MİMAR SİNAN

0
2787

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniye’nde güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Vedat Türkali

Elimde kamera dolaşıyorum sokaklar boyu. Kimi beni yabancı sanıyor kimi de avare biri.

En büyük zevklerimden biri laleleri çekmek bir de çeşmeden su içen kedileri. Tabi bir de martılar var atılan simitlere koşan. Vapur bacalarından tüten kara dumanlara inat, bembeyaz martılar.

Ayasofya’dan başlıyorum gezmeye. Kırmızı duvarları sabah mahmurluğuyla ilk misafirlerini ağırlıyor. Sonra sağ tarafa geçiyorum, Ayasofya Müzesi’yle Sultanahmet Cami arasında yer alan hamama.

1556 – 1557 yılları arasında, Mimar Sinan tarafından, çifte hamam şeklinde Osmanlı mimarisine uygun olarak yapılmıştır.

Şimdi etrafını esnaf sarmış hamamın. Macuncusundan, dondurmacısını kadar her şey var. İnsanlar alışveriş yapmaktan buranın tarih barındırdığının farkında bile değil.

Renkli elbiseli şişman bir adam Nasrettin Hoca olmuş fotoğraf çektirmek için dolaşıyor. Bu haliyle geleneklerimizi tanıttığı kadar, fotoğraf çektirerek çocuklarımızı da mutlu ediyor.

Sultanahmet her zamanki gibi yorgun. Avlusunda mahzun kediler var yemek bekleyen.

Büyük bir alana, laleden kilim yapmışlar. Parsellere ayrılsa bu lalelerden ne çok kilim çıkardı kim bilir?

İnsanlar resim çekmek için birbiriyle yarışıyor. Uzun bir kuyruk oluşmuş, fotoğraf kuyruğu.

Buradan Beyazıt’a yürüyorum. Kalabalık üstüme doğru geliyor. Bu yüzden hafta sonu dışarı çıkmayı sevmiyorum. Beyazıt’ın kalabalığını aşıp Süleymaniye’ye doğru yürüyorum.

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu
!..” der, Yahya Kemal Beyatlı , Süleymaniye`de Bayram Sabahı,  şiirinde.

Burada Mimar Sinan’ın en büyük eserlerinden Süleymaniye Cami var.

Cami yapımında ne çok sıkıntı çekiyor Sinan. Halkı bulunduğu yerden başka yere taşımak, zemini hazır hale getirmek hepsi de zor bir süreç. Evinden çıkmak istemeyenler sorun çıkarıyor. Aksilik yapanlar tek tek ikna ediliyor.

Sonra zeminin beklemesi, oturması gerekiyor. Bir de padişah var; ‘neden bitmedi,’ diyen.

Bir gün gelip; ‘neden nargile içiyorsun’ diye çıkışıyor Koca Sinan’a. O da; “Sesin cami içinde dağılımını takip ediyorum. Ses her köşeye aynı hızda dağılsın ki insanlar duymakta sıkıntı çekmesin,” diyor

Bir de İran Şah’ı var, bitiremediniz camiyi, diye elçiyle mücevher gönderen.  Hakarettir bu diyen Sinan, bütün elmasları minareye koymuş. Bakıyorum hangi minareye diye bulamıyorum. Yılların eskittiği elmaslar yıpranmış, yok olmuş.

Sonra Selimiye geliyor aklıma bir bahar günü gittiğim büyük cami.

“Mahya olmak için Sultan Selim’e
Göklerden yıldızlar ordusu gelir.
Kubbeler menekşe, şerefeler gül…
Mermerlerinden çiğdem kokusu gelir.” der, Arif Nihat Asya, Edirne-Selimiye

şiirinde.

Selimiye, bütün heybetiyle selamlıyor Edirne’yi. Sekiz ayaküstüne kurulan cami, fil ayağı gibi yükselmiş. Etrafında dolaşıyorum Mimar Sinan’ın ustalık eserinin. Onu yapabilmek için ne çok uğraşıyor Koca Sinan. Yetmiş yaşında olmasına rağmen usanmadan çalışıyor ve Selimiye’yi yapıyor Ayasofya’nın ikiz kardeşini. Çapı ondan büyük, boyu daha yüksek.

Sonra Edirnekapı’daki Mihrimah cami var. Mihrimah deyince aklıma, Mimar Sinan’ın şiiri geliyor;

Var mı sine-gâhı dertli ben gibi
Cezbedar bakışın kordur Mihrimah
Ahver-i tayyibe, çoktur sen gibi
Ben gibi muaşık zordur Mihrimah

Bu büyük camiyi yapmak için çok uğraşıyor Sinan. Mihrimah Sultan iki diyor buna, biri Üsküdar da biri de Edirnekapı’da.

Camiler de yetmiyor Koca Sinan’a. Belgrad ormanlarında Moğdolo Kemeri’ni yapıyor. Sonra da su getiriyor buradan Süleymaniye’ye.

