VEFA BORCU

0
1362

Gran Torino adlı filmi izliyorum. Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı filmde, Walt Kowalski karakteriyle, Çinlilerin yaşadığı göçmen mahallesi anlatılıyor.

İlk başta ne kadar soğuk bir film dediğim, izledikçe içine dalabildiğim, daldıkça çok sevdiğim samimi bir filmdi Gran Torino.

Başkarakter Walt, soğuk, itici, biraz da inatçı biriydi fakat samimi oldukça ne kadar iyi bir insan olduğu ortaya çıkıyordu.

Walt karakteri bana Cemil hocamı anımsattı. Bundan yıllar önce Anadolu’nun bir köyünde yaşarken ummadığım bir telefon geldi. Telefonun ucundaki bey kendisinin profesör olduğunu söyledi. Okuduğu bir yazımı beğenip benimle tanışmak istemiş ve gazeteden telefon numaramı almıştı.

İlk başta şaşırdım, kocaman bir profesör beni neden arasın ki, dedim. Bir taraftan da memnun oldum, kendimi değerli hissettim. Hafta sonu buluşmak için randevu verdi hastalarına verdiği gibi.
O gün büyük bir heyecanla şehrin yolunu tuttum bir taraftan da merak ediyordum nasıl biri diye. Tam saat on da kapıyı çaldım. Beyaz gömlekli, gözlüklü, saçları dökülmüş, kalın dudaklı, gülünce parlak dişleri yüzünü aydınlatan bir adam açtı kapıyı.

Kendimi tanıttım… Tanıştık…
Sonra geçmişinden, Ankaralı olduğundan, Almanya’da tahsilini tamamladığından bahsetti. Onun her konuşmasından kültür akıyordu. Ben ona kitaplarımı verdim, o da taslak halindeki kitap dosyalarını verdi okumam için. Çok memnun oldum. Onun gibi bin dokuz yüz otuz üç doğumlu, Hacettepe’den emekli biri bana güvenip dosyalarını emanet ediyordu. Bu beni gururlandırdı.
Kitap okurken muhakkak altlarını çizer, notlar alırdım sadece okumak için okumaz, yercesine okur, okuduklarımdan farklı fikirler çıkarırdım. Okumak benim için sadece okumak değildi. Düşünmek, tartışmak, yeni yorumlara girmek ve eleştirmekti.

Onun kitabını da aynı hırsla okudum ve kısa bir süre sonra tekrar ofisine gittim eleştirilerimi sunmak için. İlk başta benim sivri cümlelerime kırılsa da sonradan bunun benim karakterim olduğunu anladı.

Konuşurken dobra dobra konuşur ne varsa içimde aynı an da söylerdim.

“Senin boğumların yok mu?” derdi. Bir taraftan da eleştirilerime gülerdi. Sonra bu eleştirilerimi gerçekçi bulup dikkate almaya başladı. O böyle davrandıkça kendimi ciddi bir gazeteci, yazar ve eleştirmen gibi görmeye başladım. Bana bu özgüveni veren oydu.

O da benim yazılarımı dikkatle okur, bolca notlar düşerdi. Bir gün dosyamı okuduktan sonra “işte bu!” dedi. Ardından kırmızı kalemi eline alıp, hoca edasıyla kocaman rakamlarla 100 puan yazdı ve ayağa kalkıp ünlü bir yazar gibi beni kutladı.

İlk romanımın etüdünü beraber yapmıştık. Takıldığım yerlerde onun yanına gider, yardım isterdim. “Şimdi çiziktiriyorsun ama çalışırsan daha iyisini yapabilirsin bunun için çok okuman gerekiyor” derdi.

O gün hatalarımı düzlettiği sayfaları alır evime sevinçle dönerdim.

Onun yalnız yaşaması, bana değer vermesi, benim için çok büyük bir şanstı. Yazdığım en kötü yazıyı bile üşenmeden okur, beni dövercesine eleştirirdi. Hatta çok kızınca kulaklarımı bile çekerdi. Keşke yaşasaydı da yine kulaklarımı çekseydi.

Her hafta okumam için kitaplar seçer, yapmam gereken resimleri de ödev olarak verirdi. Tabi bunu yapmadan önce nasıl resim yapacağımı gösterirdi. Hoca edasıyla yağlı boyayı karıp, işlem basamaklarını teker teker anlatırdı. Resmi bitirinceye kadar pür dikkat bakardım. Onunla en son Picasso’nun Güvercin Tutan Çocuk tablosunu çalışmıştık. Şimdi ne zaman bu resmi görsem onun gülen yüzünü anımsarım.

