DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

0
850

Tatil demek kimine göre deniz, kimine göre safari, kimine göreyse saatlerce uyumaktı…
Bana göreyse, kimsenin gitmediği yerlere gitmek, tarihin gizemli yollarında yürümekti.
Tarihe olan merakımdan dolayı mistik filmler izler, dinler tarihi üzerine kitaplar okurdum. Teoloji hayatımın temel taşı olmakla beraber mistisizm, uzayın varlığı her zaman dikkatimi çeken diğer unsurlar olmuştur.
Hayatımı, okumalarımı, filmlerimi bu temellere oturtarak seçerim. Zamanımın azlığından olacak, gittiğim etkinlikleri de hep bu doğrultuda belirlerim.
Bu hafta sonu Mimarlar Odasının bir sempozyumu vardı Karaköy’de. Konusu ‘arkeoloji ve sanat tarihi’ydi.
Sempozyumda arkeoloji öğrencileri çalışmalarını sundular. Kimi iyi çalışmış kimi de kalabalığın karşısına çıkmanın heyecanıyla biraz tutukluk yapmıştı.
Kalabalıklara karşı fobisi olan ben için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değildi. Hele öğrenciyseniz vay halinize…
Öğrencilerin çalışmalarını dikkatle dinlerken eski günlerime geri döndüm, sırt çantamı alıp seyahate çıktığım günlere.
Yıllar önce Suriye de’ydim. Suriye tarihi doku olarak çok güzel olsa da fakir bir ülkeydi.
Geniş ovaları, çorak çölleri izleyerek Hamidiye Çarşısına kadar gelmiştim.

Hamidiye çarşısı, uzun kapalı bir çarşıydı. İstanbul’daki Kapalı Çarşı tarzında yapılmıştı. Burada aradığınız her şey vardı. Genellikle turistlere hitap eden şeylerdi. Hediyelik eşyalar, baharat, sigara, puro ve buraya özgü ipek, şal, gümüş, ayarı düşük altınlar. Buradan anı olarak birkaç şey aldıktan sonra Hama’ya geçmiştim.

Yunus Emre’nin dertli dolaplarının olduğu su şehri olarak anılan Hama’nın orta yerinden Asi Nehri geçmekteydi. Dertli dolaplarsa bu nehrin üzerinde kurulmuş iki tane çarktan oluşan, ahşap dolaplardı. Gerçekten de yanına yaklaştığımız zaman gıcırtılı bir ses duyuluyordu. Gecenin karanlığında bu ses inilti gibi geliyordu.

Suriye, bu güzel eserleriyle, tarihi dokusuyla, doğu uygarlığının merkeziydi; bizim için ne kadar Urfa, Antep, Diyarbakır merkezse. İlklerin yaşandığı, dinlerin ve bilim merkezlerinin kurulduğu yerler doğudaydı. Bu yüzden güneşin doğduğu topraklar çok önemliydi.

Geçen gün Hama, Humus, Şam fotoğraflarıma bakıp; “Ne güzel resimler çekmişim” dediğimde, yanımda oturan Suriyeli arkadaşım Hanna; “Artık oralar kalmadı, yerle bir oldu” dedi.
Nasıl Bağdat yok olmuşsa Suriye’deki tarih de yok olmuştu.

Ortadoğu, petrol zenginliklerden dolayı her zaman büyük ülkelerin gözdesiydi, özellikle de zengin su kaynaklarıyla Golan Tepeleri.

Zaten tarih boyunca hep karışıktı bu zenginliğinden dolayı Ortadoğu. Bu ülkelerin üzerinde bitmeyen oyunlar vardı; “Son Kale Türkiye”ydi.

Suriye gezimden yıllar sonra küçüklüğümde çizgi filmlerini izlediğim, piramitlerin nasıl yapıldığını merakla izlediğim, “Mumya” filmine bayıldığım Mısır’a gittim.

“Piramitler İÖ yaklaşık 2613-2494 yılları arasında Mısır Krallarına mezar olarak yapılmıştır. İçeride yapılan gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinlerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Keops’a ait olan 146 m yükseklikteki piramittir. Dünyanın yedi harikasından biri olan piramitlerden günümüze kalan tek eser Mısır’daki Keops Piramidi’dir. Keops Piramidi dünyanın birinci harikası olarak anılmaktadır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında blok taşın üst üste konulmasıyla inşaa edilmiştir. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50524 metrekaredir. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyaları buraya konulmuştur. O da 10,5 metre uzunluğunda 6 metre yüksekliğinde ve 5 metre genişliğindedir. Buraya 50 metre bir dehlizden girilir. Burada biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır. Bu muazzam mezar üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesedi de bu mezardadır. Keops’un yanında bulunan, küçük piramitse Kefren ve Mikorinos piramitleridir. Burada firavunların yanında en yakın yardımcılarına ait olan mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.”

