27 C
İstanbul
13 Haziran 2024, Perşembe
spot_img

BİR GARİP HİKÂYE-11

Tatil denilince mutluluk, huzur, eğlence akla gelir. Fakat Judy’nin tatilinde bunlar yoktu. Her yıl Bella ile gittiği mutlu tatillerden çok farklıydı. Karşısında duran dağların mavi denizle birleşen yeşil güzelliğini seyrederken içinde boşluk, mutsuzluk ve derin pişmanlık vardı. Güzel manzaranın tersine yüreğindeki gri sis, gördüklerini çirkinleştirmişti. Her şey tatsız ve huzursuzdu. Çünkü Samuel öyleydi. İlk günden beri Judy’ye yabancı gibi davranıyordu, sebebi ise bungalowa geldikleri ilk gün Judy ona surat asmıştı. Samuel, sırf arkadaşına rezil olduğu için tüm tatilde olumsuz hislerini davranışlarıyla devam ettirmişti. Bir yabancıdan farksızdı. Gülmüyor, konuşmuyor, Judy ile ilgilenmiyordu, elini bile tutmamıştı. “Bu nasıl bir domuzluk?” diye Judy içinden geçirse ve Samuel’e kalbinin kırık olduğunu anlatsa da durum değişmemişti. Tatil masraflarına bile el atmamıştı. Zoraki birlikte gittikleri çarşıda, Judy kızının beğendiği kitapları ve pizzayı cebinden ödemişti. Samuel, uzun yol tatiline yanına beş kuruş para almadan çıkmıştı. Çarşıdan dönmeden önce hesabına para yatırılma saatini arabada bekleyip, saat gelince bankamatikten para çekmişti. Judy buna da pes demişti. Bir erkek, nasıl olur da cebinde beş kuruş parası olmadan yola çıkardı? Parası olmadığından değil, sorumsuzluğun en büyük adamı olduğundandı. Böyle biriyle evli olmak bir felaketti. Fakat insan eşini birlikte yaşadıkça tanıyabiliyordu ve birlikte yapılan uzun yolculuk bir insanı tanımanın en güzel deneyimiydi.

Judy artık eve dönmek istediği için iki gün öncesinden evlerinin yolunu tuttular. Yeşil büyük dağlar, mavi turkuaz deniz arkalarında kalırken Judy, tatsız, huzursuz bir tatil yaşamanın mutsuzluğundaydı. Kızına belli etmek istemese de akıllı Bella her şeyin farkındaydı. Belki de ilk defa annesinin tatilde böyle durgun ve sessiz olduğunu görüyordu. Judy yanında araba kullanan Samuel’e baktı. Gözlerinde soğuk bir bakış vardı. Sorumsuz, içten pazarlıklı, bencil, ruhsuz… Acaba o da kendisi gibi pişman mıydı evlendiğine? Yalnızlığa alışmış bir insanın yıllar sonra yeniden aile kurması zordu? Başkasının nazını çekmek, onların istediğine göre yaşamak veya hareket etmek… İnsan alışabilir miydi değişikliklere? Yalnız yaşanmış yılların ardından iki insanın sorumluluğunu almak kolay mıydı? Samuel için tüm bunlar kolay değildi? Çünkü o daha okul yıllarından yalnız yaşamaya, bağımsız hareket etmeye alışmıştı. Belki de bu nedenle, sorumsuzlukları yüzünden ilk eşi ile geçinememiş, ayrılmıştı. Judy bunu çok iyi anlamıştı ve atık biliyordu. Samuel, yeni ailesine alışamamıştı. Aile kuracak bir adam değildi. Judy’den oldukça büyüktü ve aynı düşüncelerde olması mümkün değildi. Anne ve kızın hayatına uyum sağlaması imkânsızdı. Belki de bunu kendisi de fark etmişti. Samuel pişmandı. Judy onun gözlerinde bu pişmanlığı, sevgisizliği görmeye başlamıştı. Oysaki bu evlilik sözler üzerine kurulmuştu. Judy, bu adamdan sadece mutluluk istemişti. Sahiplenilme, sıcak bir aile, huzur ve mutluluk. Samuel bunlar için söz vermiş olsa da başaramamıştı, hiçbirini Judy’ye veremediğini belki de fark etmişti ve oda kendisini yetersiz ve çaresiz hissediyordu. Fakat söz vermişti, Judy’nin elinden tutacağına ve onu hiç üzmeyeceğine. Sorumsuzdu ve sevgisizdi. Aile kurmada beceriksizdi ve verdiği sözü tutamıyordu. Judy, her şeyin farkındaydı ve belki de ilk günden hissettiği gibi bir kafesin içinde sıkışıp kalmıştı.