Ben genellikle mozaik, gravür çalışmayı yeğlerken, o yağlı boya çalışmayı severdi. Bu da bizi birbirimize tamamlayan en önemli unsurdu.
15 Kasım, doğum gününde sürpriz yapıp, ‘Paris Sokakları’ adlı tablomu hediye ettim. Onu salonun başköşesine astı ve “hayatımda aldığım en güzel hediye bu” dedi.

Uzun yıllar Almanya’da yaşadığı için öyle her şeyi beğenmezdi. Anadolu’da yaşar ama Avrupalı gibi düşünürdü. Evinde orijinal olmayan hiç bir yoktu. Afiş, poster vb. şeyleri sevmez, onun yerine orijinal tablolar asardı. Antika eşyalara da düşkündü. Ben de bu huyunu bildiğim için köylerden topladığım ibrik, güğüm, bakır ne varsa ona getirirdim.
En büyük tutkularından biri çiçeklerdi, özellikle de kaktüsler. “Hocam siz dikenli değilsiniz ama neden böyle dikenli şeyleri seviyorsunuz?” derdim. Sadece gülerdi…

Aslında sadece bana karşı yumuşaktı diğer insanlara ve hastalarına karşı mesafeliydi. Kolay kolay hayatına kimseyi almazdı. Hele komşularını hayatına hiç sokmazdı. Onun ilkeleri vardı güçlü. Mesela maç izlemeye kahvehaneye gideceği zaman muhakkak takım elbise giyerdi. “Benim konunum farklı, topluma örnek olmalıyım” dedi. Çok dakikti. Bir gün on dakika geç kaldım diye kapıyı açmadı. Bir yere giderken muhakkak not bırakırdı. “Yarım saat sonra döneceğim” diye kâğıt yapıştırırdı kapıya. Çat kapı gelen hastalara da bakmazdı.

En büyük özelliğiyse fazlaca kibarlığıydı. Bir gün ekmek almaya gidince “teşekkür ederim” demiş, kibar birini gören insanlar da şaşırmış ve arkasından; “adama bak, lütfen diye yalvar, yakar ekmek istiyor, para verince de teşekkür ediyor” diye dalga geçmişler.
Bu nazik ve duyarlı özelliğinden dolayı adı “deli profesöre” çıkmıştı.
Görgüsü, kültürü bu kadar çoktu.

Çevresi çok genişti, eski sanatçıların çoğunu tanır, Pınar Kür’den, Süleyman Demirel’e kadar birçok kişiyle görüşürdü. Telefonlarına ben baktığım için ne konuştuklarına şahit olurdum. Özellikle Demirel’le sık sık görüşür, Ankara’ya gidince muhakkak uğrar, onun akıllılığını öve öve bitiremezdi.

Ben de bu tecrübelerimi unutmamak için o ne söylerse yazardım. Yazarken kendimi kaybeder, kendi kendime konuşur, hatta gülümserdim. O da; “yazarken neden gülüyorsun” derdi. “Bilmiyorum, bu kontrolsüz bir şey” derdim.

Sonra; “Bir gün sizin hayatınızı da yazacağım. Ne güzel bir roman olacak, tam üç yüz sayfa. Sadece Almanya anılarınızdan bir kitap çıkar,” dedim. Güldü…
Arkasında mutfağı olan eski, karavana benzeyen bir arabası vardı. “Bununla bütün Almanya’yı gezdim” derdi. Bir hafta sonu ansızın benim evime de geldi bu arabayla, kapıyı açınca şaşırdım. Ev berbat haldeydi, yeni taşınmıştım, tam yerleşememiştim. Koridorda hiç bir şey yoktu. Bütün odaları dolaştı, “bu ev çok boş, bir şeyler almam lazım,” dedi. Ardından ısınmayan peteklerin havasını aldı hızlı bir el çabukluğuyla.

Öbür hafta sonu arabanın arkasına doldurduğu eşyalarla geri geldi; halı, paspas, kitap vb. birçok şey vardı. Hiç ummadığım bir an da gelen bu hediyeleri hala saklarım ondan anı olarak.
Yine bir kış günü evine gittiğim zaman annesi açtı kapıyı, saçları ağarmış, kamburu çıkmış, yaşlı mı yaşlı bir kadındı. Beni sıcak bir selamlamayla odaya aldı. Sonra hocam girdi içeri. Beni görünce sevindi. Annesiyle tanıştırdı ve “annem senin kitaplarını okudu. İnanabiliyor musun doksan iki yaşında bir kadın senin kitaplarını okudu!” Dedi.