Sömestr tatilinde develi bir bedeviyle piramidin önünde fotoğraf çektirdikten sonra, Gize şehrinden müzeye doğru yola çıkmıştım, Kahire köprüsü inanamayacağınız kadar gürültülüydü.
Arabaya eğrelti tutunup seyahat edenler, korna sesleri, gürültülü bağrışmalar…

Bu gürültü bütün Arap ülkelerinde vardı.

Kadınların ezilmişliği dikkatimi çeken diğer unsurdu. Türbe önlerinde, cami avlularında bahşiş diye koşuşanlar, ellerindeki çanakları uzatanlar…
Özellikle çocukların ezilmişliği beni çok üzdü. Aynı tabloyu daha az eğitimli başka ülkelerde de görmüştüm.
Bu gerek halkın fakirliğinden, gerekse gelir dağılımındaki dengesizliktendi.

Uzun bir yoldan ve karmaşadan sonra Kahire müzesine gelmiştik.

“Kahire Mısır Müzesi ya da kısaca Mısır Müzesi, Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan ve Eski Mısır uygarlığının en görkemli koleksiyonunu barındıran arkeoloji müzesidir. Müzenin, önemli bir miktarı gösterimde olmak üzere, toplam 120.000 adet eser bulunmaktadır. Müzenin tarihi 1835 yılına kadar dayanır. Dünyanın en büyük müzelerinden biridir. İçerisinde üç bin yıl öncesinin tarihi eserleri vardır. Bunların en önemlisi de mumyalardır.”

“Tutankamon’un yüz maskesi, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından birinin maskı değildir. Bir kahraman hiç değildir. Genç yaşta hayata gözlerini yuman bir firavundur. Onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellikse mezarının hiç soyulmadan, tüm hazinesiyle, günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasıdır. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa, Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon’un pek de önemi olmayacaktı. Bu özelliğinden dolayı Mısır hükümeti ülkenin tanıtımında Tutankamon’un yüz maskesini kullanmaktadır. Tutankamon’un mezarından çıkan, 2019 tane eşya üst salonda sergilenmektedir.”

Kahire müzesi, hayatımda gördüğüm en büyük müzeydi. Sabahtan akşama kadar gezdiğim, fırsatım olsa da tekrar tekrar gezeceğim, zenginliğiyle, mistik kokusuyla ruhumu mest eden en büyük hazineydi.

Sonra bir gün Kâhta’dan Nemrut’a çıkmak için yola düştüm. Nemrut’ta güneş batımını izlemek içindi bütün savaşım. Buradaki heykellerle beraber güneş batışına şahit oldum, iki kere. Biri 1998 yıllında, biri de 2008’de. Birinde kar vardı, birindeyse çöl sıcağı.
Geçen bu zaman içinde ulaşım kolaylaşmıştı. Daha önce gittiğim zaman eşekle çıkmıştım tepeye. Bu sefer yol zirveye doğru iyice uzatılmıştı. Bir de havaalanın açılması kolaylaştırmıştı yolculuğumu.

Buradan Urfa’ya geçmiştim, Harran evlerini görmek için. Döneminin mimarı harikası olan bu evler ışık alsın diye pencerelerle desteklenmişti. Kerpiç evler yapılırken bu ve bunun gibi ne çok mimarı detay düşünülmüştü. Bu bilgileri öğrendiğim zaman hayretler içinde kalmıştım.

Şimdi Mars’ta tarım yapmayı düşünen insanlar kim bilir belki bir de Harran evi yaparlar o topraklara.
Oradan Gaziantep Kalesine çıkmıştım mayıs sıcağında. Halep Kalesini andıran bu yerde restorasyon vardı. Ben de fazla gezmeden hayvanat bahçesine geçmiştim. Orada daha önce görmediğim birçok hayvanı görmüştüm.

