EVİNLİ BİR YAZI

0
1726

Uğramaz, gün kavuşur, çitine yahut evine;
Sabah iskambil atar kahvede, akşam domine.
Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi icra ister;
Bir kalem borca bedel faizi defter defter!
Mehmet Akif ERSOY

Cumhur Evcil’in “Kıbrıs’ta Zafer ve 40 Yıl”ı okuyorum. Yazarın akıcı Türkçesi ve savaşın sıcak harareti birleşince eski günlere geri dönüyorum, acının, yokluğun olduğu günlere.
O dönemin kargaşası ve belirsizliği akıveriyor satırlarıma ansızın.

Halkın mücadelesiyle %37 çıkmış alınan toprakların oranı. Bize teklif edilenin kat ve kat üstünde. Bunda halkın direniş mücadelesi çok önemli bir faktör olmuş.
Kıbrıs, Süveyş Kanalı’nın tıpasıdır, bu konumundan dolayı devletlerin gözdesidir ve önemi tartışılamaz.

İki tarafın, ada zenginliklerine sahip olması gerekirken, diğer devletlerin Ortadoğu beklentisi doğrultusunda bizim haklarımız göz ardı edilmiştir. Burada amaç Kıbrıs’ta bir üst oluşturmakla beraber, doğalgaz kaynaklarını kontrol etmektir. Özellikle de Rusya’nın gaz satışını engellemektir.

Hidrokarbon kaynakları ve Süveyş Kanalı’nın kontrol merkezi olması acısından adanın önemi büyüktür. Buradaki doğal gaz kaynaklarına ulaşma çabası da vardır ama dağıtım nasıl olacaktır? Ayrıca buradaki Baf Askeri Havaalanı’nın kullanımı da cazip kılmaktadır adayı.

Kıbrıs bu stratejik konumundan ve zengin kaynaklarından dolayı her zaman gündemde olan ve paylaşılamayan bir yerdir.
Savaş alanında kazanılan zaferin kâğıda dökülememesinden dolayı yıllardan beri sürüp gelen belirsizlik ve karmaşa hala devam ediyor ve devam edecektir.

Ta ki iki tarafın haklarını koruyan, kaynakların ortak kullanıldığı federal bir yapıya sahip olana kadar.
Kıbrıs Harekâtının 40 Yılı, bütün bu tarihi bilgileri anlatan bir kitap olmasından öte, öyküleştirilerek, akademiklikten kurtulmuş, arkasında bulunan albümle de bir anı kitabı havasına bürünmüştür.

Kitapla beraber Gandi’nin hayatını yeniden okumuş gibi oldum. Yokluk içinde çıkrık başında geçen bir hayattan, liderliğe uzanan bir süreç. Bu süre zarfında Gandi kendi olup, öz benliğini yitirmeden yaşıyordu. Yarı çıplak Hint fakiri gibi dolaşarak, halkından kopmadığını, İngiliz sömürüsünü kabul etmediğini gösteriyordu.
İngiliz kumaşlarını yakması buna en güzel örnekti.

Her ithal ürün, paranın dışarı çıkması ve işsizlikti. Gandi yerli üretimi tercih ederek halkın iş imkânını koruyor, fakirliği ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Bunun için halkı gibi fakir bir hayat yaşadı, halktan biri gibi hapiste yattı. Onu buna iten şeyse, fakir olduğu bir dönemde trende üst sınıf koltukta oturamaması ve trenden zorla atılmasıydı.
Mücadeleye başlamasının temelinde bu eziklik vardı. İkinci sınıf olmayı kabullenememe duygusu.

Gandi’nin bu mücadelesinde onu koruyan en önemli şeyse avukat olmasıydı. Kanunlar ve yargı karşısında nasıl davranacağını iyi biliyordu.
Ve ailesi… Özellikle de eşi onun olmadığı durumlarda konuşmalarıyla direnişi diri tutuyordu.

Film bu anlamda, bir mücadelenin ne kadar koordineli bir şeklide ilerlediğini gösteriyordu. Her toplumda olduğu gibi burada da ortalığı karıştıran haklı din, dil, ırk gibi şeyleri ortaya atarak karıştırmaya çalışan insanlar vardı. Bunlar halkın içinde fesatlık çıkarak, insanları birbirine düşürmeye ve bağımsızlık hareketini baltalamaya çalışıyordu.

