DERVİŞ

0
2628

“”Dünya Engelliler Günü”nde engellerin asıl kaynağının biraz olsun sorgulanması dileğiyle.

Yıllardır köy köy, kasaba kasaba dolaşır, insanlarla yaratılışa ve yaşama ilişkin söyleşirdi. Ancak içine giderek artan bir umutsuzluk uğunuyordu. Artık söyleşilerden haz almıyordu.

Gece boyu kin, dedikodu, tembellik, aldatma, hırs, kıskançlık… hangi zaaf üzerine konuşulursa konuşulsun, söyleşiler insanlara huzuru, sevgiyi, hoşgörüyü, barışı getirmiyordu. Anlıyordu ki akıl doğruyu düşünüyor, gönül doğruya inanıyor, dil doğruyu söylüyor, ama eylem tersi oluyordu.

İnsanlar için, vazgeçilmezin yolu hep kendi çıkarlarından geçiyordu. Çocukluktan ilk gençliğe, yetişkinliğe genlerindeki bu özelliği büyüterek geçiyorlardı. Çıkarlar için umut, susmayan çığırtkandı. Bu, öylesine güçlüydü ki bir küçük yelde yerle bir olabilecek binaların en şiddetli depremlere bile dayanabileceğini, dere yataklarına yapılan konutları sel basmayacağını, freni olmayan arabaların gerektiğinde durabileceğini, paslı raylar üstünde hızlı trenlerin çalışabileceğini, on on beş bin öğrencinin kazanacağı sınavları milyonlarca öğrencinin kazanabileceğini umut ediyorlardı. Tüm bu umutlarının, sözlerinin arasına “inşallah, Allah’ın izniyle, Allah’tan umut kesilmez!” sözlerini ne kadar çok yerleştirirlerse o kadar çabuk gerçekleşeceğini umuyorlardı.

Herkes bir şekilde bir umuda bağlanıyordu bağlanmasına ;ama umutlar çoğu zaman da birbirine ayak bağı oluyordu. Pamukçu dağ başında oluşan bir buluttan yağmur umarken, testici, yaprakları titreten esintiden bulutu dağıtmasını umuyordu. Herkes bir arada yaşamaktan, bir şeyleri paylaşmaktan söz ediyor; ama bunun vazgeçilmez koşulu olarak kendi umudun gerçekleşmesini ileri sürüyordu. Kendi umudu için başkalarının umudunu yerle bir etmekte hiçbir sakınca görmeyen bu insanlar, birlikteliğe, ortaklaşa yaşama dair bir sürü de haklı gerekçeler üretebiliyorlardı

Geçmişi çalıya serip, bugünü çakallara yediren böyle bir umut köyünde geçirmişti son gecesini. İnsanlar, sabahın ilk ışıklarına dek süren bu söyleşiden edindikleri çuvallar dolusu yeni umutlarla evlerine dönerken derviş yine ne aradığını ve ne verdiğini bilememenin sıkıntısıyla yollara düştü. Saatlerce yürüdü. Karşısına çıkan köylere uğramak istemiyordu. Çevresindeki her şey bildiği şeylerdi: Gülse gül, dikense diken, kuzuysa kuzu kurtsa kurt. İnsanlar da bildiği insanlardı işte: “Ben” kaplumbağaları…

Susamış mıydı, yoksa kokusu mu çekmişti bilinmez, ana yoldan çıktı ötedeki ulu ceviz ağacının dibine vardı. Ceviz ağacının dibinde bir pınar vardı. Pınarın başında bir süre suyu seyretti.
Su gri kum tanelerini serpeleye serpeleye yüze çıkıyor, küçük bir göl oluşturuyor, sonra aşağılara başka pınarların, derelerin, ırmakların sularıyla birleşerek denizlere ulaşmak için yola koyuluyordu.

Su dupduruydu. Kim bilir yeryüzünün kaç katman ve kaç çeşit toprağından süzülmüş, kaç karanlık ırmağın dehlizlerinde başını kayalara çarpa çapa olgunlaşarak bulmuştu ışık yolunu.

