31 C
İstanbul
14 Haziran 2024, Cuma
spot_img

LASTİK

Piyasanın kurdu bir adamın işinde yeni çalışmaya başlamıştı.
Ne var ki patronu kaba ve kırıcı bir adamdı. İnsanlıktan nasibini alamamıştı. Ulu orta her husus için çok kızıyordu ona. Sabahtan akşama kadar büroda oturuyor, işini yapsın, yapmasın bağırıyordu. Zaten tek yaptığı şey de insanları azarlamaktı.
Azarlamakla egosunu tatmin etmek istiyordu. Öyle bir adamdı ki her şeye pür dikkat ederdi ve hiç bir şey kaçmazdı gözünden.
Küllükteki külden tutunda, çiçeklerin dibindeki toprağın rengine kadar her şeye dikkat ederdi. Özellikle hanım müşteriler bir numaralı uzmanlık alanıydı. Onların kaşından, gözünden, yürüyüşüne kadar her şeyleriyle yakından ilgilenirdi. Bayan müşterilerini çok nazik karşılar mümkün olduğu kadar memnun olmalarını sağlamaya çalışırdı. Hele bol kahkahalı ve minili olanları kaçırmazdı… Kendince bayanları cinsel bir obje olarak görüyordu.
Bazen patronunun canı çok sıkılıyor, bu boşlukta kadınların arkasından atıp tutuyordu.
Bu duruma çok üzülüyordu. Ama ne yapsın ki elinden bir şey gelmiyordu!…
Sesimi çıkaramıyordum. Çünkü orada çalışan sıradan bir elemanım ve kalkıp patronuma yaptığın bu davranışlar yanlıştır, neden böyle yapıyorsun, diyemiyordum.
Velev ki desem ne olacak, sen dünkü çocuksun, şimdi kalkıp bana akıl mı veriyorsun, demez miydi?
O zaman ne yapacağım ben? Ya oturup ağlayacağım ya da çantamı alıp evime gideceğim.
Peki; çantamı alıp gitmek çözüm müydü? Evde beni bekleyen yaşlı bir anamla, iki bin lira kiram vardı. Onları kim öder, kim bakardı bize?
Yok, dedim kendi kendime, mecburum burada çalışmaya. Patronum, asalak da olsa, zampara da olsa ben burada çalışmaya mecburum.
Her gün erkenden büroyu açıyor, açar açmaz da temizliğe başlıyordum. Tuvaletleri yıkamaktan tutun da yerlerin silinmesi, küllüklerin dökülmesine kadar her şeyi ben yapıyorum.
Saat on oluyordu bu işler bitirdiğinde. Sonra çay, kahve faslı başlıyordu. Gelenler, gidenler, yatırılacak faturalar, patronun bitmeyen istekleri ve diğer işleri…
Haydi, bunlara razıydım, bunlar benim işimdi. Bir de o kötü kaprisleri yok mu? İşte beni asıl o deli ediyordu.
Müşterinin yanında ağzını yayarak konuşması ve bana ters ters bakıp azarlaması çok gücüme gidiyordu.
Bir de sanki babasının hayrına çalışıyormuşum gibi söylemez mi? Seni, ben besliyorum, benim ekmeğimi yiyorsun deyip, hor görmesi de işin çabasıydı.
Kendi kendine ya sabır diyordum. Ama nereye kadar sabır? Ne zaman bitecek bu adamın acımasız, hor bakışları diye, düşünmeden de edemiyordum.
Beş ay olmuştu işe gireli. Ama dayanacak halimde kalmamıştı. Her gün ki koşturmalardan, azarlamalardan yılmıştım. Yarın gelmeyeceğim, dedim, kendi kendine. Böylece eve gider gitmez yaşlı annesine, işten ayrılma kararımı açıkladım.
“Bu adamın yanında çalışmaya dayanamıyorum. Yarın işe gitmeyeceğim, çünkü bu adam çok despot biri. Dahası çokta ukala ve kompleks sahibi birisi.”
Annesi bir şey demedi. Kızının yaşadıklarını biliyordu. Kızının nasıl bir yaradılışa sahip olduğunu da biliyordu.
Şartlar ne olursa olsun haksızlığa, ahlaksızlığa gelemediğini de biliyordu.
“Tamam, haklısın kızım” dedi. “Neler yaşadıklarını görüyorum ve anlıyorum seni.”
“Ama işten çıkınca ne olacak? Başka bir iş bulmak kolay mı? Hem buldun, diyelim, oradaki patronu bundan daha mı iyi olacak? El işi bu; elin ekmeğini yemek, kolay değil.”
“Haklısın” dedi. Daha önce başka işlerde de çalışmıştı; neler görmüştü neler!…
“Tamam, dedi biraz daha düşüneyim o zaman.” Bu düşüncelerin yoğunluğu altında uyuya kaldı…
Ertesi gün, annesi ben de geleceğim seninle diye tutturdu.
“Olmaz,” dedi, ilk başta.
“Sen ne yapacaksın iş yerinde, akşama kadar? Hem patronum kızar. Arkadaşların gelip durmasın, diyor. İş yapın, dedikodu değil, diye bağırıyor.”
“Olsun,” dedi annesi. “Kızarsa ben de çıkar giderim, ne olacak?”
“Tamam” dedi kızı, pek razı olmasa da.