Antakya çoklu kültürüyle, farklı dinlerden insanları barındıran zengin bir medeniyetti. Buradaki sokakları gezip “Harbiye”de oturmak güzeldi.
Antakya’daki mozaik müzesi çok geniş, eserleriyle de çok zengindi.

Çorum’a geçmiştim oradan. Çorum müzesi küçümsenmeyecek kadar büyüktü. O müzeden aklımda kraliçenin iskeletiyle, tacı kaldı.
Alacahöyük’te uzun bir tünelden geçip dilek tutmuş, girişteki satıcılardan birkaç tane heykel almıştım. Ardından da başka bir zenginlik olan Hattuşaş’a geçmiştim.

Hattuşaş deyince Türkiye’nin ilk açık hava müzesini kuran arkeolog Halet Çambel’den bahsetmeden geçemeyeceğim.
Konferansta sık sık adı geçen bu büyük kadın; “Hattuşaş’ın bulunduğu Boğazköy’de, stajyer olarak başladığı kazıları hayatı boyunca sürdürmüş, bilim dünyası tarafından “Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer” olarak tanınan Karatepe-Arslantaş Höyüğü’nde, Türkiye’nin ilk açık hava müzesini kurmuştur. Karatepe kalıntılarının ortaya çıkarılmasında ve Hitit dilinin çözülmesindeki katkısı büyüktür.”

Yaptığı araştırmaları dikkatle izlediğim, kadınların yüz akı olan bu büyük arkeoloğu rahmetle anmada geçemeyeceğim.
Başka bir gün arkadaşımla Sivrihisar Köprüsünden geçtikten sonra Nasrettin Hoca’nın eşeğe ters oturmuş bronz heykelini görünce, evini aramaya koyulmuştuk macera olsun diye.
Yolda gördüğümüz insanlar “ev dört kilometre içeride” deyince, “eh pek uzak değilmiş” deyip yollara düşmüştük.
Köy yolundaki ağaçlıkları takip edip ilerledikçe her tarafı yemyeşil olan köy merkezine ulaşmıştık. Köyün tam meydanında bir kahvehane vardı, adamlar sandalyelerini dışarı almış, yoldan geçenlere bakıyorlardı merakla. Biz de bu bakışların hedefi olmuştuk istemesek de.
Nasrettin Hoca’nın evini sorduğumuz zaman, “şu aşağıdaki ev” demişlerdi.
Dar bir sokakta, balkonunda kırmızı çiçekleri olan eski bir evdi…

Bundan sekiz yıl sonra aynı evi tekrar aradım başka bir arkadaşımla. Kocaman, inşaat halinde bir bina, molozlarıyla bizi karşılamıştı bu sefer. Şaşırdım! “Bu o ev olamaz, imkânı yok,” dedim. Bundan yıllar önce geldiğim de eski, iki katlı, ahşap, ufak bir evdi, epey de bakımsızdı. Hatta yıkılır diye korkudan içeri bile girmemiş, uzaktan şöyle bir bakmıştım. Şimdi o ev gitmiş, yerine kocaman, saray yavrusu gibi bir şey dikilmişti. Hayret etmiş ve çok sevinmiştim. Halkın onu sahiplenmesi hoşuma gitmişti.
Nasrettin Hoca’nın fıkralarına konu olan olayları yansıtan, heykellerden birer fotoğraf karesi almıştım.
Burada bir şey dikkatimi çekmişti, her şeyin adı Nasrettin Hoca’yla başlıyordu. Nasrettin Hoca parkı, Nasrettin Hoca Halk Eğitim merkezi vs…
İnsanlar onu özümsemişti. Bu da bizim gibi vatansever insanlar için önemli bir şeydi.
Ana yola çıktıktan sonra, yeni yeni büyümeye başlayan ayçiçeklerini izleyerek, hızlı bir şekilde yolumuza devam etmiştik…

Bundan sonraki durağımız Gordion’du.
Polatlı’ya gelmeden on iki kilometre içeride Gordion (Yassıhöyük) tümülüsleriyle “merhaba” demişti bize. Terk edilmiş, kimselerin olmadığı bir alanda kurulmuş olan Gordion, Frigya Devletinin başkentliğini yapmıştı. (M.Ö. 3000)
Müzedeki gezimiz bittikten sonra öbür tarafa, Frigya’lılarla ilgili sergiye geçmiştik.
Burada Frigya’lıların yaşadığı alanlar, yaptığı çalışmalar slayt gösterisiyle anlatılıyordu. Bunu bir süre izledikten sonra içeriye geçip onların bıraktığı eserleri incelemeye başlamıştık. Önceden tarih bilgim olduğu için gördüklerim karşısında fazlaca şaşırmamıştım.
Afyon, Gordion, Eskişehir, Çorum sınırları arasında yaşadıklarını biliyordum. Hatta Gordion, Afyon, Çorum hattında bıraktıkları eserleri yerinde görmüş, onlar hakkında derin bilgiler edinmiştim.