Şimdi üzerinde yürüdüğümüz yolları, kaldırımları da o yapıyor, genişletiyor dar sokakları. Su kuyruklarında, çeşme başlarında beklemekten kurtarıyor insanları.

O da yetmiyor Beykoz’a “On Çeşmeyi” yapıyor.

Süleymaniye’ye gelmişken ziyaret etmeden ayrılmak olmaz diyorum. Hemen beyaz mermerden yapılan kabrinin başına geçiyorum. Üstü kapalı sebilden su içiyorum. Bahçesinde dolaşıyorum. Koca eserleri bahşeden büyük insanı bu kadarcık bir köşeye sıkıştırmışlar, diye üzülüyorum.

O kadar büyük bir insan ki ölmeden hazırlıyor yerini. Ölümden korkmuyor, zaten neden korksun ki ölümden! Dolu dolu yaşanmış bir hayattan, başarılı bir geçmişten sonra neden korkulur ölümden?

Ölüm bir başlangıçtır, bir geçiştir onun için. Düzgün yaşayan her insanın hayatında olduğu gibi.

Sonra Şemsipaşa’ya gidiyorum, yol kenarında gördüğüm kedilerin resmini çekerek. Burada da her zamanki gibi büyük bir ihtişam. Bahçesinde dolaşıyorum. Şadırvanın başında güvercinler, çiniler, renkli camlar hepsi ayrı güzel.

Bu güzelliklerden Mimar Sinan’ın her şeyden anladığı belli oluyor. Çiniyi, vitrayı yerleştirmeyi bilmiş. Şamdanlardan çıkan isi bile değerlendirmiş ve bunlardan hat mürekkebi yapmış. Ne kadar görsel ve matematiksel bir zekâya sahip olduğu buradan belli oluyor. O her şeyiyle büyük bir dâhiydi.

Sinan’ın her yaştan insanla konuştuğu, öğrencileriyle dertleştiği, onlara bir şeyler anlattığı bilinir. Bir gün çocuklardan biri yaklaşıp; “caminin minaresi eğri” demiş. Bu söze önem veren Sinan, adamlarına, “minareyi doğrultun!” demiş. Adamları iple minareyi doğrultur gibi yapmışlar. Sonra Sinan, adamlarına dönüp, ”iyi ki düzelttik yoksa minarenin adı eğri minareye çıkacaktı,” demiş.

Çocuklarla konuşması, onların görüşlerine önem vermesi. Buradan onun ne kadar alçak gönüllü biri olduğunu anlıyoruz.

Bu eserleri yaparken kimseyi incitmiyor, zorla yerinden etmiyordu. Yalnız Selimiye camiini yaparken bir sıkıntı yaşamıştı. Bir arsa sahibi yerinden çıkmak istemiyordu. Onu razı etmek için çok uğraştı. Adamı razı edince cami yapılmaya başlandı.

Bu olayı hatırlatmak için ters bir laleyi duvara yerleştirdi, o insanı hatırlatsın, diye.

Buradan ne kadar büyük bir zekâ ve mizaca sahip olduğunu görüyorsunuz.

Mercan yokuşundan aşağıya iniyorum, her sokak ayrı güzel, ayrı gizemliydi. Her köşede resim çekiyor, her güzelliği tanımaya çalışıyorum. Eski evler, eski tokmaklar, eski cumbalar. Her gün gezsem sıkılmayacağım yerlerdi buralar.

Vapura biniyorum… Üsküdar beni bekliyor martıların çığlıkları arasında.

Mihrimah camisini görünce, Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya gelen büyük üstadı tekrar anıyorum. Sonra aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor. Huzur, romanında, Nuran ile Mümtaz’ın dolaştığı günleri düşünüyorum. İskeleye inince ilk önce Mihrimah camisini uğrayıp, oradan III. Ahmet’in annesinin camisine gidiyorlardı. İçi ağaçlarla dolu bahçe Nuran’ı pek duygulandırmıştı. Ardından da Atik Valide’yi ve Orta Valide’yi ziyarete gidiyorlardı. Böylece Üsküdar’ı kısa bir zamanda geziyorlardı.

Aslında Nuran ile Mümtaz buralar da gezerken bir taraftan da Mimar Sinan’ı anıyordu.

Yüzyıllar önce küçük bir köyde dünyaya gelen çocuğun öyküsü İstanbul’da bitmişti. “Neccarım, duvarcıyım,” diye yeniçeri ocağına giren küçük Sinan, yıllarca orduda çalışmış, İran, Rodos, Belgrat, Moldova seferlerine katıldıktan sonra mimari alanında büyük eserler bırakmıştı. Uzun yıllar çalışarak 477 eser bırakan Sinan, 99 yaşında hayata gözlerini yummuştu.

Yaşadığı yılların hesabını vererek, ulu bir çınar gibi gururlu yaşayan Sinan’ın eserleri yüzyıllar boyu yaşamaya devam edecektir.

Neslihan Minel

Facebook Yorumları