KAÇ KAÇAK KAÇSAK

0
467

Başkaları beni hiç ilgilendirmez. Ben kendi dünyamda yaşarım. Kendi mevsimlerim vardır benim. Kendi gökyüzüm, sonsuzluğa akar gibi ufka dek uzanan çayırlarım. Irmaklarım cam gibi ışıl ışıl, yıldızları şakır şakır gecelerim vardır benim. Hepsinden önce bir ağaç yaparak başlarım işe. Yapraklarını tek tek içimden geldiği gibi boyarım. Önce yeşille başlarım. Kocaman bir dal üzerinde onlarca yaprak ve hatta yüzlerce… Kuru boya yeşilim azalır, kalemim küçücük kalır. Ama daha boyanacak binlerce yaprak kalmıştır geride. Her insan gibi sıkılırım sonunda. Sonra yaprakların arasına sarılar koyarım. Azıcık da kırmızı ve mavi… Turuncular ve morlar olmadan yaptıklarım içime sinmez ki. Mavileri ağacın gölgesine dağıtırım. Turuncuları en uçtaki dallara… Bakarım ki kendiliğinden sonbahar oluverir.

On dokuz ayın sadece sekiz ayı kaldı. Nisanda çalışmayı bırakırım. Ondan sonra yat aşşa… Emekliliğim yaklaşınca evde de itibarım arttı. Canım, cicim demeye başladılar. Önceden hadi işe git, çalış diyorlardı. Ayda bin liraya yakın alacaksın dediler. Ben Çalı Et Lokantasında çaycıyım. Zayıfım ama bunun yemeyle içmeyle alakası yok. Kilo tutmuyor benim vücudum. Bursa’da yemek pahallı… Akhisar’da çok ucuzdu. İki lira diyorum bak iki, iki. Kaç porsiyon yersen ye. Paran yoksa çık git. Bursa pahallı. Doğudan çok insan geldi. Ondan böyle oldu. Depremde gelenler işleri bitirdi. İş yok, çalışacak adam var ama iş yok. Ne yapsın adam? Canını zor kurtarmış. Ekmek yemesen olmaz. Gözü kara, aç adamın önünde durulur mu? Sekiz ayım kaldı işte. Emekli ikramiyesi de verirlerse yaşadım. Babam imamdı benim. Çok gezdik. Bergama, Manisa, Akhisar… Çok iyi bilirim oraları. Sonra buraya geldik. On üç sene okula gittim. Diplomayı zor aldım. Öğretmen diplomayı vermem dedi. Para getirmezsen. Para bende ne gezer. On üç sene. Yola çıkan kamyoncu acemi şoför. Bir bakışta anlarım. Kocaman harman yeri gibi geniş yoldan dönemedi. Erzurum’a şoför okuluna gönderdiler askerde. Kamyon kullanmayı öğrendim. Ama ehliyet alamadım. Sülüs alacağım zaman komutan izine gitti. Ehliyet alabilsem iyi olacaktı. Vermediler. Bak bu taşlar suyun üstünde oynuyor. Avrupa’dan görüp yapmışlar. Cilalı taş devri vardı ilkokulda. Çok okuduk biz onu. Bu taşlar da öyle galiba. Kayıp durduğuna göre.

Birkaç günlük sakaları altmışın üzerindeki yaşını seksen gösteriyordu. Bir deri bir kemik kalmış denilen adamlardan biriydi. Üstü başı mangal kokuyordu. Eski giysileri, damarları derisinden fırlayan elleri, ayaklarında terlik gibi yayvan duran ayakkabılarıyla fakirliğin kocaman bir resmi gibi duruyordu. Fakir insanlar hiç çözemedikleri geçim derdinden dolayı yaşlandıkça bir acayip oluyorlardı. Herkesin onların parasında gözü vardı. Eğer üç beş kuruşunu da elinden alıp ya sokağa atarlarsa… Bütün ömrünü aç kalmak korkusuyla yaşayan biri için belki de normal bir durum bu. Her şeye rağmen yüzü gülüyordu. Belki de kendisini dinleyen birini bulduğu için mutluydu. “Hadi sana hayırlı günler,” deyip otobüsten indi. Sadece ağzında birkaç dişi kaldığı halde böylesine keyifle gülebilen birini her zaman bulamayacağımı biliyordum. Onu da alıp bu kentten, bu kurtlar sofrasından, yemin ederken bile yalan söyleyebilen bu düzenbazlar kalabalığından uzak bir yere gitmeliydik.

