SORSAVUŞ KÖYÜ – 2

0
1743

-II-

O Köy bütün kasabalara ve şehirlere uzaktı. Yıldızlara yakındı, dağlara ve ormanlara. Hiç kimse sisli dağarın eteklerinde bu yoksul insanların yaşadığını bilmezdi. Bir tek particiler bilirdi. Bir de jandarma… Ekmekleri yoktu, ama lastik pabuçları ve naylon çizmeleri vardı. Danaları otlatmaya götüren küçük çocukları, eşeğiyle ormana oduna giden yaşlı kadınları… Ve bu kadınlar kızdıklarında erkekler kadar pervasızca söverlerdi. Ama yine de hepsi çok dindardı. Her mahallede cami veya mescit vardı. Her mahallede imam… Camiye gitmeyen insanlar pek sevilmezdi. Kimse içki içmezdi. Sadece kumar oynarlardı. Belki de kumar içki kadar günah değildi. Jandarma kış aylarında sık sık kahveleri basardı. Alışmış kudurmuştan beterdir, derler. Onlar da evlerde oynardı.

Eğer televizyonlar olmasa yoksulluklarından habersizce mutlu yaşayabilirlerdi. İmamlar, evlerinize o deccalı sokmayın, demişlerdi. Bazıları dinlemişti, bazıları da dinler gibi yapmıştı. İlk zamanlarda elektrikler sık sık kesildiği için her akşam televizyon izleyemiyorlardı. Haberlere bakabilirlerse kendilerini şanslı sayıyorlardı. Çünkü tam haber bültenleri başladığında elektrikler ansızın gidiveriyordu. Ve yirmi gün tekrar gelmiyordu. Öfkeleri merhametlerinden ve sevgilerinden büyüktü. Mısır ekmeği bizi sinirli yapıyor, diyorlardı. Doktorlar söylemiş. Bütün kavgaların, geçimsizliklerin sorumlusu mısır ekmeği…

Delikanlı sekiz ay bekledikten sonra Almanya’ya gitti. İlk kez uçağa bindi. İlk kez kendisine benzemeyen insanların arasına karıştı. Hiç yüksünmedi. Onlardan ne eksiği vardı. Herkesin iki kulağı iki gözü vardı. Eşit olmak için bundan fazlasına hiç ihtiyacı yoktu. Önce oturma izni aldı. Sonra çalışma izni. Böyle söyleyip geçtiğime oturma ve çalışma izni alması yıllar sürdü. En önemlisi de tam zamanlı bir iş buldu. Artık Almanya gurbetçilerin anlatıldığı gibi değildi. Türklerin çoğu ya işsiz veya yarı zamanlı işlerde çalışıyordu. Eşi de yarı zamanlı çalışalar arasındaydı. Eşine aşık mıydı? Buna kafa yormaya ne gerek vardı. Geçinip gidiyorlardı. Oysa genç kadın kocasını çok seviyordu. Fakat önemli bir dertleri vardı. Çocukları olmuyordu. Ve genç kadın bir çocuğunun olmasını çok istiyordu. Bir çocukları olsa hem eşi onu daha çok severdi. Hem de evliliklerinin bir meyvesi olurdu. İşte o zaman tam bir aile olabilirlerdi. Uzman doktorlara gidildi, tahliller yapıldı, tedaviler uygulandı: Ama hiç biri işe yarmadı. Bu konuda umutları azaldıkça kadın depresyona girdi. Sürekli adı ve dozu değişen ilaçlar verildi. Rengi soldu, benzi sarardı. Daha çok sigara içmeye ve uykusuzluk çekmeye başladı. Bakışları donuklaştı. Sürekli üşüyen biri haline dönüştü. Kollarını sımsıkı göğsünün üstünde bağlayarak dolaşıyordu. Sanki soğuk yüreğine işlemeye çalışıyordu. Yaşam artık bir çocuklarının olması arzusu etrafında düğümlenmişti. Türkiye’deki izinlerinin tamamı hoca, şifalı su, ot, ilaç aramak ve denmekle geçiyordu. Oruçlar tutuyor, adaklar adıyor, muskalar takıyor ve okunmuş sular içiyordu. Her geçen gün psikolojik sağlığı daha da bozuluyordu. Konuşurken aklını toplayamıyordu. Dikkatini uzun süre bir konu üzerinde toplayamıyordu. Ve cümleleri yarım, kırık, dökük havada kalıyordu.