Nasıl Kurtuluş Savaşı’nda manda isteyen insanlarımız, liderlerimiz olmuşsa, halkın içinde fesatlık çıkararak ayaklanmalara yol açmışsa, burada da aynı şeyler olmuştu.
Gandi’nin mücadelesi bir ulus mücadelesi gibi görünse de aslında evrensel bir mücadeleydi.
Halkı, milliliğe ve ekonomik bağımsızlığa teşvik ediyordu…

Üretim, ekonominin direğidir. Bağımsızlık mücadelesinin temelidir. Toplumsal uzlaşma için halkla bütün olmak gerekir.
Kurtuluş millîyi seçmektir. Millî üretim, mili tarım, millî yazılım’dır
Üretim her alan da olmalıdır; ekonomi, sanayi, tarım, teknoloji vs…
Borçla düğün yapan milletler yok olmaya mahkûmdur.

Yabancı sermayeyle, yabancı firmaların sponsorluyla millî olunmaz.
Ekonomimiz güçlü olmazsa esaret gelir, yokluk gelir, gelecek nesillere kölelik gelir. Bu yüzyılın esaret prangaları zincir değil, borçtur, IMF’dir, yabancı bankerlere el açmaktır. Kısacası tavizdir ve taviz tavizi doğurur.

Bu tavizlerden biri 12 adanın Yunanlılara geçmesidir. En kötüsü de Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarıyla, garantör hakkımızın alınması ve Birleşmiş Milletler’e verilmesidir.
Mücadele sadece alanda değil, kâğıt üzerinde de olmalıdır.

Eğitim sistemi, ekonomisi, hukuk sistemi çökmüş ülkeler tam bağımsız değildir. Nasıl Kıbrıs sahada kazanılmış, masada ortada kalmışsa diğer sorunlar da masada kalır.
Üretmeyen, kaynaklarını dünya standartlarındaki teknolojiyle işleyemeyen ülkeler başkalarının kapılarında borç dilenir.

Eğitimde; inovasyon, nano teknoloji, yapay zekâyı bilmezseniz, tarihinizi, geçmişinizi tanımazsanız geleceğinizi de bilemezsiniz. Coğrafyanızı başkaları çizer ve Global düzen sizi harcar.
Geçmiş mesleklerin % 80 nin yok olduğu bir dünyada kendinizi yenilmezseniz, savaş alanında kazanır, masada kaybedersiniz ve kalan zamanınızı IMF’nin ya da başka bankaların kapısında borç dilenerek geçirirsiniz.

Kalkınmanın temeli; eğitim, sanayi, tarım, teknoloji devrimidir.
Bu devrimlerden en önemlisi de; “Eğitim Devrimi”dir. Bu da kahvehanelerde pişpirik
oynayarak yapılmaz.
Ve en önemlisi de zaman kavramı… Teknolojiye herkesten önce sahip olmaktır.

Çağdaşlık; masada oturup, atıp tutarak, yalan yanlış vaatlerle milleti oyalamak değildir. Teknolojiye sahip olup, hızlı üretime geçmektir. Başkasından kalan kırıntıları almak değil! Herkesten önde gidip lider olmaktır, geriden koşmak değil!
Bunları yapamayan milletler kendi öz benliğini kaybedip, öz kültüründen koparak başka milletlerin uydusu olarak yaşarlar.
Ve kalan ömürlerini düşünmeden, sorgulamadan, köle gibi çalışarak tamamlarlar. Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” eserindeki “Mankurt” buna en iyi
örnektir. Tarihte bu olaya örnekler daha çoktur.

Çok mu karamsar bir tablo çizdim ya da çizdiğim tablo çok mu gerçekçi bilmiyorum, yorumu size bırakıyorum…
Benim bildiğim tek şey tarihin tekerrürden ibaret olduğu…

Yazımı Bilge Kağan’ın evinli bir sözüyle bitiriyorum;
“ ÜSTTE GÖK BASMASA, ALTTA YER DELİNMESE SENİN İLİNİ VE TÖRENİ KİM BOZABİLİR?
EY TÜRK! TİTRE VE KENDİNE DÖN!!!”

Neslihan Minel