GİT, GEZ, GÖR-2 (BOLU)

0
3655

Safranbolu ve Karabük artık yapışık iki şehir. Bu yüzden bir arkadaşım buraya Safranbük derdi. Aralarındaki on kilometrelik boşluk zamanla kapanıp gitti. Sabahın serine sokaklardan silinmeden yola çıktık. iki saatlik yolculuktan sonra güzel bir kahvaltının ardından devam edecekti. Gerede’de Esentepe diye bilinen bir yaylaya çıktık. Çam ağaçlarıyla çevrilmiş ortamın ortasında güzel bir tesise vardık. Gerede’de aslında kendisi de yayladır. Ne zaman geçsem üşümüşümdür. Kahvaltıda çok fazla orijinallik yoktu. Bildik zeytin ve peynir çeşitleriyle birlikte sigara böreği, patates kızarması, sucuklu yumurta ikram ettiler. En sonunda da hellim peyniri gibi kızartılmış bir şey servis ettiler. Kurutulmuş yoğurt, yani keşmiş. Benim damak tadına uygun değildi ama içimizde sevenler olmuştur. En azından yöresel bir şey olduğu için gezginler açısından değerlidir, farklıdır diye düşünüyorum.

Bolu’nun öteki adı İzzet Baysal’dır dersem sakın abarttığımı düşünmeyin. Bolu’da birkaç sokak görseniz İzzet Baysal tabelasıyla dört beş kez karşılaşırsınız. Bu fotoğrafın aynısını Isparta’da görmüştüm. Hatta bir sohbet ortamında Isparta adını kaldırsınlar. Kentin adını direk Süleyman Demirel koysunlar demiştim. Fakat bu iki isim ve bir kentte kattıkları arasında önemli bir fark var. Süleyman Demire’in Isparta için yaptıkları devlet bütçesinden finanse edilmiştir. Oysa İzzet Baysal’ın Bolu için yaptıkları kendi kişisel servetinin ve vakfın ürünü. Ben cin fikirli bir adamım. Tamam iyi adam, hoş adam, çalışkan adam, hayırsever adam ama İzzet Baysal bir mimardır. Bir mimar bu kadar büyük bir serveti nasıl elde edebilmiştir? Neyse benim terazim bu kadar ağır bir sorunun cevabını tartmaya yetmez. Boş verip yolumuza devam edelim. Bolu’da ilk durağımız gölcük. Bolu’dan tepelere doğru tırmanıp ormanların içinde bir düzlükte yer alıyor. Gölcük hakikatten de cük, yani küçücük. İnsan yapısı bir gölet. Bolu belediyesi yaptırmış. Gölcükte asıl şaşırtıcı resim başka. Fotoğraflarda göl kıyısında küçük bir ahşap konak görürsünüz. Bu fotoğraf hep Abant kıyısı diye servis edilir. O bina Abant’ta değil, Eğer zaman sorununuz varsa kesinlikle uğramanızı tavsiye etmem. Gölcükten elde edeceğiniz keyif yaptığınız yolculuğu karşılamayacaktır. Hafta ortası gittiğimiz için sakindi. Sadece bu sakinlik için on üzerinden gölcük’e üç puan verebilirim. Keşke o ağacın altında eşlerimizin önünde diz çöküp fotoğraf çektirmeseydik. Olan var olmayan var. Üstelik delikanlı adamın karizmasını bir hayli derin çiziyor. Ah ulan Sedat ah… 

Bolu’da illa görmeniz gereken yer Yedi Göller’dir. Kente 42 kilometre mesafedeki yedi göller yolu bazen stabilize oluyor, bazen de asfalt yol iyice daralıyor. Yolun yarısında dik bir yokuşu tırmanıp ikinci yarısında da göllere doğru iniyorsunuz. Dağlara tırmanan yollar zorunlu olarak çok virajlıdır. Bu yüzden işte yedi göller yolunda bazı insanları araba tutuyor. Bence, güzel yerler görmek için ana yollardan uzaklaşmak gerekiyor sözü Yedi Göller için söylenmiştir. Yıllarca Karadeniz’di yaşadım. Gürgen, köknarı geçeyim, ben böyle büyük çam ağaçların hiçbir yerde görmedim. Unutmadan söyleyeyim. Yedigöller’e otobüs ile ulaşım yapılamıyor. Minibüs ya da yarım otobüs denilen araçlar gidiyor. 

Yolun tam ortasında, yokuşun sonunda manzarası nefes kesici bir yerde mola verdik. Köylü kadınlar isteyenlere gözleme yapıyor. Çam ikram ediyor. Fiyatlar dağ başında olmasına rağmen oldukça makul. Biz çay içip manzaranın büyüsüne kapılmışken yanımızda dört çeker bir araba durdu. İçinden üç entarili erkek, bir normal giyimli dört kişi indiler. Ummanlıymışlar. Normal kıyafetli olan onların hem şoförü hem de rehberiymiş. Ne ara pazarlık edildi, köylüler ne zaman keçiyi devirdi farkına bile varamadık. Bir de baktık keçinin derisinin yarısı yüzülmüş bile. Kedinin erişemediği ciğer mundarmış. Etin dinlenmesi lazım dedi İsmail Abim, ben de bir gün dinlenmeli, dedim. Arab’ın keçi etini dinlendirecek zamanı mı var? Daha para harcayıp gezeceği kim bilir kaç yer var. 

Yedigöllerin en büyük iki gölü olan Büyük göldür. Gölleri gezmeye yukarıdan başlıyorsunuz. Nazlısı, Sazlısı, İncesi, Derini , Serini, diye inip duruyorsunuz. Yolun sonuna doğru inişiniz bir şelaleyle birlikte akmaya başlıyor. Dilek Çeşmesi Büyük Göl’e gelmeden önce son durak… Burada sekiz çeşme var. Sekizinden de su içip dilek tutuyorsunuz. Ve elbette kabul olmuyor. Köpeğin duası kabul olsa gökten kemiz yağarmış, benimki kabul olsa para… İnsanların hepsi benim gibi yalancıdır. Sorduğunuzda sağlım yerinde olsun yeter der. Bu makul ve mütevazı bir istektir. Ama iş başa düşünce genelde para pul istenir. 

Başkalarını bilmem ama ben Yedigöller’e doyamadım. Bir çadır kurup iki üç gün kalmak, akşamları iyice üşümek, Karadeniz’in bütün serinin içime hapsedip İzmir’e öyle dönmek isterdim. Zorlu bir yolculuk sonrası Bolu’ya geri dönüp otobüsle Ababant’a gittik. Abant’ın nesini mi sevdim. Gidiş ve dönüş yolunu. Abant’ın adı çok büyük… Namı, ünü büyük… Abant’a Yedigöller’den sonra güzel demek hiç kolay değil. Abantta ne gördüm? Sazlık, sinek, atlar, Araplar ve dış mekân gelin damat çekimi. Gezginlere dış mekan düğün çekimleri için küçük bir öneride bulunmayı isterim. Kareye girince fotoğrafçı çok kızıyor. Göl kıyısı ve iskelesi sanki onun babasının yeri gibi sahiplenmeyle davranıyor. Haklarıdır, değildir polemiğe girmeye gerek yok. Evlenecek olanlara saygı gösterelim. Çünkü onlar ya mutlu olacaklar. Yâda filozof…

Temmuz 2019 – İzmir
Seyfullah

Facebook Yorumları