***

Samuel’in oğlu Xenon, bir ay sonra geleceğini söylemişti babasına. Babasını sık aramayan çocuk, artık sık sık arıyor, yıllardır gelmediği babasına gelmeyi planlıyordu. Judy, aramaları ve sürekli para istemeleri ile çocuğun miras peşine düştüğünü hissetmişti.  Yine de babasını paylaşmak istemeyen şımarık bir çocuk olduğunu düşünerek gelmesini bekledi.

Xenon, babasının evine geldiğinde, güzel ve büyük bir sofra ile karşılaştı. Judy, bir sürü güzel yemek hazırlamıştı. Samuel’in oğluna çok değer verdiğini biliyordu. Ona çok düşkündü. Zamanla oğluna bebek gibi davrandığını da görecekti çünkü ona hiç büyümemiş gibi davranıyordu. Oğlunun çok akıllı ve zeki olduğunu, başarılı olduğunu söylüyordu. Koleji üniversiteyi burs kazanarak okuyan bir çocukmuş. Kafasında büyüttüğü mükemmel çocuk, Samuel için en iyi yaptığı şey gibiydi. Oğluyla gurur duyuyordu. Oysaki Judy, çocuğu ilk gördüğü gün bir tuhaflık olduğunu anlamıştı. Zamanla da kendi gözleri ile görecekti. Xenon aslında bir baba için tam bir hayal kırıklığıydı. Vücudunu geliştirmiş, sürekli bira içen Almanlar gibi iri yapılı, şişman fakat aklı gelişmemiş bir çocuktu. Çocuk demek yerine yirmi yedi yaşlarında asosyal kişiliğe sahip, eli kız eline değmemiş, arkadaş sayısı üç parmağı geçmeyen, kendisini öz bakımda geliştirememiş, sosyal duygusal bakımdan olumsuz davranışlara sahip biriydi. Çalıştığı halde hala babasını sömüren, maaşla geçinen babasını fabrikatör zannedip, en lüks hayatı bir yaşam tarzı olarak gören adeta boş gezenin boş kalfasıydı. Adam olamamış zavallı bir çocuktu. Samuel ise gerçeği görmezden geliyor, oğlunu kendi gözünde yüceltiyordu, kendi zihninde kurguladığı başarılı bir tip olarak görüyordu. Judy için bu durum tam bir trajediydi.

Xenon, tuvalet eğitimi tam almamış, sofra adabı olmayan, büyüklerin yanında nasıl oturup kalkacağını bilmeyen, konuşmalarında düzgün cümle kuramayan bir çocuktu. İlk geldiği günden beri yediklerini içtiklerini ortalıkta bırakıyor, herkesin yanında yüksek sesle geğiriyor, babasına saygısızca davranıyor, evde kimse yokmuş gibi yatıp kalkıyor, sadece pislik yapıp her şeyini ortalıkta bırakıyordu. Judy, hiçbir terbiye almamış bu çocuktan rahatsız olmaya başladı. Çocuğa misafirliği ne kadar devam edecek diye sorduğunda: “Uzun bir süre buradayım” cevabını vermişti. Babasına ise “bir iki hafta kalacağım” demişti. Böyle tutarsız cevaplar vermesiyle onun aynı zamanda yalancı olduğunu anlamıştı. Judy, babası ile arasını bozmak ve mal varlığı derdine düştüğü için onlarda kaldığına inanmaya başlamıştı. Samuel’e oğlu hakkında bilgi verdi. Evdeki ahlak ve adaba uygun davranması gerektiğini, pisliklerini, yediği içtiği çöplerini etrafta bırakmamasını babası olarak uyarmasını istedi. Samuel’den aldığı cevap ise çok şaşırtıcıydı. Xenon’un daha bir çocuk olduğunu, Bella’nın da dağınık olduğunu dalga geçer gibi söyledi. Judy bu cevaba çok üzülmüştü. Samuel’in bebek gibi davrandığı oğlunun tarafını tutacağını hiç düşünmemişti.

