GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK – RÜYA

0
788

Gecenin sabaha döndüğü saatlerdeydi. Kan ter içinde uyandım. Kalktım bir bardak soğuk su içtim. Bir süre oturdum. Külçe gibiydim. Tekrar yatağa giremezdim. Boş boş oturmaktansa bilgisayarın başına geçeyim, dedim.

Rüyaları gece karanlığında anlatmak hayırlı değildir, derdi annem. Ama anlatmazsam bunu da unuturum ötekiler gibi. En iyisi gündüz niyetine anlatayım size rüyamı.

Tıklım tıklım bir salondayım. Türküler söylüyor, slogan atıyoruz: ” Türkiye laiktir, laik kalacak” ,”Verecek hesabımız yok, soracak hesabımız çok.”, ” Devlet de bizim, din de bizim, millet de bizim.”

Birden herkes susuyor. Adeta nefesler tutuluyor. “Salona Atatürk giriyor” diyorlar. Salonun girişinde bir dalgalanma oluyor.

Atatürk’ü göreceğim diye kalbim küt küt atıyor.

Sonunda onu görüyorum. Tanrım, ne kadar da dinç, bakışları sanki salondaki herkesi belleğine nakşediyor. Hepimiz önünde eğiliyoruz.

Ben kurultay delegesiymişim. Bu kurultay çok mu önemli ki Atatürk de gelsin. Sakın parti başkanlığına aday olmasın! Aklım karışık.

“Sizce niye geldi ki?” diye soruyor yanımdaki delege.

” Bilsem. Allah’ım Atatürk ölmemiş miydi?”

Korkuyorum:

” Yoksa ben de mi öldüm?”

Korkum çok sürmüyor. Parti başkanımın salona girmek üzere olduğu anons ediliyor.

“Dürüst!”

“İlkeli!”

“Laikliğin bekçisi!”

Anonsu yapanın sesi, salonun gürültüsü içinde kaybolup gidiyor.

” Aslan başkanım benim. İyi hatiptir kendileri. Konuştu mu rakiplerinin ciğerini söker.”

” Partiyi iktidara taşıyamıyor, diyor çekemeyenler. Demokrasilerde mutlaka iktidar olmak gerekmez ki. Ana muhalefet partisi olmak da çok önemli. Benim partim Cumhuriyeti kurarak görevini en iyi şekilde yapmış bir parti. Şimdi bu devletin nasıl idare edildiğini denetlemek gerek. Bunu da en iyi benim başkanım yapıyor.”

Ellerimi kanatırcasına alkışlıyorum başkanımı. Sayesinde yıllardır muhalefet görevimizi layıkıyla yapıyoruz. Tanrım ona ömür verdiği müddetçe de yapacağız. Yanında kurmayları var. Hepsi ak saçlı, nur yüzlü. Kolay değil yıllarca bu partinin yöneticisi olmak. “Polit büro üyesi” diyorlar bu bilge insanlara, yazık. Uğraş didin, partiyi ana muhalefette tutmak için geceni gündüzüne kat, bir de böyle densizce eleştirsinler. Olacak şey mi bu!

Başkanım bu kez de seçilirse bundan sonraki genel seçimlerde tam yetmiş beş yaşında olacak. Eminim ki halkım, kendisinden bu yüce ana muhalefet görevini yine esirgemeyecektir.

Halkım akıllıdır benim. İktidarların onun salvolarından korkarak laikliğin altını oymaya cesaret edemeyeceğini iyi bilir. Rejimin güvencesi başkanım benim.

Nasıl da coşkulu, nasıl da mutlu tüm delegeler. Kim karşısına çıkabilir benim liderimin?

Salonun bir köşesinde hareketsiz bir küçük grup var. O grubun içindeki bıyıklı, gözlüklü bir adam rakip olacakmış başkanıma. Yazık… Besle kargayı oysun gözünü. Ekmek yediği çanağa… derler böylelerine. Seni milletvekili seçtiren kim kardeşim? İnşallah adaylık başvurusu yapmanı sağlayacak delege sayısını bulamazsın. Hele bir konuşmaya çık, öyle yuhalayacağım ki seni, feleğin şaşacak.

