CELADDİN’İN MEHMET

0
3547

Onunla ne zaman tanıştığımı bile hatırlamıyorum. Yogoslaya’dan gelip teyzemin çatısı altına sığındığımızda tam karşımızdaki komşumuzdu. Kapıdan çıkınca gözlerim onu arardı. Beş yaşından büyüktük ama henüz altı bile olmamıştık. İlkokula beraber başladık. Ortaokulu ‘da. Evimiz köyün içinde hep yer değiştirdi. Üç ev değiştirdik ama benim sokağım hiç değişmedi. Köyde gözümü ilk açtığım sokakta büyüdüm. Mehmet’ler amcasıyla beraber aynı bahçe içinde iki ayrı binadan oluşan evde otururlardı. Bahçenin kenarında alçak kerpiç bir evdeydiler. O Eve yüzlerce, binlerce kez gitmişimdir. Muhacir Ali’lerin kapısına bakan yerde saya ve iki kanatlı kapıları vardı. Sayanın altında at arabası dururdu. Küçük bir ahırda da inekleri ve atı… Birlikte bağa giderdik. Yedek dokuzun hemen arkasındaydı. Babası ve annesi bağda çalışırken biz gün boyu oynardık. Henüz bir işe yarayacak kadar büyümemiştik. Boynumuza bağladığımız tenekeyi çalarak kuşları kovalardık. Çok eğlenirdik ama çabucak da sıkılırdık.

Biz Mera Mahallesine taşındıktan birkaç yıl sonra onlar da bizim sokağa taşındılar. Evlerimiz yakın oldu. Birlikte kavuna gittik, bağ, zeytin, pamuk çapasına. İşten hiç kaçmazdı. Yorulmazdı, usanmazdı. En berbat durumlar için bile hep yüzünde sakladığı kocaman bir gülüşü vardı. Şakalarını ciddi bir surat ifadesiyle yapardı. Fakat bu ciddiyeti fazla sürdüremezdi. Gülüverirdi. Gülünce her şeyin rengi değişirdi. Arkadaş canlısıydı, hatırnazdı… İnsanları incitmeye, küstürmeye, kırmaya kıyamazdı. Uyaroğlu dediğimiz türden bir insandı. Birlikte büyüdük. Koca kanala, dereye, hatta koca meradaki tahliye çukurlarına (Allak Kobalak Plajı’na) birlikte yüzmeye gittik. Söylemeye dilim varmıyor ama elbette şeftali, erik, kavun, karpuz çaldık.

Ortaokul bittikten sonra ben yatılıya gittim, o Manisa’da liseye başladı. O yıllarda yavaş yavaş arkadaş çevremiz değişmeye başladı. Birbirimize karşı saygımız, sevgimiz hiç değişmedi ama eskisi gibi sürekli oturup kalkmıyorduk. Yatılı okuldan sonra uzun soluklu olarak bir daha köyüme hiç dönemedim. Ama kader bizi ta Mardin’de buluşturdu. Tamirci İbo sayesinde görüştük. O Kızıltepe’de ben Mardin Tugayındaydım. Askerliğinin bitmesine bir aydan daha az süre kalmıştı. Benimki ise daha yeni başlıyordu. Askerden sonra görev yerime döndüm o köye… Belediye de işe girdiğini duymuştum. Yıllar sonra bir gün Manisa’dan köyümüzün otobüslerine bindim. Direksiyonda bekliyordu. Arabadan indi. Sıcak bir yaz günüydü. Otobüslerin beklediği yerde bir gölgelik bulup birer sigara içtik. O eski arkadaş sıcaklığımız yitip gitmişti. Kalanlar gidenlere küsüyor muydu? Yoksa gidenler kendilerini onlardan ayrı mı görüyordu? Ortada anlayamadığım anlatamadığım bir sıkıntı vardı. Yabancılaşıyorduk…

Mehmet’le en son geçen yaz görüştük. Köydeki arkadaşlarımız Yusuf Atılgan’ı anma amaçlı bir buluşma organize etmişlerdi. Ben de Bursa’dan yola çıkıp gelmiştim. Eşimle Mehmet’i tanıştırdım. Çok bahsettiğim için hakkında epey şey duymuştu. Bu arkadaşımın dünya tatlısı bir annesi vardı. Sevgi dolu, cömert… Çok ekmeğini yedim, suyunu içtim, demiştim. Gülmüştü, birbirimize sarılmıştık. Adamın ne saçı dökülmüş, ne göbeği çıkmış. Hala zımba gibi duruyordu. Bir kendime baktım, bir ona. İmrendim doğrusu… Meğer bu son görüşmemizmiş. İkimiz de bilmiyorduk.

Bu gün öldüğünü duydum. Yanlış olmasını, yanlış görmüş olmayı diledim. Yeniden baktım, bir daha, bir daha… Resmini koymuşlar. Bakınca tanıdım. Bu benim çocukluk arkadaşım dedim. Mehmet ölmüş. Öğle üzeri. İyi ki şu sosyal medya denilen saçmalık var. Yoksa yitip gittiğinden haberimiz bile olmayacaktı. Yaşıtlarız ve beraber büyüdüklerimiz gidince anılarımız da gidiyor. Belleğimiz, bizi bir yerlere bağlayan duygularımız siliniyor. Azalıyoruz. Gidenin ardından bir şeyler söylemek hep zordur. Yaşamım boyunca güzel tek bir teselli cümlesi kuramadım. Dilerim ki, yüreğindeki, aklındaki inancındaki bütün güzellikler gittiğin yerde seni karşılasın. Cennetin karşılasın… Gülüşün bizde kalsın. Başını iki yana sallayışın, aceleciliğin… Küçücük bir çocuğuz hala aklımda. At arabasının oklarını kaldırmaya bile gücümüz yetmiyor. Hamudun kayışları boyumuzdan yüksekte. Dişle tırnakla didinerek atı arabaya koşuyoruz. Sonra ikimiz de arabaya atlıyoruz. Sen bir ayağını okun üzerine koyuyorsun. Sonra ötekini de onun üzerine… Sanki büyümüşüz gibi…

Not: Biz ona Celadin’in Mehmet derdik. Öyle bilir, öyle tanırdık…

Temmuz 2018
Seyfullah

Facebook Yorumları