13.4 C
İstanbul
24 Eylül 2021, Cuma
spot_img

THE MATRİX

Matrix, yıllardan beri defalarca izlediğim, her seferinde şaşkınlıkla bu kareyi nasıl da kaçırmışım diye hayıflandığım, başarılı karelerindeki akıl oyunlarına hayran kaldığım felsefi filmlerden biriydi.

1999 yapımı kurgu, aksiyon filminin daha sonra diğer bölümleri de çekilmişti.

Matrix, antik Mısır’da ‘Gölge Kader Savaş Oyunu’ydu. Bu yüzden olacak ki savaşlar için bu isim kullanılmıştı.
Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss ve Hugo Weaving gibi güçlü karakterlerden oluşan başarılı bir kadroya sahipti.

Neo, Morpheus, Trinity bu önemli isimlerden bazılarıyla. Neo, yenilik demekti. Yeni bir dünyada yenidünya düzeni kurmak için çalışıyordu.
Morpheus, Yunan mitolojisinde Düşler Tanrısı’ydı. Filmde uyku ve rüya kavramları işlenmiş bütün bunlar uyanmayla ilişkilendirilmişti.
Trinity, çok yönlü yaşamı temsil ediyordu. Neo’yu kurtarması onu kahraman kılmıştı.
Bilgisayar korsanı olan Neo, basit bir hayatın içinde programları kırarken Morpheus’un grubuna dâhil oluyordu. Macera bundan sonra başlıyor içine kapanık kahramanımız olan üstü biri haline geliyordu.
Filmin içinde farklı şifreler vardı. Kırmızı ve yeşil kapsüllerin hayatımızın akışını değiştirmesi gibi. Burada Neo, macerayı seçiyordu.
Aynı soru filmin sonunda tekrar soruluyordu; sol kapı Matrix’e, sağ kapı kurtuluşa gidiyor, deniyordu. Neo, Matrix’te kalmayı tercih ediyordu.

Bu sorularla hayatımızın tercihlerimizin bütünü olduğunu anlıyorduk.

İlk başta cennet gibi tasarlanan Matrix, bir süre sonra güneş enerjisi bulamayıp, insanlardan beslenmeye başlayan makinaların yüzünden cehenneme dönüşüyordu. Makinelerle, insanlar arasındaki savaşta makinalar bir süre sonra insanlığa hükmetmeye başlıyor onların ruhundan besleniyordu.
Makinaların gücünü yenmek için gökyüzü karartılıyor her taraf gri renk alıyordu. Burada amaç robotların güneşten beslenmelerini engellemekti.

Bu da insanların yaşamı için tehlikeliydi. Neo, burada fark yaratıp savaşa başlıyor ve Zion’u kurtarıyordu.

Filmde en büyük isimlerden biri Mimar’dı. O da robot olarak tasarlanmıştı. Gökyüzünün rengini, suyun tadının belirleyen bu beyaz saçlı adam idareci güçtü. Oturduğu koltuğun büyüklüğü, elindeki kalemin gücü bunu gösteriyordu.

Filmdeki en güzel sözlerden biri, ‘sisteme bağlı olan öğretmenler, avukatlar sistemin dışına çıkmak istemezler, zorladığınız zaman direnç gösterirler. Bu savaş umutsuz bir savaştır’ sözüydü.
İçerdiği felsefeler anlamak için Dekart’ın, Sokrates’in öğretilerini bilmek gerekiyordu.
Diyaloglarda Dekart’ın fikirlerine ithafta bulunuyordu; ‘Düşünüyorsam öyleyse varım’ gibi…
İnsanı uyandırmak için yapılan çözümlemeli filmde, tasavvufi fikirler de vardı. Sürünün içinde olma, uyan ve sistemin içinden ayrıl! Düşünmeyi öğren! Farkındalık yarat ve kendin ol gibi…

Uyanma sözü, Mevlana’nın; “Hayat bir uykudur. Ölünce uyanır insan. Sen erken davran. Ölmeden önce uyan” sözüne atıfta bulunuyordu.
Bunun yanında cennet, cehennem, ruh, rüya gibi kavramlar da işlenmişti.
Filmde beyaz fon güçlü olarak yer alıyordu. Aydınlık verdiği kadar net görüntü de veriyordu.
Siyah gözlükler kişiliği gizlemek amacıyla kullanılmıştı. Gözlükle, ruha yolculuk önleniyor sırlar gözlüğün arkasına saklanıyordu.
Üçler kuralına göre yerleştirilen görüntülerde, birinin sırtı dönükse birinin yüzü görünüyordu. Bu da izleyiciyi direk hedefe yönlendiriyordu.
Fonlarda renklerin seçimi doğru yapılmış, perspektifle derinlik verilmiş ve yeşilin gücü hissettirilmişti.
Matrix’de enselerinden beslenen kahramanlarımızın düşünce becerileri kontrol altına alınmaya çalışılıyor, akıl yürütme becerileri iptal ediliyordu.
Çağımızın insanları da kapitalizmin acımasızlığı altında sadece para kazanmaya odaklandığı için kendi olamadan ölüp gidiyordu. Çarkın dişlileri insanları törpülerken fikirlerini de yok ediyordu. Çünkü sistem bize ‘düşünme’ diyordu.

