GÜVERCİNLİ YAZI -3

0
1030

I
Okumuş adamlar bana hep biraz tuhaf gelirler. Okurken bir iki tahtaları çatlıyordur kırılıyordur belki. Kimisi dut yemiş bülbül gibi susar. Kimisinin çenesini kapatmak mümkün değildir. Ama çoğu kendi halindedir. Düğünde oynamaz, cenazede ağlamaz tiplerdir. Ona güvercinleri anlattım. Kümesini, oyuncuları… Yeni yakaladığım güvercinlerin kanatlarına çatal iğne takmayı. Kanat tüylerini çekmenin ne kadar kötü olacağını.

-Sen neden okumayı seçtin?, diye sordum. Gaza geldim, dedi. İlkokuldan itibaren herkes ne kadar zeki bir çocuk olduğunu söyleyip duruyormuş. Öğretmenleri de sen mutlaka okuyup büyük adam olmalısın demişler. Komşular, akrabalar her fırsatta kitap hediye edip durmuşlar. Hepsi bir kandırmacaymış. Çok geç anladım. Bana kalsa sokakta oyun oynamayı seçerdim, dedi.

Okumanın en kötü tarafı saatlerce bir masa başında oturmakmış. En güzel tarafı da yaşıtlarıyla gezip tozmak ve gevezelik etmekmiş. İnsanları sevdiği kadar yalnızlığı severmiş. Ormanlarda, göl kıyısında veya şehirlerden uzak sahillerde olmayı severmiş. Karda yürümeyi, yağmurda ıslanmayı…

Çok saçma sapan şeyler bunlar. Ben kar ve soğuğu Almanya’da gördüm. Hiç güzel bir şey değildir. Nefes aldığınızda burun delikleriniz acır. Kulaklarınız soğuktan cayır cayır yanar. Ayakkabılarınız birkaç dakika sonra kaskatı olur. Ve ayaklarınızı vurmaya başlar. Yağmur da ilk birkaç dakika güzeldir. İçinize işlemeye başladığında bütün keyfi kaçıverir. Zevkler ve renkler tartışılmazmış. Soğuk bir kış günü sırılsıklam olmanın zevki nerde?