Daha önce Afyonkarahisar’da yaşadıkları, Aslantaş kayalıklarının olduğu yere gitmiş, oradaki büyük taşların nasıl bu şekilde, yıkılmadan durduklarına hayretle bakmış, yaptıklarına bir kez daha hayran kalmıştım. Kocaman kocaman taşları üst üste koymuş, girişlerine de aslan figürleri kazımışlardı.
O gün oradan geçen at arabasını çekip kartpostallık bir resim yakalamıştım.

Gordion’daki tümülüslere baktığım zaman bunların bir şehir merkezi (Agora) olduğunu anlamıştım. Çünkü alan geniş tutulmuştu. Yapılan çalışmaların bir kısmı zarar gelmesin diye eski bezlerle kapatılmıştı. Burada tahminen seksen tane tümülüs vardı. Tümülüslerden bir kaç tane fotoğraf karesi aldıktan sonra müzeye geçtik.
Müze yol kenarına kurulmuş bir dinlenme yerinin içindeydi. Midas’ın uzun kulaklı bir resmi karşıladı bizi. Eski kaplar, kacaklar, takıyor, iskeletler vardı.
Buradaki kalıntılardan insanların eşyalarıyla gömüldüğü anlaşılıyordu. Her iskeletin yanında tas, küpe vb. şeyler vardı.

Burayı gezdikten sonra karşı tarafa büyük tümülüsün olduğu alana geçtik. Burada dar ve uzun bir koridor karşıladı bizi. Bu hat üzerinde ilerledikçe ahşaplarla örülmüş mezar çıktı karşımıza.
Fligyalılar ölüyü eşyalarıyla açılan çukura yerleştirdikten sonra etrafını burada olduğu gibi kalastan da kalın tahtalarla çevirip üstüne toprak atarlarmış…
Bu mezarsa kimine göre Midas’ın, kimine göreyse başka bir kralın mezarıymış.
Frigyalıların ölülerine bu kadar önem vermeleri ve de eşyalarıyla gömmeleri onların öldükten sonra başka bir yaşamın olduğuna inandıklarındanmış.

Tümülüsleri kendi haline bırakıp Polatlı’dan Ankara’ya geçmiştik…

Mimarlar odasındaki konferans beni alıp yıllar öncesine götürdü. Arkeolojilik kazılara, gezdiğim yerlere, izlediğim filmlere…
Tarihle ilgili ne çok şey okumuş, ne çok şey yazmıştım. Bilinçaltımda yatan ne kadar kazıntı varsa hepsi canlanmıştı gözümün önünde. Hayatımın her şeridi, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım…
Daha neler görecektim, kader neler yazmıştı, neler yaşatacaktı bana bilemiyorum…
Buradaki program bittikten sonra başka bir panele katılmak için İstiklal’e doğru yola çıktım.
3 Mart kadın hakları için önemli bir gündü. Bu yüzden bütün yurtta bu konuyla ilgili programlar düzenlenmekteydi. İstiklal’ de katılacağım panelde onlardan biriydi.

Aniden başlayan yağmura rağmen sokaklar cıvıl cıvıldı, İstiklal kalabalığından bir şey kaybetmemişti.
Yağmura en çok üzülenler kediler olmuştu. Kapı aralarına, pencere saçaklarına, sokak kuytularına saklanmaya çalışıyorlardı.

Yağmuru seven ben içinse iyi bir mart sürprizi olmuştu kardan sonra gelen yağmur…

Dışarıdaki insanları biraz izledikten sonra içeri girip sıcak koltuğuma oturarak anlatıları not almaya başladım.

Bu panelde en çok dikkatimi çeken şey Ayşe Sucu’nun konuşması oldu.
“Kadınların eğitim oranının düşüklüğüne, hala okuma yazma bilmeyen kadınların olduğuna, kız çocuklarının okutulmadığına ve çocuklara yapılan tacizlere değindi,” yazar.