Bir başka köşede de bir başka küçük grup. Bir tıfıl delikanlı da başkan adayıymış.

Ne haddini bilmez adamlar var dünyada. Gençmiş! Bu parti çoluk çocuk partisi mi? Başkanım bu göreve seçildiğinde 54 yaşındaydı. Acelen ne kardeşim? Siyaseti, ticaret mi sandın? Koskoca ana muhalefet partisinin lideri olmak için doksan dokuz oyun bilmen gerek. Hoş, yüz oyun bilsen bile başkanım, sana öyle bir el ense çeker ki parti üyeliğini bile rüyanda görürsün.

Sen aday bile olamayacaksın. Sesini bile çıkaramayacaksın. Çünkü başkanım en demokratik yollarla parti başkanlığına nasıl aday olunacağını belirledi.

Marşlar söylüyorduk. Salon tam bir bayram yeriydi. Atatürk, biraz şaşırmış gibiydi. Emanetinin, emin ellerde olduğunu gördüğü için nasıl da mutludur diye geçiriyorum içimden.

Her şey düşündüğüm gibi oldu. Kimse rakip olamadı başkanıma. Ben de diğer delege arkadaşlarım gibi üzerime düşen tüm görevleri yerine getirdim. Başkanımın konuşmasını alkışladım, rakiplerini yuhaladım. Hiç tereddüt etmeden oyumu başkanımın yeniden seçilmesi için kullandım.

Biz 10. Yıl Marşı’nı söylerken divan başkanı oy sayımına geçildiğini söyledi. Ama daha ilk sandık açılınca salona sanki bir bomba düştü. Hepimiz şaşırmıştık. Çünkü sandık boştu. İkinci, üçüncü sandık derken tüm sandıkların bomboş olduğu görüldü. Şaşkınlığımız korkuya dönüştü. Bu nasıl olurdu ki?

Bir fısıltı rüzgâr gibi dolaştı salonda:

“Oyları Atatürk alıp götürmüş.”

Sonra da eklediler:

“Tüm delegeleri tek tek yanına çağırıyormuş.”

Çok beklemedim. Adımı anons ettiler. İki kurtuluş savaşı gazisi alıp götürdü beni. Mermer bir labirentten geçtik. Yüksek tavanlı bir odada Atatürk, pencereden dışarı bakıyordu. Birden bana döndü. Mavi gözleri şimşek şimşekti:

” Yıllardır partimi iktidara taşıyacak politikalar üretemeyen, bu yüzden meydanı kurduğum cumhuriyetin temel ilkelerini adım adım yıkanlara kaptıran bu kişilere hangi çıkarını korumak için oy verdin?”

“Çıkarım yok. Başkanım dürüsttür. İlkelidir. Politikayı iyi bilir.” dedim kekeleyerek. Sonra tüm cesaretimi toplayarak ekledim:

“Üstelik çok deneyimli.”

Atatürk, bu sözümü duyar duymaz adeta gürledi:

“Ben Kurtuluş Savaşı’nı başlattığımda 38 yaşındaydım. Bu yurdu düşmanlara teslim eden Sultan Vahidettin ise 58 yaşındaydı. Ben, bu Cumhuriyeti 42 yaşında kurdum ve gençliğe emanet ettim. Siz hâlâ yetmişlik seksenlik insanlardan medet umuyorsunuz.”

Verecek bir yanıtım yoktu.

“Şimdi gidip oyunuzu sandığa yeniden atınız. Atarken kendinizi değil, Cumhuriyetin, ülkenin geleceğini düşünün” dedi.

Kararlıydım. Artık oyumu Atatürk düşüncesini iktidar yapacaklara verecektim. Doğru kurultay salonuna koştum. Kapıları yine o ak saçlı adamlar tutmuştu. Ellerinde kalem defter, yine listeler yapıyorlardı.

Sandığa gittim. Oyumu verdim; ama hâlâ tedirginim.

“Ya kendilerine oy vermediğimi anlarlarsa?”

Not: Şaşırmayın bu yazı 25.04. 2008 tarihinde yazılmıştır. Kendilerini değiştiremeyenler değiştirilmeye mahkumdurlar…

Hamdi Topçuoğlu