınlar,
Karnabahar kaynatırken,
Çatlak topuklarının acısını unutup,
Dikiş makinasının sesini bastıran
Yüzlük bir ampulün ışığında,
Grapon kâğıdına
Bonbon şekeri sarıyorlar.
Ve kalplerinin raflarına
Son şiirlerini yazıyorlar,
Çiçek kokulu şiirlerini…”

Ölümün yedinci yıl dönümünde bu temmuz sıcağında kırık sözcüklerin kraliçesini saygıyla anıyorum…

Neslihan Minel