Tarih boyunca kadınların mücadele ederek haklarını nasıl aldıkları ve bu günlere nasıl
geldikleri bilinmektedir.

Bunun yanında bir de daha önceki cahiliye dönemi vardır; kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, küçük çocukların köle pazarlarında satıldığı. Bu da tarihin başka bir yüzüdür.

Bu yazdıklarım size biraz ilkel gibi gelse de, geçmişte kaldı, hala böyle şeyler oluyor mu deseniz de, gerek yurt içinde, gerekse yurtdışında yaptığım geziler de kadınların ezildiğini, horlandığını gözlerimle gördüm. Bu yüzden bana hiç de yalan gelmiyor!

Bundan yıllar önce 19 Mayıs sabahı Suriye sokaklarında dolaşıyordum. Şam’ın bazı sokakları tertemiz, arka sokaklarıysa dilencilerle doluydu.
Halka; “Nasılsınız?” diye sorduğum zaman hepsinin yüzünde korkulu bir sessizlik vardı.
“İyiyiz, memnunuz Esad’dan” diyorlardı. Ne kadar doğruysa bu samimiyetleri tabii.

Sonra öbür şehirleri gezdim Şam, Busra, Hama, Halep oralar da aynı, şehir merkezleri zengin, arka sokaklarsa dökülüyordu.

Gelir dengesizliği hat safhadaydı. Zengin olan zengin, fakir olansa fakirdi; piramidin eğimi çok dikti…

Ocak ayıydı hava çok sıcaktı. Bu sefer Kahire’deydim, turistlik eşya satan bir dükkânda, her şey Dolar ve Euro üzerindendi. Halk zengin ve mutluydu.
Kahire’de, Nil kenarında, zengin oteller ve turistlik tesisler vardı. Burada yaşayanlar, üst sınıf halkla, yabancı turistlerdi.
Mısır, Suriye’den bir fiil daha iyi derken, arka sokaklara daldım. Ve yine hayal kırıklığı. Elinde ekmek, sokak ortasında oturan yaşlı kadınlar, bahşiş diye yalvaran zavallı çocuklar…
Mısır’daki durumda pek farklı değildi.

Sonra bu iç olaylar yayıldıkça yayıldı. Libya’ya sıçradı. Libya halkı Kaddafi’yi 41 yıl çekti. Şimdi Suriye’deki bitmeyen savaş…

Geçen gün sabah vapuruyla su içinde yüzen yalıları izleyerek Eminönü’ne gittim. Eminönü benim alışveriş yapmaktan çok insanları izlemek için seçtiğim mekânlardan biriydi Burada ne çok insan dolaşıyordu. Bunlar arasında, Suriyeliler, Afrikalılar, Malezyalılar vardı…

Hepsi de birbirinden farklı insanlardı… Bu insanları izlemek, onların kıyafetlerine bakmak, değişik konuşma şekillerini anlamaya çalışmak güzeldi.
Onları gördükçe yeryüzünün renklerini daha yakından tanıyor insan…

Bunlar arasında en çok Suriyeliler vardı. Beni en çok etkileyen ise çocuklardı. Savaştan kaçıp, yalın ayak, sokak ortasında dilenen kıvırcık saçlı, burnu sümüklü çocuklar. Ne kadar da perişan durumdalar. Kimi sokaklarda sabahlıyor, kiminin hayatı deniz kazasında sonlanıyor… Hep kaçış, hep kaçış… Ama nereye?

Ülkelerini, evlerini bombalar altında bırakıp, bilinmeyen diyarlara yol alan insancıklar!

Bu insanların hallerini gördükten sonra; “Allah devletimize zeval vermesin!” diyorum.

Bunları yazarken onları aşağılamak, kınamak istemedim. Hepimiz Âdemoğluyuz, hepimiz topraktan yaratıldık, hepimiz aynı insanlık paydası altında toplandık. Ve hepimiz aynı hayat ağacının dallarıyız.

Benim sitemim bu insanlara değil, bunları bu hale düşüren sisteme.

Suriye’de babadan oğula geçen bir diktatörlük var yıllardan beri süren. Öyle despot bir idareci peyda olmuş ki başlarına, adam kendini şehitlikle ödüllendiriyor. Peki, kime karşı savaşı; kendi kanından ırktaşına mı? Müslüman kardeşine mi?

