GECE YALNIZLARI SEVER

0
1749

– Bize karışık ızgara getir. Yanında da yeşil salata ve bulgur pilavı…
Karışık ızgarada acaba ne vardı? Karnım açtı ama ben hiçbir şey yemek istemiyordum. Yol uzuyordu ve ben evime gecikiyordum. Masada karşılıklı olarak oturuyorduk. Bir şey desem ayıp olurdu. Yolculuk için tek kuruş almıyordu. Üstelik fabrika kapısındaki bekçi yalvarmasa beni kamyonuna almaya da hiç niyeti yoktu. Bunun ezikliğiyle;
– Yemekler benden olsun, dedim.
– Duymamış olayım, diye cevap verdi. Her gün burada en az iki kere yemek yerim. Beni herkes tanır. Hesabı ödeyeceğine beni vur daha iyi, dedi. En azından adamlığım bende kalır.
Utandım, “tamam sustum,” dedim. Ağzıma fermuar çekme işareti yaptım.

Bana bakmadan garsona işaret etti. Bana bir küçük aç, buz da getir, dedi. Dışarda insanı ısıran bir ayaz vardı. Bu havada buzlu rakıyı düşünmek bile içimi titretti. Garson dört tane kadeh getirdi. Önce kamyon şoförüne servis yaptı. Bana dönünce, elimle istemez gibi bir işaret yaptım. Garson ve şoför şaşkınlıkla yüzüme baktı. Neden demek ister gibi bir bakışları vardı.
– Ben içemeyeceğim. Canım hiç istemiyor, dedim.
– Paşa gönlün bilir. Gün bitince buradan iki kadeh atmadan geçmem. Yorgunluğumu alıyor,
dedi. Ve devam etti.
– Böyle şeyleri kafana takma sen. İki duble bana bir şey yapmaz. Seni sağ salim evine teslim edeceğim. Erkek sözü…

Yemeğimiz geldi. Karışık ızgarada bir parça pirzola, iri bir parça sucuk, bir biftek ve neredeyse avuç içi büyüklüğünde bir de köfte vardı. Bir taraftan lokmalarımızı çiğnerken diğer yandan dereden tepeden konuşuyorduk. Nerelisin, kaç yaşındasın, ne iş yaparsın, kaç çocuğun var, askerlik, öğretmenlik, Mardin…

Yemeğim bitince canım hemen masadan kalkıp dışarı çıkmak istiyordu. Çünkü dışarı çıkarsak kamyona binerdik ve yola koyulurduk. Ama Şoför ikinci kadehini yeni doldurmuştu. Ve anlatmak istediği yüzlerce hikâye vardı. Tır kamyonu kendisinin değilmiş. Şirket hangi işe girerse onlar da o yükü taşıyormuş. Kimi zaman un, demir, çimento, buğday, canlı hayvan, domates, biber, elma veya pamuk… Bu kış Elbistan’dan Malatya Şeker Fabrikasına pancar taşınacakmış. Seneye bu zamanlar kim bilir nerede, ne taşıyacak. Gelinlik çağda kızı varmış. İlkokula giden iki de küçük. Hiç birinin doğumunda eşinin yanında olamamış. Hatta babasının ve annesinin cenazesinde bile. İçmeyip de ne halt edecekti sanki.

Yola çıkmadan önce bir kadeh te fazladan içti. Sonuncusu benim yerimeymiş. Dev gibi kocaman bir adam, siyah atlastan bir geceyi keserek giden kocaman gözlü bir kamyonu kullanıyordu. Kamyonun farları küçük derelere, yamaçlara, yol kıyısındaki çalılıklara ve tek tük ağaçları ilişip geçiyordu. Bazen anızları yalıyordu. Bazen uzak köylerden dönen tiklilerin ışıl ışıl parlayan gözlerini. Ve kamyonun teybinde Selda “Dikenlerin üzerinde” insanı içini delen bir feryatla yürüyordu. “Karanlık bir gece yol görünmüyor. Yürüyorum dikenlerin üstünde. Yaralıyım. Kara çalı bana aman vermiyor. Yürüyorum dikenlerin üstünde. Yaralıyım.”