Samuel, oğlu geldikten sonra değişmeye başladı. Parasını yiyen oğlunun farkında değildi ve karısını maddi manevi konuda yalnız bırakması uzun sürmedi.  Önce evin anahtarını Judy’den aldı, sonra arabanın anahtarını oğluna verdi. Judy evin anahtarını kullanmadığı için vermişti ama araba, kızı ile kullandıkları bir araçtı ve ihtiyaçtı. Xenon istediğini başarıyordu, geliş amacı artık gözle görülür hale gelmişti ve Judy bu konuda yalnızdı.

Akşam iş çıkışı Judy alışveriş yaptıktan sonra apartmana girdi. Dairenin kapısı önüne gittiğinde elindeki poşetleri paspasın üzerine koydu. Çantasında anahtarı aradı, bir anda aklına geldi, Samuel ondan alıp oğluna vermişti. Zile bastı, kimse açmadı. Bekledi tekrar zile bastı. İçerden gürültü geliyordu ama kapıyı açan yoktu. Israrla zile bastı, kapı açılmadı. Biliyordu ki Bella evdeydi. Hemen kızına telefon etti. Kapıyı açmasını söyledi. Bella, annesinden özür dilemişti: “Kapı zilini duymadım odamdaydım anne” dedi. Judy, elinde poşetlerle içeriye girince Xenon’un oturma odasında oturmuş, bilgisayar başında olduğunu gördü. Kulağında kulaklık yoktu. Kapı zilini duymamasına imkan yoktu. Kapıyı açmamıştı, bilerek kasten açmamıştı. Judy onun aklındakilerini okuyabiliyordu. Bu çocuk resmen kendisi ile dalga geçiyordu. Oysaki Judy onu beslemek için bir ton alışveriş yapmıştı. Yaşadıklarına inanamıyordu.

Xenon’un duyacağı şekilde: “Arkadaşlar bende anahtar yok, lütfen kapıyı açın.” dedi.

Xenon, Judy’ye doğru sadece saniyelik baktı ve sonra başını bilgisayarına çevirdi. Bakışı zehirli bir akrep gibiydi ve ne yazık ki Judy evinde beslediği bu aptal çocuğa katlanmak zorundaydı. Kızını ve kendisini bu zehirli yaratıktan korumalıydı. Kızı için de ayrıca tedirgin olmuştu. Kalbinde zerre kadar sevgi olmayan bu çocuğun kızına bir şey yapması da muhtemeldi. Bu düşünce bile korkunçtu. Judy’yi ateş bastı ve elini yüzünü yıkadıktan sonra kızının yanına gitti. Bella annesinden yine özür dilemişti, Judy yaşadıklarını düşünerek pişmanlığını içine bastırırcasına kızına sıkıca sarıldı. Sonra Xenon ile ilgili sorması gereken soruyu sordu:

“Bella, Xenon seninle konuşuyor mu kızım?”

“Pek değil. Sadece mutfakta karşılaştığımızda konuşuyor anne.” dedi.

“Peki odana hiç girdi mi?” Bella, bu soru karşısında biranda tedirgin olmuştu.

“Evet, bazen ani bir şekilde kapıyı açıp “ne yapıyorsun” diye soruyor ve kapıyı hızlıca kapatıyor. Bazen dalmış olduğumdan korkuyorum.” Judy, bundan hiç hoşlanmamıştı. İçinden “Kızımdan sana ne geri zekâlı çocuk.” demişti.