Kendim için kurduğum dünyada bir ağacım olacaksa eğer ya bir göl kıyısında olsun. Ya da sonsuz bir düzlüğün ortasında öylece bir başına… Serin ve taş duvarlarla yükseltilmiş bir kuyu olsun yanı başında. Ağaca ulaşan yolcular gölgesinde soluklanırken kuyudan çektikleri buz gibi suyla serinlesinler. Göl kıyısında bir ağaç insana huzur verir. Gölgesi sulara düşen dalların desenleri arasında yavru balıklar dolaşır. Gölün yüzeyi beyaz mine çiçekleriyle bezendiğinde mevsim yazdır. Kuru boyalarımla özene bezene kurduğum dünyamda ağaçlar benim istediğim kadar büyüyebilir. Dilersem üzerlerine doğru tırmanan sarmaşıklar da yapabilirim. Ama bunca karmaşaya ne gerek var. Dallardan birinin üççatallı yerine kuş yuvası koymalıyım. Veya gövdesinde küçücük bir ağaçkakan deliğine de razıyım.

Öğretmenlik eskiden ne güzeldi. Çocuklarımızı, okulumuzu şimdikinden yüz kat, bin kat azla severdik. Veliler bize güvenirdi. Koşa koşa şikâyet dilekçesi vermeye gitmezlerdi. Biz çocukları severdik onlar da bizi. Öğretmenlerin işlerine de karışmazlardı. Şimdi hepsi ukala oldu. Akılları sıra öğretmenliği de bizden iyi biliyorlar. Pedagojiyi de… Bir tatminsiz kadın yüzünden mesleğimden soğudum. Bir de büyüklerimiz var. Okulu, eğitimi yazboz tahtası yaptılar. Oynanmaz ki eğitimle bu kadar.

Daha dün bir öğrenci öğretmenini bıçaklayarak öldürmüş. Gazeteler manşet manşet yazdılar. Bu bir çocuğun annesini öldürmesinden ne kadar farklı olabilir ki? Neden böyle olduk ki biz? Nasıl da her şey çarçabuk bozuluverdi… Sene sonunda dilekçeyi verip bırakayım en iyisi. Bu okul, bu çocuklar, bizimkilere hiç benzemiyor artık. Gazeteler, televizyonlar, şarkılar, haberler, filmler hepsi bana yabancı. Bir şeyler mi kaçırdım acaba ben? Yedi uyuyanlar gibi bir mağarada zamanın ötesine mi savruldum? Ne varsa hepsini bir sırt çantasına doldurup buralardan uzaklara gitmek istiyorum ben. Benim gibi modası geçmiş, eski kafalı insanların toplandığı bir ülke vardır belki de. Belki bir ada…

Kendim için bir dünya kuracaksam eğer bir ağaçla başlamalı her şey. Kalın gövdesini ve güçlü dallarını topraktan yukarıya uzattıkça küçük bir çocuk gibi sevinmeliyim. Yumuşak kıvrımları olan nazlı gövdeyi, gittikçe uzayan kıvrımlı dallar izlemeli. Her dalı, her budağı önce koyu yeşille boyamalıyım. Sonra kahverengi ve siyahlar katarak menevişli çelikler gibi sağlam olmalarını sağlamalıyım. Bir ağaç hem kocaman ve yüksek, hem salkım saçak aşağıya doğru akmalıdır. Sulardaki gölgesinin nerede bittiği gerçek dalların nerede başladığı aklımızı karıştırmalıdır. Gölgesi sularda yıkanan bir ağaç yalnız kalmaktan hiç hoşlanmaz. Gölgesine mutlaka küçük bir kulübe ister. Kapısı göle, penceresi çayırlara bakan bir kulübe… Güneşli güzel günlerde gün boyu suya düşen resme hayranlıkla bakmayı, yağmurlu gecelerde birlikte şarkı söylemeyi ister. Ve biz orada yaşlı adam ve öğretmenle birlikte bütün insanlardan, bütün dünyadan ve bütün yalanlardan uzakta kendi halimizle yaşamalıyız.

