YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİKLERİM

0
1052

Gezi notlarımı topluyorum yaşadıklarımdan bana anı olarak kalan, sonra fotoğraflarıma bakıp arkasındaki notları okuyorum. Ne çok gezmiş, ne çok yazmışım diye düşünüp, mutlu oluyor ve kendi kendime gülümsüyorum.

Zamanın herkesi ne kadar yıprattığını, ne kadar çok yorduğunu ve hayatımıza ne kadar çok şey kattığını fotoğraflardaki bakışlardan anlıyorum.
Ve geçen yıllarla beraber, herkesi nasıl törpüleyerek geçmişse zaman, beni de öyle yıpratmış, saçlarıma düşen aklarla beraber daha iyi anlıyorum bunu. Ve trekkinge çıkalım diyen arkadaşlarıma ‘ben gelmeyeceğim, yoruluyorum’ demeye başladığım günden beri daha baskın hissediyorum bu duyguyu.

Oysa ne çok severdim kimsenin gitmediği yerlere gidip, kimsenin tadamadığı soğuk sularda yüzmeyi. En çok beğendiğim yerlerden biri ‘Kızıldeniz’di. Ocak ayında pullu balıklarla yüzmek, soğuk denizinde kulaç atmak, ne kadar başka bir duyguydu. Sonra Tur dağının zirvesinden güneşin doğuşunu izlemek… Mayıs akşamı Nemrut’un zirvesinden güneşin batışına şahit olmak… Bir Ağustos günü Venedik’in nemli, dar sokaklarında yürüyüp San Marco Meydanı’nda piyona konseri dinlemek… Ve Şubat sıcağında Keops Piramit’inin önünden deveyle geçmek. Selam durmak Gize şehrine ve Nil nehrinden geçen fellukalara…

Ve bir gün Roma’da, Piazza Navona meydanındaki pandominciyle resim çektirip Vatikan meydanında papanın çarşamba konuşmasını dinlemek. Ve siyahi bir rahibenin gülümseyen yüzüyle ısınmak…
Suriye’de gezdiğim Şam, Hama, Humus, Lazkiye’de çektiğim resimlere bakarken Yunus Emre’nin dertli dolaplarını hatırladım. Bir tanesinin üzerinde çıkıp fotoğraf çektirmiştim. O gece sabaha kadar oturmuştuk otelin bahçesinde, bitmeyen Arap şarkılarını dinleyerek. Sonra bu müziği Kahire sokaklarında duymuştum Ümmü Gülsüm’ün sesinden. ‘Şark Bülbül’ün sesi küçümsenmeyecek kadar güzeldi.

İskenderiye’de balıkları, midyeleri ve deniz ürünleriyle daha bir güzeldi. Özellikle Kral Faruk’un bahçesi hayatımda görmediğim kadar büyük bir bahçeydi.

Ve Viyana’daki büyük opera binası. Biletler çoktan bitmiş olduğu için içerisini görme fırsatım olmadı. Sonra Mozart’ın evleri, kapılarının önünde hep bayrak olan evleri. Zavallı fakirlik içinde kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. Ama besteleri hala bütün insanlığın dilindeydi.

Prag, Kafka’nın şehri, şatolar ülkesi, yaz yağmurlarının başkenti, karlar kraliçesi, Masal şehri, Şehirlerin anası, Avrupa’nın kalbi, altın şehir. Burada da Kafka’nın evlerini herkes biliyor o da kirada kalmış Mozart gibi. Ondan hatıra kalan eşyalar köprünün sol tarafındaki müzede saklanıyor. Ve saat kulesi… Saat başında çalan, insanların koşarak gelip alkış tuttuğu büyük alan…
Bu kadar gezmek yetmedi tabi. Yeter mi benim gibi özgür ruhlu bir gezgine…

Şimdi sırada Rusya var. Bolşov Tiyatrosu, Kremlin Sarayı, Gorki Caddesi…
Leningrad… İkinci dünya savasının çileli şehri. 1941 de binlerce insanın soğuktan öldüğü acılar şehri. Nazi baskınında acılar içinde kıvranan bu şehir, bilimsel araştırma merkezi, kütüphanesi ve üniversitesiyle başlıca liman şehri olmuştur. Bunun yanında on üç milyon yazma eseri barındıran kültür şehridir de.