Kokuyordu patronundan; tersler, kalbini kırar, diye. Yapmadığı şey değildi çünkü.
Annesini yanına alarak, büronun kapısını açtı. Annesi; “Bismillah de kızım,” dedi; “sağ ayağınla aç, bereket getirsin!”
Kapının, çıt sesinden sonra içeri girdiler. Annesi, derin bir oh çekerek masanın önündeki yeşil koltuğa yığıldı.
“Ay, ne kadar uzakmış büro, bizim eve, her gün yürü yürü…”
Kızı, hiçbir şey demeden tuvaletin yolunu tuttu. Her tarafı bir güzel yıkadı, temizledi. Sonra banyonun köşesindeki, kırmızı viledayı alıp patronun odasını ve salonu paspasladı. Yarım saat sonra büronun işi bitti.
“Oh, yerime rahatça oturabilirim artık. Her taraf tertemiz oldu,” dedi.
Tam cümlesi bitmişti ki patronu elindeki sigaranın küllerini dökerek, içeri girdi.
Günaydın, bile demeden odasına geçti. Annesi hiç bozulmadı. Her halde bir şeye canı sıkıldı, diye düşündü; küçüklüğüne verdi. Bir süre sonra içeriden seslendi patronu; “çayım nerede?”
Kızı ürkek adımlarla içeri girdi; “şey,” dedi, “daha oturmadı da biraz beklemeniz gerekecek!”
Ters ters bakıp; “çene çalmaktan demlemeyi unuttun mu?” dedi.
“Yok,” dedi usulca.
Kadın, bu söze çok kırıldı. Kızı, sabahtan beri çalışmış, her tarafı pırıl pırıl etmişti. Şimdi ne diye kızını boş yere azarlıyordu?
İçeri gireceğim, dedi, kızsa da bağırsa da gireceğim.
Elindeki çatlak bastona dayanarak kapıya yöneldi.
“Müsaadenizle içeri girebilir miyim, evladım?” dedi.
Adam, kızın yüzüne baktı. Bu kim, nereden çıktı, dercesine, kaş göz işareti yaptı.
“Annem” dedi, sizinle tanışmak istiyor da.
“Hım, iyi iyi” dedi, ardından da;
“Buyur, teyze” dedi.
Kadın, heyecanlanmıştı, ellerini nereye koyacağını bilemiyor, hata etmekten korkuyordu. Yutkundu iki kere;
“Oğlum,” dedi. “Durumumuzu biliyorsun, kızımla beraber yaşıyoruz, başka kimsemiz yok. Evi geçindiren de o. Başka gelirimiz de yok!”
Adam, kadına, benden sadaka mı istiyorsunuz der, gibi çakır gözlerini dikerek ters ters baktı.
Kadın o anda sarsıldı. Bu gözler dedi, bu gözleri nereden tanıyorum ben?
Tanıdık ama nereden?
Dur, biraz daha bakayım kimin oğluydu bu?
“Eeee,” dedi, adam. “Sadede gel teyze, vaktim yok, kısaca anlat!…”
Bir taraftan, onun kim olduğunu düşünüyor, bir taraftan da adamla konuşmaya çalışıyordu; kafası karışmıştı.
“Şey,” dedi. “Kızım, tüm işleri elinden geldiği kadar kusursuz bir şekilde yapmaya çalışıyor, görüyorsunuz. Malum, kız çocuğu biraz kırılgan olur. Şey, diyorum yüksek sesle konuşmasanız, sizden ricam bu, bunu söylemek için geldim.”
“Teyze,” dedi adam, kalın burun deliklerini açarak;
“Burası çocuk yuvası değil, biz çocuk avutmuyoruz, iş yapıyoruz. Para kazanmak kolay değil. Ona, buna yüz verirsek, yumuşak davranırsak, ne alacağımızı alabiliriz ne de iş yapabiliriz bu piyasa da.”
“Yaa demek öyle mi oğlum!…”
“Tabii teyze. Kime yüz verirsen, tepene çıkar. Yanında çalışan elemana da müşteriye de bağıracaksın, yoksa bu insanlar doğru dürüst çalışmazlar.”
“Demek öyle” dedi, kadın…
Adamın yüzünde ne bir yumuşama ne bir acıma vardı. Aynı dik ve tepeden bakışlar.
Kadın, yavaş yavaş yerinden kalkarken; “insanlarda ne merhamet kalmış ne de anlayış” dedi.
Sonra da bastonuna dayana dayana dışarı çıktı…
“Haydi, kızım, haydi gidelim buradan” diyecekti ki, jeton tak, diye düştü. O çakır gözlerin sahibini hatırladı.
“Bu oğlan,” dedi. “Bu oğlan, çamaşırcı Fadime’nin küçük oğlu değil mi?”
Evet, o bakışlar, o çakır gözler ona aitti. Bastonuna dayanarak içeri tekrar girdi. Hem de bu sefer kapıyı tıklamadan.
“Sen,” dedi. “Çamaşırcı Fadime’nin sığırtmaç kafalı oğlu değil misin? Hani küçükken pazarlarda don lastiği satardın; metresi beş liraya…”

Neslihan Minel

Facebook Yorumları
Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Diğer Yazıları

Bizi Takip Edin

232BeğenenlerBeğen
114TakipçilerTakip Et
349TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
- Reklam -

En Son Eklenenler