Bana deli diyorlar. Sen tırlatmışsın, kafayı yemişsin artık… İnsanın gücüne gidiyor. Kedilere ekmek verdiğim, kuşları beslediğim için bana kızıyorlar. Başka nedenler de var ama en çok bunlara takıyorlar. İnsanlara bakıyorum. Herkesin işi var hem de çok acele. Kuşlarla, kedilerle veya köpeklerle ayıracak vakitleri yok. Bu kocaman kentte bir tek benim acelem yok. İşte bu yüzden kedileri ve güvercinleri ben görüyorum. Martılar ile köpekler başlarının çaresine bakıyorlar ama kediler öyle değil. Arabaların altları da olmasa koca kentte korunabilecekleri hiçbir yer yok. Bir de sigarayı çok içtiğim için kızıyorlar bana. Yüzüm bu yüzden kırış kırış olmuş, benzim sapsarıymış. Geceleri de sırf bu yüzden horluyormuşum. Artık altmış beş yaşıma geldim. Delikanlılık zamanlarımda benim de yanaklarım pembeydi. Saçlarım dalgalı ve fırça gibi sık. Deli diyorlar bana. Kedileri, güvercinleri ve sigarayı sevdiğim için.

Babam çok zengin adamdı benim. Bu nedenle sürekli bir işe girip hiç çalışmadım. Almanya’ya, İtalya hatta Fransa’ya gönderdiler okusun diye. Baktım dil olmayınca sıkıntı oluyor. Durmadım geri geldim. Çok tarlası vardı dedemin. Yirmi, otuz bin dönüm belki de. Birkaç kere gezmeye gitmişliğim vardır. Bir kaç kerede traktör kullanama sevdasıyla belki. Tarlayla, tapanla hiç işim olmaz. İzmir’de dükkânları vardı, evleri… Muhasebecimiz toplardı aylık kiraları. Dedem ölünce babamlar önce tarlaları bölüştüler. Dükkânlar ve evler mahkemelik oldu. Beşe bölünen tarlalar küçüldü ama babam yine de zengin bir adamdı benim. Eve gelmediği zamanlar Efes Otelinde yatardı. Ya da Basmane’de tren garının karşısında büyük bir otel vardı. Orada kalırdı. Bir duyardık ki İstanbul’a gitmiş. İş icabı… Manyotalı telefon çalardı bazen akşama doğru. Önce Ankara’ya oradan Adana’ya uçacakmış. Bir işi çıkmış. Anneme kalsa iş güç bahane… Kim bilir yine hangi orospunun peşinden gitmiştir.

Bana deli diyorlar. Düpedüz tozutmuşum da haberim yokmuş. Millet deliye hasretmiş onlar akıllıya. Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlarmış. Kendi karnımı zor duyuruyormuşum. Bir tek kediler mi kalmış yani. Derdi tasası çekilecek. Eskiden karım ve çocuklarım tapardı bana. Şimdi sığıntı gibiyim kendi evimde. Neden okumamışım zamanında? Neden iyi bir emekli aylığım yokmuş? Kızlar peşimden koşardı gençliğimde. Çok zengindik çünkü o zaman. Kızlarını bana beğendirmek için komşu kadınlar, hatta akrabalarım bile yarışırlardı. Babamın siyah ve kocaman bir kadillağı vardı. Her zaman vermezdi ama alabildiğimde çıkıp Kordon’da hava yapardım. Arkadaşlarla Karşıyaka’ya kaçardık arada. Bize herkes hürmet ederdi, gittiğimiz mekânlarda saygı gösterirlerdi. Şimdi ne o arkadaşlar kaldı. Ne de beni ipleyen. Havamın bin beş yüz zamanlarında onlarca kız varken peşimde Selvinaz’a tutuluvermiştim ansızın. Bana hiç yüz vermiyordu. Paraya, şana, şöhrete, ailemin zengin oluşuna hiç aldırmıyordu. Başına buyruk ve inatçı halleri hoşuma gidiyordu.

Bana şimdi deli diyorlar. Kedileri ve güvercinleri besleyeceğime kendi karnımı doyurmanın derdine düşmeliymişim. Oysa daha birkaç sene önce bana kimse deli demiyordu. Selvinaz Hanım bana paşam diyordu. Aslanım, evimin direği diyordu. İnsan ne çabuk aslanlıktan eşeklik payesine düşüveriyor. Hayatımdaki dönüm noktası babamı kaybettiğimiz o gece oldu. Adamcağız sabaha birkaç saat kala yatağından uyanıp helâya gitmiş. Lavabonun önünde yığılıp kalmış. Kimsenin ruhu bile duymamış. Kardeşim çişe kalkmasa belki daha saatlerce öyle kalacaktı. Onu öyle bulduğumuzda öleli epey olmuştu. Hatta cansız bedeni neredeyse soğumaktaydı. O sabahtan, babamı öyle gördükten sonra benim için hayatın anlamı birden azalıverdi. Bütün tutkuların yersiz olduğunu öğrendim. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap hep beni bekleyen ölüm vardı. Ve ben her sabah yaşama ölüm gerçeğiyle uyanıyordum.