Bu ülkelerin ortak kaderi; diktatör rejimler tarafından yönetilmesi ve halkın demokrasiden, insan haklarından habersiz yaşamaları ya da yaşamaya mahkûm bırakılmalarıdır.

Acaba, gerçekten inanan bir insan, birinin malına, canına zarar verebilir mi?
Bırakın bir insana zarar vermeyi, “Karıncayı bile incitme!” diyen bir ümmetiz biz.

Panelde kadın, erkek eşitliğinden bütün konuşmacılar bahsetti. Bütün konuşmacıların altını önemle çizdiği, üzerinde defalarca durduğu konu buydu.

Ama nedense her toplumda, kadınlara karşı yapıştırılan bir eksik etek yaftası vardı.

Oysaki kadın doğurgandır, anaçtır, yuvayı yapandır, toplumun neslini devam ettirendir.
Erkekleri yetiştiren, ülkeyi ayakta tutan yine kadındır.

Picasso’ya annesi: ‘Eğer asker olursan general olacaksın, rahip olursan Papalığa yükseleceksin.” demiştir. Yani çocuğun kişiliğine ilk şekli veren annedir. Zaten ünlü insanlar, ilk öğretmenlerinin anneleri olduğunu, başarısını annelerine borçlu olduklarını övünçle anlatırlar. Buradan kadın eğitiminin önemi ve kadın liderliğinin başarısı ortaya çıkmaktadır.
Kadın akılcılığı, yönetim kabiliyeti ve lider yetiştirmedeki başarısıyla bütün dinlerde de kutsaldır. Özellikle anne figürü baskındır yazıtlar da, kitabeler de. Hz Meryem, Kibele, İsis ilk akla gelen kutsal kadınlardır.

Ayşe Sucu’nun konuşmasındaki diğer önemli söz: “Düşünmenin önündeki her güç şeytanidir” sözüydü.
Bu söz düşünmenin, sorgulamanın önemini anlatırken bazı toplumlarda düşünen insanlar sevilmemiş, her zaman kötü görülmüş, o da yetmemiş düşündükleri için cezalandırılmışlardır.
Hazarfen Ahmet Çelebi’nin uçmak fikri tehlikeli bulunduğu için sürgün edilmesi, İbrahim Müteferrika matbaayı kurmaya çalıştığı için suçlu muamelesi görmesi gibi…
Oysaki bizim dinimiz; “Oku” diye başlayıp, “İlim Çin’de de olsa bulup öğrenin!” diye cehalete savaş açıp, bilime kucak açan bir dindir.
Ama maalesef matbaa nedense herkesten sonra gelmiştir ülkemize.

İnsanlar yenilikçi olsaydı, kim bilir matbaa ne kadar erken gelecek, biz de daha önce okumaya, yazmaya geçecek, ilim ve fende diğer ülkelerden daha önde olacaktık.
Avrupa’ya Fransız Devrimi’yle, Reformlarla, Rönesans’la gelen yeniklikler bize ne kadar geç geldi bu gerici zihniyet yüzünden.

Bu gerici bakış devam hala ediyor. Anadolu’da okuma yazma bilmeyen, engelli olduğu için okula gönderilmeyen çocuklar var. Ve kız çocukları çok erken yaşta başlık parasıyla evlendirilmekte.

En yakını tarafından istismara uğrayıp, namus adı altında aile içi şiddetle vahşice öldürmekte. “Kol kırılır, yen içinde kalır” diye bütün insanlar susmakta ya da susturulmaktadır.

Bu da bizim eğitim alanında yapmamız gereken daha çok şey olduğunu gösteriyor.
Biz kızlarımıza sahip çıkarsak, iyi yetiştirirsek Madam Cürie gibi çığır açan dâhilerimiz de olur, NASA da çalışan mühendislerimiz de, Mars’ta tarım yapan kadınlarımız da.
Arkeoloji sevgimle başladığım yazımı yine tarih ve arkeolojiyle bitiriyorum.

Bu ülkede, kağnıyla cepheye mermi taşıyarak tarih yazan Kara Fatmalardan, ilim yolunda ter döküp, düşünce yolunda mesafe kat eden daha çok Jale İnan’lar, Halet Çambel’ler çıkacaktır.

Bugün Dünya Kadınlar Günü’nde özgür kalemimle bunları yazıyorsam bu size olan inancımın bitmediğindendir…

DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!!!

Neslihan Minel