SANA SICAKLAR DOKUNMUŞTUR, KESİN

0
542

Üzümler sararıp çillenmeye başlamıştı. Oysa yapraklar hala yeşildi. Sarıca arılar salkımlardaki çatlak taneleri arıyordu. Şerbeti en koyu olanları… Sıcak beni kıskıvrak yakalamıştı. Yanağımda gezinen sineği bile kovalayacak halim yoktu. Terden kolların, bacaklarım gövdeme yapışıyordu. Asmaların gölgesine saklanarak uzanmıştım. Toprak un gibi incecik ve sıcaktı. Ah keşke azıcık esiverse… Gün ikindiye ermeden esmeyecekti.

Azıcık uykuya dalıyordum. Bir karınca paçamdan bacağıma giriyordu. Veya bir sinek gelip dudaklarıma konuyordu. Her seferinde terden sırılsıklam uyanıyordum. Gömleğimde ve pantolonumda tuzdan çizgiler oluşmuştu. Çaresizlikten kafayı yiyecek hale gelince birkaç tarla ilerdeki tulumbaya gidiyorum. Boruların derininden soğuk su gelinceye döküm kola asılıyordum.
Önce başımı, boynumu, kollarımı ve bacaklarımı suyun altında tutuyordum. Öyle çok su içiyorum ki karnım sıtmalı bir çocuğunki gibi şişiyordu. Tulumbadan ayrılmadan önce şişemi dolduruyordum. Ama şişedeki su daha bağa varmadan ısınıyordu. Birkaç kez çukur kazıp toprağa gömmeyi denedim. Çorba gibi olmadı ama yine de ılıyıverdi.

Düşlerimde karlarla örtülmüş bir bir yatakta yuvarlanıyordum. Sere serpe uzanınca her yanımı karlar kaplıyordu. Üstü buz tutmuş bir göle gidiyordum. Buzu kırıp suya iniyordum. Böyle havalarda insanların üzerine uçaklardan kar atılmalı diyordum. Ya da kar yağdıran bir makine yapılmalı. Parmağımı kıpırdatacak gücüm yok. Gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Bir küçük serinlik arıyorum. Asmaların yapraklarına bakıyorum. Bir tanesi, tek bir tanesi bile kıpırdamıyor. Böyle dıkız havaları hiç sevmiyorum. Bir televizyon programında izlemiştim. İsveç’te buzdan otel yapıyorlardı. Bilmem kaç yataklı kocaman otel… Misafirleri atlı kızaklarla getiriyorlardı. Kucaklarında kalın battaniyeler. Çeşit çeşit kürkler ve hayvan postları. Keşke bizim burada da olsa. İçine giremeyeceğimiz kadar pahalı olurdu belki. Olsun varsın. Kimseye görünmeden gider dışardan duvarına yaslanırdım. O bile yeterdi.

Sıcakta insanlar çabuk sinirlenirmiş. Cinayetler ve intiharlar böyle zamanlarda artarmış. Gazetelerde görmüştüm. İnsanlar kapı pencere açıp yattığı için hırsızların da işi kolaylaşırmış. Tam sabaha karşı girilirmiş evlere. Hava azıcık serinleyip uykunun en tatlı yerini bulduğumuzda…

Komşumuza “Sıcaktan uyuyamıyorum İsmail Dayı,” dedim. Sen yat kalk da bu sıcağa dua et,” dedi. Sıcaklar olmasa açlıktan ölürüz. Ovanın bereketi hep bu sıcak yüzünden… Otuz sekiz derece olmasa da otuz iki olsa üzüm olmaz mı… Domates, pamuk, kavun… Bence olur.