Babamın ölümünden birkaç gün sonra kardeşlerim ve annem mal paylaşımı derdine düştüler. Aramızda paylaşılınca uçsuz bucaksız tarlalar yüz hatta seksen dönüme düştü. Kira gelirleri getiren evler ve dükkânlar paylaşıldı. Bana iki daire ile bir dükkân düştü. Benim çift çubukla işim olmadığını bilen ağabeyim tarlaya talip oldu. Aslında iyi para verdi. Hasattan hasata ödeyince bölük börçük oldu ve savrulup gitti.

Bana deli diyorlar. Kafayı sıyırmışım da haberim yokmuş. Eşim, sevdiğim tek kadın Selvinaz bile beni istemiyor. Babam kadar zengin bir adam değildim. Hiç çalıştırılmadan büyütüldüğüm için para kazanmanın ne olduğunu hiç öğrenemedim. Biriktirmek, yatırım yapmak, elindeki parayı çoğaltmak gibi becerili biri değilim. Elime geçeni çoluk çocuğumla harcadım. Kumara bulaşmadım, karı kıza gitmedim. Evlerin birini küçük kızımın hastalığında satmak zorunda kaldım. Diğerini de oğlumun üniversiteyi kazandığı yıl. Dükkânı çok yakında satmak zorunda kaldık. Karımın benden gizli kredi kartı varmış. Harcamış ödememiş, başka bir kart almış. Sonra başka bir tane, bir tane daha… Yüz bin liraya yakın borç birikmiş. Baktık içinden çıkılacak gibi değil. Dükkanı kiracıya devredip borçları ödeyiverdik.

Deli diyorlar bana. Balatalar sıyrılıp gitmiş. Farkında değilmişim. Deli değilim ben. Eskiden param varken çocuklarım beni severdi. Onlarla akşamları uzun yürüyüşlere çıkar, çay bahçelerine oturup dondurma yerdik. Dükkân satıldıktan sonra hem bütün varlığımız tükendi hem de itibarım. Şimdi elimizde sadece oturduğumuz ev kaldı. Bereket oğlum ve kızım çalışıyor. Çok kazanmıyorlar ama idare ediyoruz. Evlenip ayrı bir eve çıkmak istiyoruz derlerse hapı yutarız. Bana deli diyorlar. Varsın desinler. Bu o kadar koymuyor. Sen beleşçisin deyip sokağa atmalarından korkuyorum. Keşke zamanında okusaymışım… İyi bir emekli maaşım olsaymış. Selvinaz hep bunu söylüyor. Gençken yazlık sinemalara kaçtığımız akşamlarda öyle demiyordu ama…

Kendim için bir dünya kuracaksam eğer kocaman, yemyeşil, ışıl ışıl bir ağaçla başlamalıyım işe. Dalları güneş yüklü, dalları mavi gökyüzü yüklü bir ağaçla… Ağacım ya kocaman bir ıssızlığın ortasında olmalı… Yalnızlığına yoldaş gecelerin ve uçsuz bucaksız çöllerin… Can suyu gibi değerli olmalı. Ya da bir göl kıyısında olmalı. Yaprakları suda yansımalı. Öyle bir dal, öyle bir yaprak, öyle bir göl olmalı ki aklımı bulandırmalı. Ben suyu yapraktan, yaprağı sudan ayır edememeliyim. Göl kıyısındaki ağacın gölgesinde bir kulübe olmalı. Çatısı yosunlarla yemyeşil, kapısı, penceresi, bacası yerli yerinde ve davetkâr… Issızlığın ortasındaki ağacın altında mutlaka bir kuyu olmalıdır. Gelip gecen bütün yolcular ağacın altında konaklamalıdır. Kuyudan çekilen her kovanın dibinde kalan su ağacın kökünün kısmetine düşmelidir. Bu nedenle o insanlara aç, insanlar da koyu gölgesine hayran kalmalıdır. Yaşlı adam, yorgun öğretmen ve parasıyla beraber evdeki itibarını da yitirmiş mirasyedi ile birlikte göl kıyısındaki ağacın altına gitmeliyiz. Yolumuz bulutların, yıldızların altından, tepelerin ve çayırların üzerinden, derelerin ve derin vadilerin içinden geçip hiç kimsenin bilmediği o uzak ülkeye ulaşmalı. Bremen mızıkacıları gibi bütün istenmeyenler, itilenler ve atılanlar orada toplanmalı. Örselenmeden , aşağılanmadan, birbirimizi değerli ve önemli bularak orada yaşamalıyız.

Seyfullah Çalışkan