II
– Güvercin tutkusu sende nasıl başladı?
– Bilmiyorum. Ben kendimi ildim bileli hep güvercinlerimiz vardı.
– Çocukken güvercinlerin mi vardı?
– Babamın güvercinleri vardı. Annemle birlikte Almanya’ya gitme istekleri kabul edilince apar topar para edenlerini sattı. Yoz ve değersiz olanları dedeme bıraktı. Kardeşim ve ben de güvercinlerle birlikte dedemle babaanneme kaldık. Dedem oğlunun hatırası diye güvercinleri beslemeye devam etti. Yalvar yakar isteyenlere bir tekini bile vermedi. Ben kuşlara yem verip, sularını tazelerdim. Ne olduğunu bile anlayamadan kuş merakı içime işleyivermiş.
– Küçük bir çocukken de başkalarının güvercinlerini indiriyor muydun?
– İndiriyordum. Ama dedem çok kızıyordu. Çoğunlukla güvercinleri sahiplerine bedava veriyordu.
– Güvercin yüzünden okumadım diyormuşsun.
– Okumaya zaten çok hevesli değildim. Birisi kuşları havalandırsa aklımda ne ders kalırdı, ne kitap. Benim gibi kuşçular sürekli gözleri havada gezer. İlkokulda korkardım ama ortaokulda dersten kaçıp güvercin havalandırmaya gelirdim. Müdür çağırır döverdi. O yetmezmiş gibi üstüne bir de dedem döverdi. Dayaklar inadımı kırmaya yetmedi. Zaten emanet olduğumuz için dedem döverken insaflı davranırdı. Kardeşimle bunu iyi bilirdik. Liseye başlayınca film iyice koptu. Okula gitmek yerine kuş pazarına giderdim. Güvercin kahvelerine. İki sene üst üste sınıfta kalınca okuldan atıldım.
– Okuldan atılınca da dedenden dayağı yemişsindir.
– Dayak yemedim ama o yaz babam beni ve kardeşimi alıp Almanya’ya götürdü.
– Ne güzel olmuş. Çünkü o yıllarda gençler Almanya’ya gitmek için can atıyorlardı. Evlenip gitmeye çalışanlar, kaçak gitmeye çalışanlar. Neler neler.
– Annemi, babamı özlemekten bıkmıştım. Önce birlikteyiz diye mutlu oldum. Çok geçmeden her şeye karışmaya başladılar. Dedemle babaanneme göre çok disiplinliydiler. Böyle bir baskı ve kontrole alışkın değildik. Bu bana çok zor geldi. Almanca bilmiyorduk. Tek başımıza sokağa bile çıkamıyorduk. Babam beni bir çıraklık okuluna yazdırdı. Orada çok Türk vardı. Tanıştığım çocuklarla hemen arkadaş oldum. Birlikte takılmaya başladık. Almanya sıkıcı bir yerdir. Her şey çok düzenli… Her şeyin kuralı var. Zamanı belli. Çöp atamazsın, hatta yere bile tüküremezsin. Üstünü üstlük hiç güvercin yok.
– Hiç güvercin yok mu? Hadi canım sen de…
– Güvercin var olmasına var da bizimkiler gibi değil. Meydanlarda başıboş dolaşıp duran yoz güvercinler. Bizdeki gibi oyuncu, taklacı güvercinler yok. Varsa bile bizdeki gibi başkasının güvercinini yakalamak yok. Rekabet yok. Senin anlayacağın bizimkinin zevki başka… Onlarda çok pahalı posta güvercinleri var. Yüzlerce kilometre uçup kümeslerini buluyorlar. Ödüllü yarışmalar yapılıyor. Ama bizdeki gibi değil. Bak şimdi aklıma ne geldi. Parklarda çekirdek yememiz de ayıp sayılıyordu. Çünkü onlar ay çekirdeğini güvercinlere yem olarak veriyorlarmış. Türkler kuşyemi yiyor diyorlarmış. Bu da oraya işçi gidenlerin ağırına gitmiş. Çekirdek yemeyi bırakmışlar. Hadi yedin diyelim. Yanlışlıkla kabuklarını yere düşürsen. Hadi gözün aydın. Yedin mi elli mark ceza?

III
Kuşçu Çetin ile arkadaşlığımız iyice ilerledi. Saatler sonra bana ilk defa bir şeyler ikram etti. Soğuk bira, fıstık getirdi. Bu adam yemeden, içmeden büyülenmişçesine yirmi dört saat bu kuşları seyrederek zaman geçirebilirdi. Ses çıkararak değil ama bakışlarıyla onlarla konuşuyor gibiydi. Bana;
– Senin merakın ne? diye sordu. Hiç hayvan besledin mi?
– Küçükken tavşanlarım vardı, dedim.
– Tavşanlarım dediğine göre çok muydu?
– Önce bir tek tavşan vardı. Meğer hayvan hamileymiş. Ondan fazla yavru yaptı. Sonra ona bir tane eş aldım. Çok sık yavruluyordu. Bütün bahçe tünellerle doldu. Hatta komşu evlerin bahçelerine geçtiler. Bir seneye kalmadan otuz kırkı geçtiler. Ot ve ağaç dalı veriyorduk. Çoğaldıkça beslemek zorlaştı. Ben de başladıktan sekiz, dokuz ay sonra hevesimi kaybettim. Benden hayır çıkmayacağını anlayınca açlıktan ölmesinler diye babam bakmaya başladı. Bir sene sonra ben evden uzakta bir okula gittim. Onlar da baş edememişler. Annem hepsini komşulara dağıtmış. Yarıyıl tatilinde geldiğimde hiç biri kalmamıştı.
– Daha çok istek duyduğun, tavşanlardan daha çok sevdiğin bir merakın olmadı mı?
– Ben kitapları severdim. Bir de kadınları.
– Kadınları herkes sever.
– Ben biraz daha fazla severdim. Üç kez evlendim, dedim.
– Hadi ya…

Bursa
Ocak 2018

Seyfullah