DEMİRCİLİK FOTOĞRAFLARI-1

0
1276

ALİ EFENDİ…

Mart gelince yağmurlar başlardı. Kerpiç evlerin arasında dolanan daracık sokaklar koyun kokardı, süt kokardı, kuzu kokardı. Akşama doğru kızlar son kez arka giderlerdi. Çay suyu, el yüz yumağa suyu, hayvanlara içirilecek suyu taşırlardı. Mart sonlarına doğru koyunlar ağıldan çıkarılıp komların yamaçlarına, boş anızlara otlamaya götürülürdü. Küçük kuzular akşama kadar annelerini beklerlerdi. Gün boyu ağılda yürek acıtan bir sesle meleyip dururlardı. Akşam olunca sokağa giren koyunlar beşer onar evlerine dağılırlardı. Kuzuların anneleriyle buluşması kelimelerle sığmayacak bir kavuşma anıdır. Gün boyu birikmiş açlık, sabırsızca anneye koşma, annenin yavrusuna gösterdiği şefkat insanın yüreğini yerinden söker.

İşte tam bu resimlerin zamanında ve içinde benim bir Ali Abim vardır. Ali’sine sözüm yok ama bir insanın soyadı KABA olabilir mi? Öyleydi işte. Sadece onun değil köydeki onlarca kişinin de soyadı KABA’ydı. İnsanlar bazen isimleri ile uyumlu olurlar. Ama bizim Ali ağabeyimiz öyle değildi. Bana göre kendisi tam bir Ortaçağ Fransız centilmeniydi. Ona Ali Efendi diye hitap ederdik. Efendilik tanımını ona borçlu gibiydi. Kusurlarımızı fısıldayarak söylerdi. Övgülerini gülümseyerek ve seslice… Yüksek sesle demiyorum. Özellikle demiyorum. Çünkü ben hiç onu bağırırken çağırırken görmedim. Belki kendince türküler mırıldandığı oluyordu ama duymadım.

Ali Efendi okulumuzun hademesiydi. O yıllarda öyle söylenirdi. Asıl mesleği berberlikti. İyi bir berberdi üstelik. Gençlik heyecanıyla bir gün okula yarım yamalak tıraş olup gelmişim. Farkında bile değilim. Belki jiletim körelmişti. Belki aceleye getirmiştim. “Gel seni iki dakika tıraş edeyim,” dedi. “Hayda niye ki? Boş ver sebebini. Gel otur şu sandalyeye.” Elimi bir yüzüme bir attım. Benim surat veresiye sürülmüş tarla gibi. Sakalların birazını kesmişim ama çoğunu bırakmışım.

Sonrası mı? Yok ki. Ne ben para teklif ettim. Ne de onun aklının kıyısından geçti. Okulumuzun hademesi dedim ama sakın aldanmayın. Köylülerden toplanan paradan üç beş kuruş maaş alırdı. Ne sigortası vardı. Ne sağlık güvencesi… Ama hiç şikâyet ettiğini duymadım. Hayvanı veya birkaç parça toprağı var mıydı? Bilmiyorum.

Küçücük bir adamdı. Azıcık sivri burunlu, esmer küçücük bir adam… Sadece okulda değil köyde de efendiliği ve saygısıyla itibar görürdü. Kendinden küçüklere, büyüklere, yaşlılara ve kendinden genç olanlara da saygılıydı. Efendilik, kibarlık onun kimliğinin ta kendisiydi. Gülüşü de ölçülüydü, şakası da. Küçük bir çantası vardı. Onu eline alıp yaşlı veya yatalak insanların evlerine gider onları tıraş ederdi. Bir kez olsun birisinden yakındığını duymadım. Kendi sıkıntılarından da söz etmezdi. Bu dünyaya geçinmek için gelmiş insanlardan biriydi.

Ali Efendi ile ilk tanıştığımızda İsmail Bey okul müdürüydü. İyi adamdı, hoş adamdı ama çok pimpirikli cin fikirli bir adamdı. Aklına ansızın bir şey gelir ve onu yapmadan, yaptırmadan rahat edemezdi. Kuruntularıyla beslenen kaygılarını silebilmek için aklındaki her neyse mutlaka yapılmalıdır. İkna edilmesi, kararından döndürülmesi imkânsız biriydi. Ali Efendi penceresinden bakınca mutlaka zorlayıcı etkileri olmuştur. Ökkeş Hoca en azından kendi köylüsüydü. Herhalde onun halinden dilinden en çok o anlardı. Okulda çalışan ondan fazla öğretmedik. Hepimizin ayrı titizliği, duyarlılığı, farklı öncelikleri vardı. Birisi çayı beğense içimizden mutlaka beğenmeyen çıkmıştır. Veya sınıfın temizliğini…

Hayri arkadaşım , “Cici Berberimiz Hakka yürüdü,” dedi. On yıl olmuş. Kalp kıriziymiş. Benim hesabıma göre altmışını bile görememiş. Yaşam böylesine kırılgan insanlara pek merhametli davranmıyor sanırım. Belki de o dünyanın bu dolaşık ve karışık düzenine dayanamamıştır. Bizim de örse konacak, dövülecek tavımız çoktan geçti. Yaşarken tanıdığım ve sevdiğim insanların ölüm haberlerini duymak çok ağırıma gidiyor. Ecel biraz daha sabırlı olsa, onlara benim ardımdan uğrasa… Ne güzel olur.

Vahap diyordu, “Vahap beni sigorta yapacakmış. Kendi iş yerinde çalışıyor diye gösterecekmiş.” Umut eder sevinirdi. Emekli olabilmeyi çok istiyordu. O dileğine kavuşup kavuşamadığını hiç bilmiyorum.

Mart gelince yağmurlar başlardı. Ve önce ark boyundaki kavaklar göverirdi. Ardından söğütler. Çizmeleri su dolmuş çocuklar çamurda oynarlardı. Hasta olacak bunlar diye kaygılanırdım. Ne bana ne başkasına aldırırlardı. Burunların kollarının yenine siler oyunlarına devam ederlerdi. Yaşlılar cemreleri hesap ederdi. Ne düşer, nasıl düşer akıl edemezdim. Topraktan bir buhar yükselir sabahları azıcık sis olurdu. Ve mevsim doludizgin bahara koşardı.

Bursa
Mart 2018

Seyfullah