Filmdeki robotlar, güneş enerjisinin yok olmasından dolayı insanlardan beslenmeye çalışıyordu. Bu da gelecekte yapay zekâ dünyaya hükmeder mi? Bizim kanımızla beslenir mi sorusunu akla getiriyordu.

Acaba yıllar sonra Maymunlar Cehennemi’ndeki gibi savaşlar çıkar mıydı?

Filmin sonunda, Zion ülkesi kurtarılıyor, insanlar tekrar mutlu günlerine geri dönüyor her taraf yeşilleniyordu. Neo da işini tamamladıktan sonra yok oluyordu.
Filmin konusunda seçimler önemli bir yer tutuyordu. Ekip çalışmasının önemi anlatıldığı kadar beyin gücü de anlatılıyordu.
Gerçek gücün kaynağı nedir? Hayatın anlamı nedir gibi sorulara cevaplar aranıyordu.
Kadere karşı bir savaş vardı. Gökdelenler arasındaki savaşlar, yazgıya karşı mücadele, gölge oyunlarıyla pekiştirilmişti.
Süpermen’den etkilenerek uçuşlar yapılıyordu. Geleceğin görülebilmesi, sezgi gücü, merkezi güç, kurulmuş düzen, seçilmişlik gibi konulur da işlenmişti.
Daha önce izlediğim ‘Seçilmiş’ filmi de buna benziyordu. Orada da bir konsey vardı, başkanı kadındı. Seçilmiş çocuk, bunlara karşı duruyor ve renkleri görmeyi başarıyordu. Tek tip insanlar yaratmaya karşı olduğu kadar, yönetilmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu da anlatılıyordu.
Seçilmiş’te de özel yeteneklere sahip lider karakterler vardı. Kadın karakterlerin baskın olması önemliydi. Matrix’teki kâhinde özel yeteneği sayesinde olacakları görüyordu. İki filmde kadınların ne kadar güçlü ve yönetici olduğunu anlatmaya yetiyordu.

Matrix’de içgüdüler önemliydi. Her insanın ortak özelliklerinden biriydi. Değişimden korkmadan farklı olanı seçmek ve korkusuz olmak da önemliydi.
Sistemin parçasıydık, hayatımız birileri tarafından planlamıştı ve kaderimize karşı mücadele ediyorduk.
Her şey başlangıca dönmek, zamanın olmadığı dünyada yaşamak içindi. Seçilmiş biri olmak için geleceğe görmek önemliydi. Sezi gücünü kullanarak, kadere karşı müdahale edebilmek gerekiyordu.

Sanal dünyanın ne olduğunu, robotların gücünü, makineleşen dünyada insanın konumunu anlatan film, geleceğe ışık tuttuğu kadar insana korku da veriyordu.

Matrix’i izlerken daha önce izlediğim ‘Eva’ filmini anımsadım. Eva, robot olmasına rağmen gerçeğe yaklaşmıştı. İnsanların yaptığı robotlar bir süre zararlı hale geliyor, saldırgan robotlar haline dönüşüyordu. Bu da programdan kaynaklanan bir hata olarak gösteriliyordu.

İzlediğim bu filmlerden sonra şunları düşündüm;
İnsanoğlu çiple kontrol edilebilir mi?
Yerin altında Alice Harikalar Ülkesi var mı?
Biz de diğer insanlar gibi özgürlük için yeşili mi seçmeli yoksa kırmızı da kalıp köle mi olmalıyız?
Matrix gibi matematik şifreleri bizi kontrol edebilir mi?
Bir komutla insanlar köleleşir mi?
İnsanların arayışı biter mi?
Sistemin içinden kurtulabilecek miyiz? Yoksa tek düze insanlar olarak yolumuza devam mı edeceğiz?
Zamanı durdurup düşünebilecek miyiz? Yoksa kendi kendimizin kölesi olarak mı kalacağız?
Vaat edilen gerçeği bulmak için iksirli şurubu içen kaç kişi Alice Harikalar Ülkesi’ne gidecek?
Gerçeğe ulaşmak için mücadele edebilecek miyiz? Ya da “Sen ey sürü’ diyen Friedrich Nietzsche’in sürüsünün içinde kaybolup gidecek miyiz?
Tercih sizin…

Neslihan Minel

Facebook Yorumları

Diğer Yazıları

Bizi Takip Edin

232BeğenenlerBeğen
98TakipçilerTakip Et
340TakipçilerTakip Et
2,010AboneAbone Ol
- Reklam -

En Son Eklenenler

Facebook Yorumları