“Bella, yalnız kaldığında kapını kilitle olur mu kızım.”

Bella soran bakışlarla annesine baktı. Aslında ne demek istediğini anlamıştı. Başı ile onayladı ve annesinin öpücüğünden sonra dersine devam etti.

Judy yemek hazırlamak için mutfağa gitti. Salonda oturan Alman ayısı çocuk da peşinden mutfağa girdi, buzdolabından aldığı soda şişesinin kapağını açtı, kapak yere yuvarlandı ve almak için tenezzül dahi etmeden mutfaktan çıktı. Judy, onun bu davranışlarını bilerek yaptığını artık anlamıştı. Xenon, onları rahatsız etmek için gelmişti. Almanya’daki işinden ayrıldığından adı gibi emindi, ayrılmış olmasa neden babasından para isterdi ki? Büyük bir yalancıydı, babasına işe devam ettiğini söylüyordu ama bu çocuk onlarla yaşamak için gelmişti ve belki de Judy’nin bu evden gitmesi için elinden geleni yapacaktı. Zavallı Samuel, oğlunun bu yüzünü görmeyecek kadar çocuk düşkünüydü.

Judy üzüntü ve derin pişmanlıkla yemek hazırlamaya koyuldu. Aklında kendisi ve kızının düşünceleri vardı. Samuel ile konuşmalıydı. Oğluna düşkün olan kocasına hissettiklerini anlatmak kolay olmayacaktı ama denemeliydi.

Samuel geldiğinde yemek hazırdı. Hep birlikte mutfak masasında yemeğe oturdular. Judy sessizdi, kızı da onun gibi sadece yemeğini yiyip odasına gitme derdindeydi. Samuel, oğlu ile sohbet etmek istese de oğlunun konuşma özrü vardı. Vermediği cevaplara karşılık ağzını biçimsiz bir şekilde yemekle dolduruyordu. Samuel farkında bile değildi. Yemekleri bitince oturma odasına geçtiler. Judy mutfağı toparladı. Bella odasındaydı. Judy’nin kulağı baba ve oğlundaydı, ne konuşuyorlar diye kulak kabarttı fakat sessizlik vardı ve daha sonra televizyon sesi açıldı. Oğlu film açmıştı ve birlikte seyrediyorlardı. Judy ev işlerine devam ederken Samuel ile ne zaman konuşabileceğini düşünüyordu, bir an önce konuşmalıydı. Kirli giysi sepetini çamaşır odasına götürürken birden seyrettikleri filmden gelen sesleri duydu. Bir kadınla erkeğin sevişme sesleri oturma odasında yankılanıyordu. Ses o kadar yüksekti ki Judy kızının duymasından korktu ve başından kaynar sular döküldü. Baba oğul birbirlerinden saygısızca ve evdeki kız çocuğunu düşünmeden sevişme sahnelerini seyrediyordu. Belki de kısa bir süreydi ama Judy için saatler süren bir kaostu. Bu nasıl olabilirdi? Yaşlı başlı adam hiç mi düşünemezdi, o sahnede ses kısılabilirdi. Judy elindeki sepeti yere koydu ve odasına gitti, eli ayağı titremişti. Elleri ile başını tuttu, yaşadıklarına inanamıyordu. Böyle olmamalıydı. Hissettiği mutsuzluğu, çaresizliği bitirmeliydi.