Sizi tanımıyorum, dedi.
Evet, çünkü daha önce hiç karşılaşmadık.
Biraz geç kalmışım. Söz edildiğini duymuştum oysa…
Biz de evlendiğinizi duymuştuk. Kısmet bu güneymiş,
Sohbet ederken sizi dinledim. Konuşmalarınız hoşuma gitti. Çok sevdim sizi . Kanım kaynadı işte.
Ben de seni çok sevdim. Ama sen neden böyle yetim gibi duruyorsun. Sus pus, çekingen…
İlaçlardan, ilaçlar beni saflaştırıyor.
Hasta mısın? geçmiş olsun…
Yok depresyon ilaçları… Psikolojim bozuk biraz da…
Her şeyi kafaya takmamak gerek. Seni üzen bir şeyler mi var?
Çok istiyorum ama çocuğumuz olmuyor.
Haydaaa. Olmazsa olmasın. Bir sürü çocuğu olmayan insan var. Çoluk çocuğu olup anne babalığın kıyısından geçmeyenler de…
Doktora gittiniz ama değil mi?
Hem de onlarcasına. Tedaviler de işe yaramadı. İlaçlar da…
Canınız sağ ya ona bakın. Bunun için eksiklenmeyin.
Yarın yine bir pınara gideceğiz. Suyundan beş gün içecekmişim. Bir de duası varmış.
Yapmayın, gitmeyin desem darılırsınız. Kötülüğünüzü istiyormuşum gibi anlaşılacak. Gidin, içinizde ukde kalmasın. Bazen üzerine gidildikçe işler iyice içinden çıkılmaz hale gelebiliyor. Keşke kapıp koyverseniz.
Kazın ayağı öyle değil be abla. Kaynanamlar boşa onu diyormuş, kocama. Boşa onu da çocuk yapacak birini al. Neyse kocam onlar kadar anlayışsız değil. Ama ben yine de korkuyorum. Ya bir gün iyice aklına girerlerse…
Hayda, o nasıl laf öyle? Bir anne bunu oğluna nasıl söyler. Senin kulağına gideceğini, darılacağını, üzüleceğini düşünmezler mi?
Düşünmezler be abla. Onlar torun derdinde. Şurada yığılıp kalsam… Ölüyorum desem. Bir tas su vermezler. Ben artık onlar için ayak bağıyım.
Üzüldüm şimdi bak. İnan söylediklerini aklım almıyor. Biz ne zaman insanlıktan çıkıp bu hale geldik? Anlamıyorum.
Ben de…

O köy yirmi yıl sonra kasabalara, şehirlere yakınlaştı. Duble asfalt olmasa da yollar yapıldı. Hükümetler sürekli inşaat sektörünü destekleyince o yoksul ve gurbetçi köylüler zenginleştiler. Herkesin arabası oldu. Cep telefonları hatta internetleri bile… Mesajları hiç doğru kelimelerle yazamadılar ama sosyal medya kazanında kepçe olmayı başardılar. İmamların söylediklerini unuttular. Evlerine birer değil ikişer, üçer tane televizyon aldılar. Şansı yaver gitmeyenler de oldu. Bazıları inşaattan düştüler. Ölenler çoğunluktaydı ama sakat kalarak kurtulanlar da vardı. Artık eskisi kadar fındığın kaç lira olduğuyla dertlenmiyorlardı.

Ama bazı şeyler hiç değişmedi. Öfkeleri, rekabetleri ve acımasızlıkları onlara atalarından miras kaldı. Sevmek, aşık olmak her zaman hastalıkmış gibi görüldü. Ben eşime aşık oldum, bu yüzden onunla evlendim, diyen insan sayısı çok azdır. Erkeklerin silaha olan tutkusu bir kadına duydukları arzu kadar güçlüydü. Tabancası olmayanı kimse adamdan bile saymaz. Tabancaları yüzünden mi bilinmez herkesin düşmanı vardı. Ne zaman, nerede ne olacağı hiç belli olmaz.

O köy yirmi yıl sonra kasabalara ve şehirlere yakınlaştı. Herkesin arabası, karnını doyuracak kadar parası da oldu. Dindarlık ve muhafazakârlıkları baki kaldı. Her Cuma camileri doldurdular. Telefonlarından “Cumanız mübarek olsun,” mesajları göndermeyi hiç ihmal etmediler. Ama hiçbir zaman ele ele, gönül gönülle verip cümbür cemaat bir etkinlik yapmadılar. Yol açmadılar örneğin, su getirmediler. Davul zurna, kemence veya tulumla birlikte halaya durmadılar. Ölülerini bile aynı mezarlığa gömmediler. Eğer akrabası değilse kimse başkasının toprağına adım bile atamadı. Hadi düğünlerini anlıyorum. Çünkü kerameti yüksek bir hoca yıllar önce onlara çalgı çalmak, oynamak dinimizce haram, demişti… Her şey değişti ama hocanın sözü baki kaldı. İyi de bayramlara ne oldu? Ya da cenazelere?

Bursa
Mart 2018

Seyfullah