Bu kadar sıcak bence insanların ayarlarını da bozuyor. Acıdan, eziyetten, keyif alacak hale geliyorlar. Yaz gelince herkes uykuya hasrettir bizim buralarda. Herkes ovanın kaynar kazanında çifte kavrulmuş Hacı Bekir lokumu… Bir de sıcağın ve paranın fazlasından zarar gelmez diyen var. Sövsem ayıp kaçar. Böyle bir sözü ancak Eskimo’lar söyler. Bizim köylerimizde hiç şişman, güleç, tonton dede yoktur. Hepsi erik kurusu gibidir. Tatlı olmasına tatlıdırlar ama illa ki zayıf ve buruşuk. Şimdi tek tük oluyor ama eskiden buralarda yazın hiç düğün olmazdı. Bunun bir sürü açıklaması vardır. Yaz hasat zamanıdır ama parası güzün ele geçer. Tarla, bahçe peşinde koşmaktan düğün yapmaya sıra gelmez. Herkesin işi gücü vardır. Bence söylenmeyen başka bir neden daha var. Bu sıcakta kim evlenir ki? İnsan kendine dokunmaktan bile uzak duruyor. Aşk, meşk insanın aklına bile gelmez. Hadi niyeti bozdunuz diyelim, yapışır kalıverirsiniz. Rezilliğin bini bir para… Artık farklı çareler var. Klimalar çıktığından beri işler biraz değişir gibi oldu.

Bir gün yaşlı bir amca “Oğlum bu aylara domates zamanı denir. İnsanların kafasına güneşin geçtiği zamanlardır. Domates zamanı yapılan işlerin çoğunda akıl, fikir azdır. Bir öfke evi barkı yakarsın. Tarlayı, tapanı satarsın. Bir kavga ile karıyı boşarsın. Bir sarhoşlukla katil olursun. Bu aylar çok uzun sürmez. Bir, bir buçuk ay. Hadi bilemedin iki… Bu aylarda her şeyi biraz ağırdan almak lazım, ” demişti. Amcanın söylediklerimi kulağıma küpe yaptım. Domates zamanlarına hep dikkat ederim.
Üzümler sararıp çillenmeye başlamıştı. Bir yusufçuk etrafımda dolandı. Sonra otların ucuna konup kalktı. Gün biraz eğilince kırlangıçlar görünmeye başladılar. Sulama kanalının üzerinde düz bir ip gibi uçuyorlardı. Sadece kapaklara gelince azıcık yükseliyorlardı. Ve sonra yine düz bir çizgi üzerindeymişçesine uçmaya devam ediyorlardı. Dilim pek varmıyor ama bu sıcaklar hayra alamet değildi. Üzüm kesme zamanı bulutlar çıkıp gelir. Ovanın üstünde bir ileri bir geri… Bağcıların gözü bulutlardadır. Akşam haberlerinde hava durumuna bakmadan kanal bile değiştirmezler.
Geçimin ve ekmeğin kolayı olmaz derler. Kolay iş, azıcık çalışma çok yatma falan da yoktur. Koca bir ömür böyle geçip gider. Üstelik biz başka bir işin ütesinden de gelemeyiz. Eskiden bağı, bahçeyi satıp şehre gidenler oldu. Bakkal, kahvehane, köfteci, manifaturacı gibi küçük çaplı işler yapmaya çalıştılar. Benim bildiğim işin üstesinden gelen de olmadı. Hepsi öyle veya böyle battılar.

İnsan zamanla bu milli toprağı seviyor. Üzerinde yeşeren filizleri, kışın kararan asmaları, bıkmadan usanmadan yükselen otları, sazlıklarda gezen sülmancıkları, üzümlere dadanan kuşları, arıları, telaşla dolaşan karıncaları seviyor. Hatta hastası oluyor. Hiçbir işi yokken bağını dolaşmaya giden insanlar tanırım. Çift sürerken bir küp altın çıksa… İki kulplu altın bir kazan veya işlemeli bir kral beşiği. Üzeri sfenkslerle süslü bir lahit, içinde envai çeşit değerli eşyalar. Felekten bir iki yıl çalsak. Dünyayı gezip, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yesek, içsek… Fena mı olurdu yani…
Bursa
Ağustos 2017
Seyfullah Çalışkan

Facebook Yorumları