Sonraki akşam Judy, Samuel’in karşısına oturdu ve konuşmak istediğini söyledi. Samuel, pijamalarını giymiş her zamanki gibi televizyonun karşısında uzanmıştı. Tek yaptığı eve gelir gelmez kadın programlarını açmak ve sonra haberleri seyretmekti. Ahlaksız hikâyeler anlatılan kadın programlarını neden seyrettiğini Samuel’e sorduğunda “iş yerindeki sorunlar kafamdan uçup gidiyor” diye cevap almıştı. İyi bir eğitim almış, yönetici bir adamın böyle şeyler seyretmesi olacak iş değildi. Bunların yerine ilginç hikâyelerle dolu kitaplar okuyabilirdi. Judy, kendisine verilen sözleri hatırladı. İş çıkışları sahile gitmeler, sanatsal etkinlikler, birlikte şehrin içinde gezmeler, seyahatler ve daha neler? Oysaki şimdi koltukta kadın programlarından keyif alan ve yemekten sonra uyuyup kalan, hiçbir sohbetin beraberliğinde olmayan tatsız tuzsuz bir insanla evliydi. Ayrıca vücudunun tüm fonksiyonlarını yaşlandıran bir avuç ilaç içiyordu. Judy, yaş farkının ne denli yanlış olduğunu daha iyi anlamıştı.

Eline kumandayı aldı ve kulakları iyi duymadığı için yüksek sesle televizyon seyreden kocasına bakarak sesi kıstı. Kocası olacak adamın gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

“Samuel, yolunda gitmeyen şeyler var. Geçen akşam kapıda kaldım. Xenon oturma odasında olup zili duyduğu halde bana kapıyı açmadı.” Samuel yattığı yerden doğruldu.

“Duymamıştır, oğlum bunu yapmaz.”

“Duymamasına imkân yok, zili defalarca çaldım. Bilerek açmadığını düşünüyorum.”

“Saçmalama, kulaklık vardır.” Samuel’in bakışları soğuktu.

“Hayır, yoktu, özellikle baktım.”

“Sabret gidecek birkaç haftaya.” Judy’nin oğlunu şikâyet ettiğini düşünüyordu.

“Sana öyle mi dedi? Yalan söylemiş. Bana ise uzun süre buradayım dedi. Samuel, bu çocuk hiç disiplin almamış. Yediğini bırakıyor, çöpe atmıyor, dağıtıyor toplamıyor. Yanımda soda şişesini açıyor, kapak yere yuvarlanıyor, bir zahmet alıp çöpe atmıyor. Sürekli ortalığı pisletiyor. Sanki kasten yapıyor, beni rahatsız etmek için. Belki de bizi istemiyor?”

“Saçmalama Judy, neden bunu yapsın? Xenon bunu yapmaz.”

“Sen bence oğlunu tanımıyorsun. Bizi rahatsız etmek için yapıyor. Evin anahtarını verdim, tamam, arabamı aldı, bak geçen gün bırakmasını istedim arabayı bırakmamış, bu sence normal mi?”

“İşi vardır.” Samuel, bu konuşmayı bitirmek istiyor gibi kıpırdandı.

“Benim de var. Sen o arabayı bana almadın mı? Benim arabamı ona verdin. Bir sürü alışveriş yapıyorum, kendi cebimden, bana destek vermen gerekiyor. Hani benim için çıkarttığın kart nerede?” Judy bu soruyu uzun zamandır sormak istiyordu. Samuel bu soruya cevap veremedi, çünkü karısı için çıkarttığı kredi kartını oğluna vermişti. Judy‘ye artık para vermiyordu. Samuel, gözlerini televizyona çevirdi, sıkılmış görünüyordu. Judy asıl söylemek istediğini söyledi:

“Oğlunun hareketleri beni rahatsız ediyor, böyle devam etmesine izin veremem. Kızım için de endişeliyim. Benim ergenliğe adım atan kızım var ve ikisinin arasında kan bağı yok. Evde yalnız kaldıklarında endişeleniyorum. Bella’nın odasına aniden giriyormuş. Bu çok rahatsız edici.”

Samuelin gözleri biranda büyüdü:

“Sen benim oğluma sapık mı diyorsun?”

“Hayır demiyorum ama hayatın bir sürü hali var. Ne olacağını bilemeyiz. Bana yardımcı olmanı istiyorum.”

“Ne yapayım, oğluma git mi diyeyim?” Samuel’in yüzü sinirden kıpkırmızıydı. Korkutucu görünüyordu.