Ne demişti Postnişin ona:

“Sevinç, ödünç alınabilir, ama acı, ancak yaşanarak öğrenilir. Bu yüzden sevinçlerden kuşku duyalım; ama acılarımızdan asla.”

“Su olmalı, kayaların imbiğinden süzülmeli. Buluşup birleşmeden damla pınar olmaz, pınar nasıl çay olsun ki!”

Kaç derin düşüncenin ırmağında yıkarken düşüncelerini suda bir yüz gördü. Ürktü. Ne zaman böyle kör olmuştu gözleri, nicedir böyle iğrençti yüzü? Eğilip daha bir dikkatli baktı. Bu kez suda ay parçası gibi bir kız gördü. Suretleri buluştu sandı birden. Aklı başından gitti dervişin. İki adım geri atınca pınarın arkasındaki taş duvar üstünde sakin bekleyen o çirkin gençle güzel kızı gördü.
O iki canı fark edemediğinden mi, kızın güzelliğinden mi aklı başından gitti bilinmez, kendini yana attı.

Genç kız, derviş kendilerine su sırası verdi sanıp başını eğdi, onu saygıyla selamladı. Sonra taş duvarı dolanıp suya indi. Eğilip iki avucuyla su aldı. Getirip gencin dudaklarına tuttu. Genç, kana kana içti suyu. Kız eğilip o narin elleriyle birkaç kez daha su verdi gence. Genç, yeter anlamında gülümsedi. Kız bu kez eğilip bir avuç daha su aldı ve usulca yüzünü yıkadı gencin. Kızın elleri öylesine şefkatliydi ki derviş bu ellerin kör ve çirkin bir adamın dudaklarında, yüzünde sevgiyle dolaşmasına şaştı.

Kız, kör genci bir taş üstüne oturttu özenle. Sonra suya kapanıp kuzular gibi içti içti.

Delikanlı :

– Dervişim, dedi. Ayakta kaldınız, lütfen siz de bir taş bulup oturunuz.

Derviş, bir şey demeden delikanlının karşısında toprağa diz çöküp oturdu. Yanlış görmüş olmak
umuduyla kaşlarının altından delikanlıya baktı. Öylesine çirkindi ki yüzü, dayanamadı başını öne eğdi. Gencin iki gözü de yuvalarından fırlamış iki gök mavisi top gibiydi. Yüzü yıllarca ringlerde dayak yemiş bir boksör yüzüne, kulakları minderde sürtüle sürtüle kevgire dönmüş güreşçi kulağına benziyordu.

Bir süre öyle kaldı; ama utandı kendisinden. Kaldırıp başını güzel bir yüze bakar gibi baktı delikanlıya.

Delikanlı,

– Gözlerimin görmediğini görüp benim senin derviş olduğunu nasıl anladığımı merak etmiş
olmalısınız, dedi.

Derviş:

– İçimden geçirdim; ama o güzel kızın, size benim bir derviş olduğumu söylemiş
olabileceğini düşündüm.

Delikanlı gülümsedi.

– O, dilsizdir. Sizin derviş olduğunu söyleyemez. Kaldı ki o kim derviştir kim değildir bilmez, dedi.

– Peki öyleyse nasıl bildiniz, diye sordu bu kez derviş.

– Biz, sizinle elli adım gerideki yol çatalına girerken karşılaştık. Siz, sağ çataldan girdiniz
pınarın yoluna, biz sol çatalından. Sevgilim birden durakladı. Ben de ayak seslerini dinledim. Adımların genç adımlarıydı. Ancak elinde bir de asa vardı. Sevgilim, sakallarımı okşadı. Öyle hızlı ve dalgındınız ki bizi görmediniz. İşte o zaman sizin madde âleminden mana âlemine göç etmiş biri olduğunuzu anladım.

Derviş, aradığı yüzü ve dili bulduğunu düşündü.

Hamdi Topçuoğlu

Facebook Yorumları