Darende yolundan saptığımızda saatler gece yarısını çoktan geçmiş, sabaha doğru yönelmişti. Yol ıssızdı. Sevdili köyü yakınlarında asfalt boyunca ilerleyen küçük bir sürü gördük. Bu mevsimde geceleri koyun otatılmaz. Ya pazara gidiyorlardı ya da başka köydeki sahiplerine. İki iri köpek yolun kıyısına pustular ve sonra kamyona doğru atıldılar. Ama araba hızlıydı. Onlar atılıncaya kadar biz çoktan geçip gitmiştik. Yarım saattir ikimiz de konuşmuyorduk. Ya lafı tüketmiştik. Ya da susmanın konuşmaktan daha lezzetli bir yerine ulaşmıştık. Teyibin sesi önce kamyonun yolcu kabinine, oradan da bozkıra ezgiler akıtıyordu. “Orhan Baba Her seven kavuşsa zaten aşk olmazdı, diyordu. Biz de yolu ve ovayı seyre dalmıştık. Küçük tepeler, bitip tükenmez virajlar azalmıştı. Sadece anızların olduğu bir ovaya doğru ilerliyorduk. Yıldızlar neredeyse firezlere düşüyordu. Evime yaklaşmanın sevinciyle yüreğimin atışı hızlanıp duruyordu. Gücük ve Köseyahya tabelalarını da geçince geriye pek bir şey kalmadığını biliyordum. Şoför beni evime , eşime ve aileme hem de sağ salim teslim etmeye ikinci kadehten sonra söz vermişti. Ama küçük bir sorun vardı. Ben köydeki evimizi bilmiyordum. Eşim mektubunda yazın buğday konması için evi boşalttığını, okullar açılınca başka bir eve yerleştiğini yazmıştı. Köydeki yüzlerce evden bir tanesi bizimdi. Ama hangisi?

Elbistan yolundan sağa döndük. Yolun köşesindeki evi aklıma kazımışım. Kamyonun farları kısa bir an yalayıp hızlıca geçmiş olsa bile hatırladım. Dereden getirilmiş yuvarlak taşlarla döşenmiş yola girince kamyon hoplayıp zıplamaya başladı. Boş olduğu için arka kısımdan daha çok ses geliyordu. Köye doğru dönünce kamyonun gözleri okulun bulunduğu yamacı taradı. Ağaçtan elektrik direklerini, yol kenarındaki cılız iğdeleri.

Tümseği çıkınca kamyonu durdurdum. Şoföre;
– Köyün içinden dönemezsin. Sol tarafımızdaki harman yeriden dönüp yoluna git. Burada vedalaşalım, dedim. İnat edip köyün içine doğru ilerledi. Sondajın yanındaki ilk dönemeçte aklı başına geldi.
– Galiba sen haklısın, dedi. Ama ben sözümü tutmak istiyordum. Seni eşine ve çocuğuna teslim edecektim.
– Boş ver, zaten ben de şu anda nerede oturduklarını bilmiyorum.

Ben kamyondan indim. Şoför de kamyonu stop ettirip aşağı indi. Köşedeki kahvenin duvarının dibinde bir tahta bank vardı. İkimiz de oraya oturup birer sigara yaktık. Sabah iyice yaklaşıyordu. Helalleştik, kucaklaştık ve yeniden buluşmaya söz verdik. Sigaralarımız tükenince o kamyona bindi. Birkaç manevra ile geri döndü. Bütün köyü yatağından edecek kadar uzun uzun korna çaldı. Köylüler uyanmadı ama bütün köpekler havlamaya başladı.

Ortaokulu, Topal Hüso’nun bakkalını geçmiştim ki Tarzan Fadime’nin evinin önünden kocaman bir köpek yola fırladı. Hemen çömeldim ve taş aramaya başladım. Gecenin o vaktinde karanlık bütün taşları bağlamış, ama köpekleri serbest bırakmıştı. Bulamadım. Ben çömelince köpek de huylandı. Aramızda beş altı metre kadar bir mesafe bırakıp havlamayı sürdürdü. Biraz bekledikten sonra ayağa kalkmayı denedim. O zaman birden sinirleniyor ve saldırganlaşıyordu. Köpek ile birlikte tam kahvenin yanındaki virajda bekleme başladık. Sinirlerim boşaldı. Ağlayacak gibi oldum. Erkekliğe yediremedim. Bakalım hangimiz daha sabırlı oyunu yirmi dakika kadar sürdü. Köpek yavaşça kalkıp evlerin arasında gözden kayboldu. Ben, tekrar gelir diye o gözden kayboluncaya kadar çömeldiğim yerden kalkmadım. Köpek gittikten sonra Hurşit Abilerin evine yürüdüm. Merdivenleri çıkıp kapıyı yumrukladım. Beş, on saniye içinde evdekilerin yarısı ayaklandı. Kimsin diye seslenmeye bile gerek duymadan kapıyı açtılar. Bozkırın ayazına insan kokusu ve ev sıcaklığı yayıldı. Bizimkiler nerde bilmiyorum, dedim. Çocuklardan biri apar topar üzerini giydi. Beni bilmediğim evime götürdü.

Seyfullah Çalışkan

Facebook Yorumları