BİSİKLET DEDİĞİN ŞEYTAN ARABASI -3

0
2853

Bisikletler evin gelirine katkıda bulunurdu derken ciddiydim. Tütün tarladan eve ya eşekle ya da bisikletle taşınırdı. Bisikletin arkasına kocaman bir köfün bağlanır, direksiyon ile sürücü arasına da bir kelter yerleştirilirdi. Tarla ile ev arasında günde üç, dört tur yapılırdı. Tarlaya ekmek, yemek de böyle götürülürdü. Saruhanlıda resmi işi olan bisikletiyle hükümet kapısına giderdi. Elbette her şey anlatıldığı gibi güllük gülistanlık değildi. Bizim oralarda çok pıtırak vardır. Farkına bile varmadan birinin üzerinden geçiverirdiniz. Hayda ! İki lastiğin ikisi birden patlamış. Tamirciye götürürüm diye avunamazsınız. Çünkü bisiklet tamircisi yoktu. Lastiği kendin sökersin, iç lastiği çıkarıp yama ile yapıştırırsın ve yeniden takarsın. Çok şanslıysan becerikli bir arkadaşın vardır. Onunla her iş daha kolaydır.

Bisikletlerde kimisi tabelacıya yazdırılmış güzel yazılar olurdu. Ve çoğu zincir kapağına yazılırdı. Çünkü orası yazı yazılacak en geniş alandı. Daha çok arabesk şarkıların sözleri yazılırdı. “Hatamla sev beni. Ya sen ya hiç. Mecbur muyum sevmeye, gözlerin yeşil diye. İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız. cümleler yazarlardı. Sen bir yana, dünya bir yana. Aşk mahkûmuyum.” Şimdi olsa herhalde şöyle cümleler yazılırdı. “ İki tekerim, çok şekerim. Tekeri ayak, derdi gönlüm çeker. Selende yer yoksa ayakta da giderim. Hayat bana vız gelir, vites bize hız verir. Ağır Geliyorsa Yaşam, Salcanoya Binicen Paşam.”

Başınızdan bisiklet kazası geçmemişse siz hiç çocuk olmamışsınızdır. Kaza var, kazacık var. Toprak yolda giderken tekerinizin altından bir taş kayar. Kendinizi yolun kıyısında buluverirsiniz. Henüz bisiklet kullanmayı tam öğrenememiştim. Ama hevesten deli divane oluyordum. Bir arkadaşım beni bisikletinin önüne (Kadro ile gidon arasına) oturmuştu. Oyun olsun diye başka bir arkadaşım da bizi bisikleti ile kovalıyordu. Kovalamacanın bir yerinde bisikletler kafa kafaya çarpıştı. Onlara bir şey olmadı. Bisikletler de zarar görmedi. Benim işaret parmağım yarılmıştı. Şimdi olsa kesin birkaç dikiş atarlardı. Parmağımın ucundan kan damlıyordu. Kazadan sorumlu oldukları için mahcuptular. Ben de onlara bir şey demedim. Elimi suyla yıkadım. Yerde bulduğum kâğıtlarla yaramı sardım. Kanamasın diye parmağımı büktüm. Evdekiler öğrenirlerse kızacaklardı. Ben de gizledim. Yaram iyileştikten sonra baktım parmağım açılmıyor. Öylece avucumun içine kapanıp kalmış. Onu aça kapata düzelttim. Hala beş santim uzunluğunda o yara izi parmağımın iç kısmında duruyor.

Taşçı Akif, Ünver’e kırmızı bir bisiklet almış, modeli aynı büyük bisanlar gibi. Her şeyi aynı. Sadece boyu birazcık kısa ve azıcıkta alçak. Bisiklete binmeyi o bisiklette öğrendim. En büyük kazamı da o bisikletle yaptım. Aşçı bayramın evini geçince binme sırası bana geldi. Köprüde bindim, zeytinyağı fabrikası yokuşunu tırmandım. Koca Kanal’ın kapaklarına doğru döneceğim. Bisiklete bir türlü sözümü geçiremedim. Doğruca paldır küldür kanala dalıverdim. Kanal kıyı kıyıya dolu… Ben çıktım bisiklet kaldı. O sırada arkamdan gelenler yetişti. Bisiklet suyun dibinde fazla sürüklenmeden bulup çıkardık. Sağ olsun arkadaşım ağzını açıp tek kelime bile söylemedi. Böyle durumlarda öyle utanıyorsunuz, öyle sıkılıyorsunuz ki anlatamam. Keşke birkaç kötü söz söyleseydi, kızıp “bir daha bu bisiklete binmeyi ancak rüyanda görürüsün,” deseydi.
Köyde ilkokulu bitirip Saruhanlı’ya ortaokula veya liseye giden öğrencilere bisiklet alınırdı. Her gün tren parası vermesin, cebinde harçlığı kalsın istenirdi. Kimisi trenle giderdi, kimisi bisikletle, çoğu da yaya. Çok uzun bir yol değildi. Günlük altı kilometreden biraz fazlaydı. Sıra bize gelince rüzgar birden tersine döndü. Köyde ortaokul açıldı. Bütün umudum liseye kalmıştı. Bende şans ne gezer. Yatılı okula gittim. Okul açısından şanslı, bisiklet açısından kısmetsizdim. Yatılı okul için sağlık raporu istenmişti. O heyecanla teyzemin oğlunun bisikletini istedim. Genelde hiçbir şeyini paylaşmazdı. Bisikleti de çok kıymetliydi. Daha önce bir kez bile binmemiştim. Nasılsa cömertliği tuttu. Nüfus cüzdanı aldığım gibi bisiklete atladım. Yolum uzasın diye koca kanal boyuna çıktım. Bağların arasından Yılmaz’a çıkan bir yol vardır. O yoldan kan ter içinde Doktor Recai Ülker’in kapısına dayandım. Benim raporum senin işine yaramaz, demişti. Sen Manisa Devlet Hastanesinden heyet raporu alacaksın. Raporun heyeti de varmış. O gün öğrendim. Rapor işimin havada kalmasına bile üzülmemiştim. Çünkü ayağımın altında gıcır gıcır bir bisiklet vardı. Bu bisikletle bıraksalar dünyanın sonuna kadar pedal çevirebilirdim. Hava kararırken köye döndüm. Bisikleti hiç istemeden iade ettim.

Aralık 2018 -İzmir
Seyfullah

Facebook Yorumları