ENGİNAR DOLMASI

0
2525

“Dünyanın en çilekeş emekçileri bana göre madencilerdir. Belçika – Eisden’de aralarında dostlukların en içteniyle 6 yıl yaşadığım madenci kardeşlerimi onlardan esinlenerek yazdığım bir öyküyle selamlıyorum. 4 Aralık Madenciler günü kutlu olsun.”

Hüseyin Burmalı, emekli olduktan sonra, tüm zamanını evinin bahçesine adamıştı. Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneğine üyeydi. Aidatlarını hiç sektirmez; ama cuma namazlarında bile pek görünmezdi. Emeklilik günlerini kahveyle cami arasında geçiren arkadaşları:

– Be Müslüman, yaşın kemale erdi. Hiç değilse cumaları aksatma, dediklerinde:

– İnşallah, der geçerdi.

Kuyucak’ın dağ köylerinden kopup gelmişti bu kömür kasabasına. Halim selim bir adamdı. Ömrünce ne gönül koymuş ne de gönül kırmıştı. En kızdığı zamanlarda bile sesini çıkarmaz, döner giderdi. “Neden sesini çıkarmıyorsun?” deseler, “Haklıysam, zaman haklı olduğumu gösterir.” der geçerdi. Haklılığı çıkınca da karşısındakine: “ Bak ben haklıymışım” deme gereği duymazdı.

Buralardaki Türkler, her ramazanda, devletin gönderdiği görevlilere iftar yemeği verebilmek için adeta yarışırdı. Evini barkını yurtta bırakıp gelen görevliler, bu davetlere pek sevinirdi. Yurtta hiç camiye uğramamış, oruç tutmamış olanlar bile ramazanda orucunu tutar, namazını kılar, bu davetlere katılırdı.

Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği, ramazana on beş – yirmi gün kala panoya bir kâğıt asar; isteyenler, görevlileri ağırlayacağı günün karşısına adını yazardı. Ancak görevlileri öyle her isteyen yemeğe alamazdı. Önce dernek yöneticileri ve sözü geçenler seçerdi günleri. Hanımların istediği günü alabilmek için ağız dalaşı bile yapılırdı. Geri kalan günler, derneğin uygun gördüğü kişiler arasında paylaştırılıverirdi.

Hüseyin Burmalı, ramazanlarda orucunu tutar, teravihlerini kılardı; ama şimdiye dek bu davet yarışına hiç girmemişti. Bu ramazana birkaç ay kala hanımı: “Biz de davet verelim. Konu komşu, siz nasıl Müslümansınız, haliniz vaktiniz de yerinde, diyorlar.” demeye başlamıştı. Önceleri hanımını duymazlıktan gelmişti. Ancak onun: “Ben de şöyle hünerlerimi gösterecek güzel bir Ege sofrası hazırlamak istiyorum” demesiyle hanımlar arasında bir şeyler geçtiğini düşünüp görevlileri davet etmeye karar verdi.

O hafta cuma namazına gitti. Uzun zamandır kendisini göremeyen dernek başkanı, hemen ellerine sarıldı. Ramazan girmeden dernek genel kurulunun yapılacağını, oyunu kendisine vermesini söyleyince Hüseyin Burmalı da isteğini söyleyiverdi.

Böyle bir istek başkanın canına minnetti. Ancak söylemeden de edemedi:

– Emrin olur, istediğin günü sana ayırırım. Ancak sen de camide biraz daha sık
Görünüver, cemaat lâf etmesin.

Pek sevinmişti. O günden sonra işi sağlama bağlamak için vakit namazlarını bile kaçırmamaya gayret etti.

Hüseyin Burmalı, evinin bahçesinde her türlü mevsim sebzesini yetiştirirdi. Bahçenin bir köşesine elleriyle kurduğu serayı özellikle farklı uluslardan komşularına göstermekten çok hoşlanırdı. Çünkü serada, Ege’den getirdiği çiçekler, sebzeler vardı. Onları gösterirken: “Bunlarla uğraşırken kendimi oralarda hissediyorum” derdi.

Daha bir ay vardı davet gününe. Baklalarda henüz çiçeklenme yoktu; ama enginarlar
davet gününe belki yetişebilirdi. Davetlilere eşi, bol tere otlu bakla pişirse, yanına da enginar dolması… Hanımının yaptığı enginar dolması da harika olurdu. Parmaklarını yerdi konuklar.

Gün boyu serada enginarların, baklaların gözüne bakıp iftara yakın eve dönüyordu. Mutsuzdu. Enginarların davet gününe yetişmeyeceğini düşünüyordu.

Hanımı bu mutsuzluğu anlamakta gecikmedi.

– Aman adam, dedi, düşündüğün şeye bak. Eller ne koyuyorsa sofraya, biz de onu koyarız. Allaha şükür her şeyimiz var.

