PAZARCI -3

0
1818

– Pazarcı Rıfat benim babamdır. Evimiz de İstanbul’dadır. Burada evini, eşini, çoluk çocuğunubBen de bu sabah öğrendim.
– Hadi canım, şaka yapıyor olmalısın.
– Bu işin şakası mı olur?

Küçük enişte duyduklarına inanamıyordu. Şaka olsun, yalan olsun istiyordu. Delikanlıya tekrar tekrar aynı soruları soruyordu. Sanki cevabı değişecekmiş gibi bir umutla, ısrarla soruyordu. Genç adam söyledikleri konusunda hiç ikircikli cevaplar vermiyordu. Kem küm ettiği de yoktu. Soğuk, mesafeli, kederli bir ses tonuyla hiç şaka yapan biri gibi konuşmuyordu.

– Pazarcı Rıfat’ın bir tane karısı var. İki de kızı. Şu demir kapılı ev de onun evidir. Bunu herkes bilir. Sakın sen yanlış gelmiş olmayasın?
– Yanlış falan gelmedim. Babamın adı Rıfat’tır. Rıfat Kestaneci… Ama lakabının Pazarcı olduğunu bilmiyordum .
– Sen nerede oturuyorsun?
– İstanbul Bakırköy’de.
– Cenazeden nasıl haberin oldu?
– Babam vasiyet etmiş. Arkadaşlarından biri arayıp babamın öldüğünü, cenazesinin bu gün kalkacağını söyledi. Ben de apar topar geldim.

Delikanlının şaka yapar gibi bir hali yoktu. Üstelik son derece saygılı ve ölçülü biriydi. Böyle bir insanın söylediklerinden şüphe edilmezdi. Ama söyledikleri de yenilir yutulur şeyler değildi. Pazarcının eşek kadar oğlu vardı. Ama ne karısının haberi vardı. Ne de kızlarının… Eyvah ki ne eyvah… Küçük damat yandı tutuştu. Kızardı, terledi, ofladı, pufladı. Bunu gidip evdekilere nasıl söyleyecekti? Önce yalan söylemeyi düşündü. Sonra vaz geçti. Cenaze günü gidip kaynanasına ve eşine bu delikanlı pazarcının oğluymuş demenin kolay bir yolu yoktu. Aklını kaybetmiş insanlar gibi olduğu yerde dönüp dolaşmaya başladı. Bir sigara yaktı. Kesmedi. Bir tane daha yaktı. Keşke şimdi bir şişe rakı olsaydı. Bi dikişti susuz içerdi. Çünkü içkiliyken söylemek daha kolay olurdu.

On veya on beş dakik kararsızlık içinde oyalandıktan sonra gidip karısının kulağına durumu anlattı. Sakın sesini çıkarma. Anneme ve ablana durumu sakince izah et dedi. Böylece sırtındaki yükü karısına atmış ve rahatlamıştı. Karısı feryat figan ortalığı birbirine kattı. Birkaç dakika içinde yeni haberi cenaze evinde olanlar ve bütün sokak öğrendi. Kızlar önce babalarını bir yabancıya kaptırmış gibi bir duyguya kapıldılar. Çok öfkelendiler. Yalandır, böyle bir şey gerçek olamaz diye düşündüler. Düşünmekle kalmayıp bunu feryat figan içinde ağlayarak bütün sokağa duyurdular. Hırslarını alamadılar. Delikanlıya saldırmak istediler. Kapı önü kalabalık olduğu için birileri araya girdi. Rezalet çıkmasını önlediler. Kocasını kaybetmenin acısı içini çayır çayır yakarken olgun davranmak yine pazarcının karısına düştü. Oğlanı eve davet etti. Damatlarını, kızlarını ve delikanlıyı bir odaya aldı. Akıllarında oluşan onlarca, yüzlerce soruyu ona sordular. Kızları ve damatları en çok korkutan şey mirasın bir pay daha bölünmesiydi. Bu yasal olarak onun hakkıydı. Pazarcının karısı daha çok evlerini, annesini, geçimlerini sordu. Diğerleri miras isteyip istemeyeceğini… Delikanlı mühendisti ve İstanbul’da büyük bir şirkette çalışıyordu.

Delikanlı açık açık buraya miras için gelmediğini söyledi. İstediğiniz belgeye imza atarım, dedi. Ben babama karşı son görevimi yapmaya geldim. Evimiz de var, ekmeğimiz de. Hiç kimseye muhtaç değiliz, dedi.

Kızlar ve damatlar delikanlı karşısında düştükleri durumdan utandılar. Delikanlı, “Sizlerin acısını arttırmak, huzurunuzu kaçırmak gibi bir amacım yoktu. Bilseydim daha tedbirli davranırdım.Bir evlat olarak babama karşı son görevimi yapmasaydım içime dert olacaktı. Lütfen beni anlamaya çalışın. Görüşmek isterlerse üvey kardeşlerim İstanbul’daki iş yerime veya evimize gelebilirler. Adresimi bu kâğıda yazacağım. Telefon numaramı da… Kapım herkese açık, dedi. Babasının yedisine veya elli ikisine gelemeyeceğini söyledi ve evdekilerden izin istedi. Çıkıp gitti.

Pazarcı’nın kızları ve damatları delikanlı karşısındaki mahcubiyetlerini ve utançlarını birkaç gün içinde unuttular. Evin her tarafını didik didik aradılar. Hem para hem de hatırı sayılır miktarda altın buldular. Buldukları para ile sınırlı değildi. Birkaç daire ve bir dükkân tapusu da buldular. Babalarının bu kadar büyük bir serveti olması onları şaşkına çevirdiler. Pazarcı’nın karısı ortalıkta bir gölge gibi dolaşıp durdu. Olan bitene hiç karışmadı. Kızları ve damatları babalarının servetiyle meşgulken kimsenin aklına annesine bakmak gelmedi. Kadıncağız her geçen gün sararıp soluyordu. Bir deri bir kemiz kaldı. Beş ay sonra ölüverdi. Çocukları annelerinin ölümüne hiç şaşırmadılar. Babalarının otuz yıl boyunca başka bir eşi, evi, çocuğu olduğunu öğrenen hangi kadın ayakta kalabilirdi ki. İşte annelerini bu haber yıkmıştı. Kadıncağız eşini kaybetmenin acısını bile yaşayamamıştı. İhanetin zehri onu yaşayan bir ölüye çevirmişti. Annelerinin ölümü tamamen babalarının suçu ve günahıydı. Ölüm nedeni beyin kanamasıymış. Böyle şeyleri doktorlar ne bilir? Kadın kocasının ihanetini kaldıramamıştı. Hepsi bu…

Bursa
Mart 2018

Seyfullah