Annesi Ankara’nın en iyi ailelerinden birinin kızıydı. Fabrikatör babası en iyi okullarda okutmuş, en iyi tahsili almasını sağlamıştı. Her gün bütün gazeteleri okur, haberlerin hepsini takip ederdi. Hafızası da iyiydi. Eski Ankara günlerini anlatır, tayyörlü hanımların, şapkalı beylerin Kızılay’da yürüyüşünü öve öve bitiremezdi.
Onlardan çok şey öğrendim geçmişe ve hayata dair. Onlar benim canlı ansiklopedilerimdi.

Bir gün benim gözlerimin içine bakarak; “Dün akşam çok düşündüm, ben bu kıza neden bu kadar iyi davranıyorum diye, akrabam değil, tanıdığım değil… Sonra fark ettim ki ben yalnız bir adamım, benim kızım yok… Bu yüzden seni benimsedim… Evlat sevgisini seninle tattım… Bu yüzden iyi davranıyorum sana… Seni sevdiğim için!” dedi.

Cemil hocamla tanışmam hayatımın en büyük şansıydı… O da benim için aynı şeyi söyler; “küçücük bir Anadolu kasabasında senin gibi kültürlü, okuyan, düşünen birini bulmam çok büyük bir şans oldu. Böyle bir yerde senin gibi biriyle karşılaşmam Tanrının en büyük lütfü” derdi.

İlk başta küçümseyerek baktığı bu küçük elli kız, bir an da hayatına renk katan, onun evini çekip çeviren, hastalarını takip edip, kitaplarını redakde eden, en önemlisi de içindeki yaşama sevincini yeniden yeşerten biri olmuştu. Aynı şey benim için de geçerliydi. Bana verdiği klasik müzik CD’leri, yaptığı resimler ve okumam için tavsiye ettiği kitaplarla yoluma ışık tutan aydınlık fenerim olmuştu, hayat yolunda.

Onunla tanıştıktan sonra sıkıldığım küçük evimden çıkıp dolaşabileceğim, bana yoldaş olacak bir dost bulmuştum. Bu ne hem cinsim, ne arkadaşım, ne de meslektaşımdı. Bambaşka bir dünyada yaşamış, farklı zevkleri olan benimle hiç alakası olmayan biriydi. Bizi bir arada tutan güçse, sanatın gücüydü. Resmin sıcaklığı, müziğin heybeti ve yazmanın esrarıydı. Bu güç sayesinde birbirimize tutunmuştuk.

Konuşmalarında hep ölümden bahsederdi. Yaşamla, ölümü sorgular, arasındaki farkı bulmamı isterdi.
Ölümden korkar ama bir o kadar da irdelerdi. Bu konu da benim görüşlerime çok önem verirdi. Bu yüzden olacak ki vasiyetini bana yazdırmıştı.
“Bir gün öleceğim, o zaman çok üzüleceksin, bu yüzden yalnız kalmaya alış, bana güvenme” dedi.
Ben de alaylı bir gülümsemeyle; “Sizi kabirde de rahat bırakmam, oraya da gelirim hocam” dedim.
Ve dediği gibi oldu… Baypas ameliyatı için gittiği hastanede iki ay kaldı… Kocaman dağ gibi adam devrilmiş, Hacettepe’nin yoğun bakım ünitesinden çıkıp, karlar altındaki soğuk mezarına girmişti, ocağın kasvetli bir gününde…

Bu olaydan yıllar sonra onu ziyarete gittim Cebeci Asri Mezarlığı’na. Giriş kapısının sol tarafındaki 101 nolu adadaki kabrini buldum. Sol tarafına annesini, sağ tarafına babasını almış, onları birleştiren uzun bir çizgi gibi yatıyordu. Kocaman harflerle yazılan ismini okudum gür bir sesle. Ve her zamanki gülümsememle; “ben geldim hocam” dedim.

Giderken onun ilk okumalarını yaptığı, üzerine yüz puan yazdığı kitabımı götürmeyi de unutmadım…

Maddi, manevi olarak sanatımın gelişmesinde bana her zaman destek olan, verdiği umut ve özgüvenle beni takdir ederek, varoluş savaşımda gücüme güç katan, iyi ki tanıdım, iyi ki hayatıma girdin dediğim, hocamı bugün ölümünün dokuzuncu yıl dönümünde rahmetle anıyorum.

Şimdi özgür kalemimle bunları yazabiliyorsam bunu senin varlığına, verdiğin özgüvene ve cesarete borçluyum. Hayatıma, edebiyatıma, resmime kattıkların için teşekkür ederim. Yaşadığım sürece aldığım her nefeste seni rahmet ve minnetle anacağım…

Kalbimde yaşayacaksın her daim, saygıyla…

Neslihan Minel

Facebook Yorumları