“Hayır tabii ki ama uzun süre kalmayı düşünüyorsa ona ayrı bir ev tutabilirsin. Dağınıklığı ve rahatsız edici davranışları bir yana, baba oğul sevişme sahneleri olan film izliyorsunuz. Benim genç kızım var. Bu kabul edilir bir şey değil.”

“Saçma sapan konuşma. Ayrı bir ev olmayacağını biliyorsun. Xenon zaten gidecek.”

“Gitmeyecek, ben bu evden gidene kadar gitmeyecek Samuel. Senin oğlun mal peşine düşmüş. Sanki fabrikatörsün. Geldiğinden beri seni sömürüp durdu farkında değil misin? Bizi de burada istemiyor, belki de ayrılmamızı istiyor, belki de annesi ile anlaştı? Ben böyle yaşamak istemiyorum Samuel, görmüyor musun neler oluyor?” Samuel sinirlenmişti.

“Neler oluyormuş? Sen hayal kuruyorsun Judy.”

“Öye mi Samuel? Oğlun tabii ki değerli ama bana verdiğin sözleri, vaatleri unutmuşsun. İlk defa yüzüne söyleyeceğim, işten gelir gelmez televizyon karşısında vakit geçiriyorsun, sonra da uyuyup kalıyorsun. Hani benimle geçireceğin zamanlara ne oldu? Hani birlikte gezecektik? Benimle ilgilenmiyorsun. Neden evlendin söylesene? Benim bütün düzenimi, hayatımı alt üst ettin. Şimdi de oğlunun pisliklerini temizliyorum. Ben hizmetçi miyim? Kredi kartlarını ödemekte zorluk çekiyorum. Umurunda değil, yiyip içmeyi biliyorsun ama!”

“Judy, sen ne dediğinin farkında mısın? Yeter artık.”

“Evet, farkındayım Samuel. Temizlikçiye ödemem gereken parayı söylediğimde “param yok” dedin. Oysaki bir saat sonra havaalanına giden oğlunun cebine bir deste para koydun. Sen nasıl bir insan çıktın öyle? Hiç utanmıyor musun? Bana verdiğin sözleri tutmadığın gibi bir de beni zor durumda bırakıyorsun. Yalancının tekisin.” Judy ağlıyordu. Devam etti:

“Bana bakamıyorsun bile, hani üzerimdeki yükü alacaktın. Neden evlendin? O zaman ben gideyim, sen oğlunla yaşa. Bu şekilde sevgisiz ve mutsuz yaşamam. Ayrıca çok bencil olduğunu söylemeliyim. Oğlun da öyle. İkiniz de duygusuz ve sevgisiz, bencilsiniz. Ve yalancı!”

Judy, oturduğu yerden kalktı ve ağlayarak odasına gitti. Samuel arkasından hiçbir şey söyleyememişti. Çünkü Judy’nin haklı olduğunu düşünüyordu belki de ama egosu bunu doğrulamak istemiyordu. Karısının peşinden de gitmemişti çünkü bu evliliğin yanlış olduğunu o da biliyordu ve aile kurmayı başaramamıştı. Annesinin dediği gibi: “oğlum sen ne zaman adam olacaksın?” Samuel hiçbir zaman adam olmayı gerçekleştiremeyecekti. Ailesinden küçük yaşta kopmuş, yatılı okullarda büyüyen sevgisiz, bencil ve empati yoksunu bir adamdı. Öyle biri olmasaydı, ağlayan karısına sarılır ve onu yeniden kazanmak için elinden geleni yapardı.

Judy, yaşadıklarına duyduğu acı ile günlerce kendine gelemedi. Artık ciddi bir karar vermesi gerekiyordu. Bu garip hikâyenin içinde olmak istemiyordu. Bu garip hikaye bitmeliydi.

Devam edecek…
Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır

Nevriye Gürel
Ekim 2023

Facebook Yorumları

Diğer Yazıları

Bizi Takip Edin

232BeğenenlerBeğen
114TakipçilerTakip Et
349TakipçilerTakip Et
2,300AboneAbone Ol
- Reklam -

En Son Eklenenler