Çarskoye Selo… Puşkin’in Okulu burada, “yok, büsbütün ölmeyeceğim ben” deyip kitaplarıyla yaşayan Puşkin burada yaşamıştır yıllarca. Onun adına heykeller yapılmış, meydanlara, caddelere onun adı verilmiş, Henri Troyat onun hayatını yazmıştır.

Otuz sekiz yaşında ölen bu talihsiz adam, söylediği gibi büsbütün ölmemiştir, yaşamaktadır aramızda hala kitaplarıyla…
Sonra Çehov, Gogol, Nazım Hikmet küçük bir alan içinde beraber yatan, yazma tutkusunun kardeş kıldığı insanlardır.

Moskova’da Dostoyevski’nin evi var görmem gereken. Müze olan evde cam vitrinleri, kalemleri, kitapları, Karamazof’un yaradılışı var bu esrarengiz evde beni bekleyen.

Ve bir tren istasyonunda eşinden kaçarken ölen “evlilik bencilliğin son biçimidir” diyen Tolstoy. Onun geniş bahçesi, avlusu, hizmetli odası Hacı Murat’ı Diriliş’i yazdığı evi.

Fikirleriyle hayatıma yoldaş olan, ışık tutan, üstadım dediğim büyük insan. Özellikle mallarını köylüler arasında paylaştırmasını takdir ettiğim, ölümüne başka üzüldüğüm büyük insan. En son çocuklar için yazığı ‘sevgi nerede, tanrı orada’ hikâyesini okuduğum, okudukça çocukluğumdan bir şeyler bulduğum, benim için hiç ölmeyecek büyük insan.

Sonra gezmek için Moğolistan var sırada. Moğolistan’da Cengizhan’ın anıları var beni bekleyen. En son okuduğum ‘Bozkır Savaşçısı Cengizhan’ kitabıyla yaşadıklarını öğrenmiş, onun kadar büyük bir insan olduğunu inanmıştım. Ölmeden önceki vasiyeti beni çok etkilemişti. O kadar büyük bir savaşçı acılar içinde çaresiz kıvranmıştı.
Onun satırlarını okurken ‘Muhteşem Yüzyıl’ filmindeki Kanuni Sultan Süleyman’ın son sözleri ve hayata karşı savurduğu son vurucu cümleleri aklıma geldi:

“Ben Sultan Süleyman; Cihana hükmeden, topraktan gelen ve yine ona dönecek olan. Bir Âdemoğlundan ölünce ne kalır, kan ve can çekilinceye ne kalır geriye. Ne tahtı, ne tacı sadece aşkı ve dostluğu alıyorum yanıma uyumaya gidiyorum şimdi. Bilsin bunu Âdemoğlu. Bilsin ve hatırlasın. Bitti saltanat, bitti güllerin hüznü. Bitti bu rüya. Ne hükümdarlık kaldı, ne taç. Ellerim boş gediğim bu dünya evinden ellerim boş çıkıyorum. Kalan sadece bir avuç toprak.

Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Süleyman bu dünyadan eli boş gitmiştir.”

Bu sözlerden sora hayata daha başka bakan biri oldum. Yaşam sadece günlük yaşamak değildi. Yaşadıklarımızla, yazdıklarımızla gelecek kuşaklara bir şeyler bırakmaktı. Yani tamamen ölmek değil, eserlerimizle yaşamaktı.

Yaşam, sadece yaşar gibi yapmak da değildi. Yaşadığımız her anın kıymetini bilip yarının olmayacağını düşünerek koşarcasına, zamanla yarışarak yaşamaktı. Ve bize verilen zamanın kısalığına inanarak, işlerimizi yarına bırakmadan, saniyenin nabzını tutarak yaşamaktı.

Şimdi yaşamın gerisinde kalmamak için gezi notlarımı hazırlayıp yayına hazırlamam gerekiyor. Bildiğini diğer insanlara aktaran bir yazar, bir fotoğraf sanatçısı olarak… Gelecek kuşaklara olan borcumu ödemek için…

Neslihan Minel

Facebook Yorumları