YAŞAM

0
1332

Baharın kendisini göstermeye başladığı, güneşin toprağı ısıttığı bir mart sabahı etrafı şöyle bir dolaşayım dedim. Yol boyunca ılık esen rüzgârın saçlarımı dağıtmasına aldırmadan yürüdüm. Ne kadar rüzgârda olsa havada bir sıcaklık, bir ümit vardı. Yeni yeşeren çimenlerin etrafa meraklı bakışlarını izledim. Hepsi dünyaya gelmenin sevincini gözlerinde taşıyordu. Bugün keyfim yerindeydi, hiç bir şeyin moralimi bozmasına imkân yoktu. Hatta yol boyunca karşılaştığım yılan yavrularının etrafta koşuşturmaları bile beni korkutmadı, neşemi kaçırmadı.

Dere kenarından hiç uzaklaşmadan direk göle doğru yürüdüm. Dere boyunca uzanan kamışlar upuzun bedenlerini gökyüzüne dikmiş başlarıyla güneşi selamlıyordu. Onlar benim yoldaşım oldu.
Göle gelince kocaman bir çınar karşıladı beni. Kocaman bedeninden çıkan dalları dört bir tarafa dağılmış, devasal bir gövdeyle bana selam duruyordu. Epeydir kimsenin kendisini ziyaret etmediğinden şikâyetçi gibi duruyordu.

Gölgesinde biraz oturup soluklandıktan sonra sandalların olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Renkleri yağmur yemekten solmuş, grileşmiş sanki çürümeye başlamıştı. Yan yana konulmuş olan sandallardan birinin içerisine geçip oturdum. Tabiatın uzun kış uykusundan uyandığı, çimenlerin birbiriyle fısıltılı konuşmaya başladığı bir mart günü ben de gölle konuşmaya başladım.
Nilüferler etrafı süslemiş, ince bir elin narin parmaklarının gezindiği gibi gölün üzerini okşayarak gezmeye başlamıştı.

Kayıkların her tarafını su yosunları sarmıştı. O yeşil renkleriyle onları koruyor, güzelliklerine güzellik katıyorlardı. Etrafım yeşil ve maviyle doluydu.
Burada saatlerce hatta günlerce kalmak istedim. Sessiz bir şekilde sessizliğin sesini dinleyerek, ruhumdaki dinginliği dinleyerek saatlerce kalmak.
Derin bir nefes alıp temiz havayı içime çektim, burun kanatlarımın açılıp kapandığını hissettim. Suya dokununca, turna balıklarının yüzüşlerini görebiliyordum. O siyah kuyruklarını suyun yüzeyine çarpık kaçıveriyorlardı.

Rüzgârın döverek parçaladığı bir kayanın üzerinde duran kurbağa beni görünce hemen suya atladı, atlamasıyla beraber su dalgalandı. Hayatımızdaki duygular gibi iç içe olan dalgalar büyüdükçe büyüdü. İnsanoğlu da aynı anda hem hüznü hem mutluluğu yaşamıyor muydu? Her gün bir kaç duyguyu aynı anda yaşamıyor muyduk?

Ufalanmış kayalıkların arasında duran bir salyangoz gözüme çarptı, evini sırtına almış dinleniyordu ya da benden korkmuş kabuğuna çekilmişti. Bilemiyorum!
Boyu bir santimetre olmamış çimenlerin arasından ağır adımlarla bir kaplumbağa çıkageldi. Dünyaya yeni gelmiş gibi etrafa şaşkın şaşkın bakıyordu. Ön ayakları yürümekten acı çekiyor gibiydi gözleri de yorgundu. Kurbağaların suya atlamasından çıkan ses onu rahatsız etti, kafasını kabuğunun içine iyice gizledi. Kaplumbağaların ömürlerinin ne kadar uzun olduğunu bir yerde okumuştum. Bunu okuduktan sonra onlara olan bakışım değişmişti.

Biraz önce gördüğüm evi sırtında olan salyangoz, antenlerini dışarı çıkarıp etrafı kolaçan etti. Baktı ki tehlike yok, arkasında parlak bir iz bırakarak yoluna devam etti. Bunların arkasında bıraktığı, sıvı jelâtin gibi maddeyi krem yapımında kullanıyorlarmış bunu da yeni öğrendim, ne yalan söyleyeyim epey de şaşırdım.

Güneş iyice dik gelmeye başlamıştı. Havanın ısınmasıyla beraber bütün kurbağalar harekete geçti ve koro halinde şarkılar söylemeye başladı.

Doğanın kış uykusundan uyanmasıyla beraber her yer canlanmış bütün hayvanlar yeryüzüne akın etmişti.
Her şey bugün bir başka güzeldi…

Ve yaşam kurbağanın gölde oluşturduğu dalgalar gibi yeni yeni günleri doğurmaya gebeydi…

Neslihan Minel