Hüseyin Burmalı, hanımının hiç de alışık olmadığı bir tonla:

– Hiç olur mu, dedi, kırk yılın başında görevli ağırlayacağız. Benim yetiştirdiğim
ürünlerle hazırlanmalı sofra. Sen hünerlerini gösterebilmelisin. Hem konuklara özledikleri memleket yemeklerini sunsak daha iyi olmaz mı?

Hanımı:

– Merak etme sen, senin yüzünü hiç kara çıkardım mı, diyerek yatıştırdı kocasını.

Bir sonraki gün görevlilere iftar verme sırası Hüseyin Burmalı’daydı. Dernek başkanı:

– Hüşeyin Amca, hocalar yarın sende. Güzel ağırlayacağından hiç kuşkum yok, derken
onun aklı seradaki enginarlardaydı. Enginarların kesimi için en az on beş gün daha gerekirdi. Keşke ramazanın son günlerine yazdırsaydım adımı diye geçirdi içinden; ama olan olmuştu bir kez.

Achen, buraya en yakın Alman şehriydi. Orada, büyük marketler vardı. O marketlerden birinde bulurum nasıl olsa diye düşündü. Sabahleyin kimselere haber vermeden arabasına atladı, Achen’ın yolunu tuttu. Gün devrilene dek tüm Türk ve Yunan marketlerini, manavlarını dolaştı; ama hiçbirinde enginar bulamadı.

Bu kadar çok aradıktan sonra eve, enginarsız dönmeyi istemiyordu. Evden çıkarken, orada bulamazsam Köln’e geçerim diye düşünmüştü. Öyle yaptı. Köln’e vardığında ikindi olmuştu. Bildiği birkaç yere baktı, bulamadı. Açlık iyice başına vurmuştu.

“Kısmet değilmiş, dön!” dedi kendine.

Arabaya bindiğinde içinde tanımsız bir kırıklık vardı. Keşke biraz daha arasa mıydı?

Kaçıncı caddeyi geçtiğini unuttu. Kentten çıkıyor muydu, yoksa kent caddelerinde tur mu atıyordu, farkında bile değildi. “Afrodisyas Market” tabelasını görünce içinde bir umut belirdi. Arabasını alelacele bir yerlere park edip markete koştu.

Manav çalışanı genç kız güler yüzle:

– Yok, dedi.

Tam kapıdan çıkacaktı ki, döndü:

– Sahibi kim buranın, diye sordu genç kıza.

– Herr Yorgo…

Manavın arka bölümünden çıkan adam Rum ağzı Türkçeyle:

– Buyurun, dedi.

Hüseyin Burmalı, Belçika’dan buralara enginar almaya geldiğini; ama bulamadığını, anlattı bir çırpıda. Yorgo, şaşırdı. İkisi de yaşam öykülerini anlatıverdiler ayaküstü.

Yorgo’nun ailesi Kuyucak taraflarından mübadelede Selanik’e göç etmişti. Yorgo, Selanik’te doğmuştu. Ama hangi işe girdiyse başarılı olamamış; Almanya’nın yolunu tutmuş, buralarda tutunmaya çalışmıştı. Babası ölünce de annesini yanına almıştı.

Hüseyin Burmalı, sanki bir eski dostu bulmuş gibi sevinmişti; ama yolu uzundu. İzin istedi, kapıya yöneldi. Yorgo:

– Bir dakika, bekleyin, deyip dükkânın arkasına geçti. Birkaç dakika sonra kucağında
dört iri baş enginarla döndü.

– Annem zeytinyağlı enginarı çok sever, onun için getirtmiştim. Size vermeyi önerdim, kabul etti, dedi.

Hüseyin Burmalı, çocuklar gibi sevindi. Nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Elini cebine attı. Cebinden çıkan tüm paraları, Yorgo’ya uzattı. Yorgo, gülümsedi.

– Annemin hediyesi, dedi. Evde hamile biri mi var?

Hüseyin Burmalı güldü, başını öne eğdi.

Eve döndüğünde iftar vakti çoktan geçmişti, Bütün aile telaşla kendisini bekliyordu. Onu kucağındaki enginarla görünce hiçbir şey söylemediler.

O gece, çok huzurlu uyudu. Sabahleyin kalkar kalkmaz seraya gitti. Baklaları tek tek inceledi. Emzik dediği birkaç küçük bakladan başka bakla bulamadı. Hiç değilse bir pişirimlik olsa öyle sevinecekti ki.

– Varsın bakla yemeği de olmayıversin. Nasıl olsa enginar dolması var. Bir de bakla yaprağı salatası koyduk mu, sofranın görünümü bile iç açar.

Baklaların, rokalardan, maydanozların en güzel yapraklarını seçe seçe topladı.

Eve döndüğünde eşi ve gelini mutfakta hazırlıklara başlamıştı. Enginarların yapraklarını ayıklayan gelinine seslendi:

– Aman ha kızım! Sen iyi yemek yaparsın biliyorum; ama ben yine de söyleyeyim. Kart yaprağı kalmasın, bol limonlu suya yatırın.

Eşi, onun böylesine mutfağa karışan biri olmadığını bildiğinden şaşırdı.

– Bey, bey! Benim gelinim ne yapacağını bilir, çık bakayım dışarı, dedi.

Eşinin bu uyarısına ulak asmadı. Bir şeyler daha söyleyecek oldu. Gelin, biraz yüksek sesle: “Baba!” deyince kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken dayanamadı. Dönüp:

– İçindeki tüyleri iyi temizleyin, acı olur sonra, demeden alamadı kendini.

İftara on – on beş dakika kala, oğlu, iki din görevlisi ve iki öğretmeni alarak geldi. Konuklar, bahçeyi görünce şaşırdılar.

İmam: “Maşallah, Hüseyin Efendi!” dedikçe, diğerleri de övgülerini esirgemediler. O, övgüleri duydukça gururlandı. Konuklarını seraya yönlendirdi. Seranın içi yoğun gübre ve nem kokuyordu. İçeri giren iki dakikada dayanamayıp:

“Maşallah, maşallah!” sözleriyle kendisini dışarı attı.

İftara üç beş dakika kala sofraya oturuldu. Kâselerde, buğusu tüten yeşil sıvı konukların garibine gitmişti; ama kimse ses çıkarmadı.

Yerel radyodaki Türk sunucu ezanı yayımlamaya başlar başlamaz, imam kısa bir sofra duası yaptı, bismillah deyip kâseden bir kaşık aldı. Çorba daha midesine inmeden de sordu:

– Bu nedir, Hüseyin Efendi?

Hüseyin Burmalı, hanımına baktı. Hanımı, bahçeden topladığı kereviz, pırasa ve
ıspanakları ayrı ayrı haşladığını, mikserlerden geçip süzgeçlerde süzdüğünü; içine biraz da tereyağı koyduğunu, sağlığa ne kadar yararlı bir çorba olduğunu anlattı. Konuklar dinler göründü. Kimisi karabiber, kimi pul biber ekleyerek içti çorbasını.

Hüseyin Burmalı gelini kâseleri toplarken seslendi:

– Getirin bakayım, şu enginarı!

Her tabağa bir enginar dolması yerleştirmiş, çevresine de iki dal maydanoz ve bir kaşık bakla salatası koyarak tabakları süslemişlerdi. Tabaklar gerçekten güzel görünüyordu.

Evin oğlu, ilk tabağı imamın önüne koydu. İmam, tabağa doğru yüklendi; ama eli tabakla ağzı arasında öylece kalakaldı:

– Hüseyin Efendi, bu ne?

Hüseyin Burmalı, imamın sesindeki şaşkınlığı fark etmedi. Eseriyle övünen bir sanatçı edasıyla anlattı:

– Hocam, sizler memleket yemeklerini özlemişsinizdir diye yaptırdım bu enginarı. Afiyet olsun. Gerçek bir karaciğer dostudur. Sağ olsun hanım da pek güzel yapar.

İmam çatalıyla yaprakların arasındaki kıymalı pilavdan almaya çalıştı; ama çatalın üstünde kalan birkaç pirinç tanesini ağzına götüremeden döktü.

– Ya bismillah, çekti.

Sanki bu da nereden çıktı der gibiydi. Sağına soluna bakındı. Önündeki su bardağına
uzanırken sofradan kalkmayı düşündü. Sonra tabağını aldı. Arkada hizmet etmek için bekleyen delikanlıya uzattı.

– Yavrum, dedi, bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş. Alıver benim tabağımı. Başka bir şeyler varsa yiyelim; değilse bize izin.

Diğer konuklar da peş peşe uzattılar tabaklarını.

Hüseyin Burmalı, teleğine saçma değmiş güvercin gibi yalpaladı. Gözleri doldu.
Ümüğüne dolan kocaman yumruğu yutmaya çalıştı. Konuklardan hiçbiri onun durumunu anlamadı. Karısı, mutfağa koştu. Göz açıp kapayana dek bir kocaman tencereyle geldi. Tabaklara bulgur pilavı ve etli nohudu servis ederken öğretmenlerden biri:

– Kusura bakmayın, ben hiç enginar görmedim, nasıl yenileceğini bile bilmem,
deyince;

– Ağzına sağlık hocam, diye söze katıldı genç din görevlisi. Biz bulgura, nohuda kaşık sallamadıkça doymayız.

Hüseyin Burmalı, yemek boyunca ağzını açmadı. Onun, o günden sonra ne camiye gittiğini, ne kahvede oturduğunu gören oldu.

Hamdi Topçuoğlu

Facebook Yorumları